Todd Haynes’ın yönettiği Carol, birçok kitabı sinemaya uyarlanan Patricia Highsmith’in The Price of Salt isimli romanından beyazperdeye aktarılıyor. Sonraları roman Carol olarak basılıyor ve filme de ismini veriyor. Lezbiyen bir aşkı anlatan ve 1952’de ilk baskısını yapan bu romanın yazarı, ilk başta Claire Morgan müstear ismini kullanıyor. Özellikle Haynes’in 2002 yapımı Cennetten Çok Uzakta (Far From Heaven) filminde oldukça başarılı bir şekilde ortaya koyduğu 1950’lerin muhafazakâr Amerika’sını düşünürsek, yerinde bir önlem sayılabilir.

Carol’ın melodrama oldukça yakın bir üsluba sahip olması, Haynes’in özel bir tercihi diyebiliriz. Aynı şeyi Cennetten Çok Uzakta filminde de yapıyor çünkü; açılış yazıları bile 1950li yılların Amerikan melodramlarını çağrıştırıyor. Filmlerini melodramlardan ayıran şey ise ele aldığı temalar oluyor: mesela eşcinsellik, mesela ırkçılık… Örneğin Cennetten Çok Uzakta filminde idealize edilmiş Whitaker ailesini görüyoruz ilk başta. Başarılı bir koca; evi çekip çeviren, evin alışverişini yapan, yemeğini pişiren, üstüne üstlük her daim gülümseyen mutlu mu mutlu bir eş;  bir de biri kız biri oğlan iki çocuk ekleyince mutlu aile tablomuz tamam oluyor işte. Hatta o kadar ki annemiz Cathy örnek ev kadını olarak dergi sayfalarını bile süslüyor. Ama dedik ya bu bildiğimiz melodramlardan değil diye. Mutlu aile tablomuz eşcinsel olduğunu açıklayan koca, bunu öğrenen ama yalnızlığını siyahî bahçıvanı Raymond dışında kimseyle paylaşamayan ve sonunda ona âşık olan Cathy gerçeği ile bozulmaya başlıyor. Çünkü pek özgürlükçü Amerikan toplumumuz “o biçim” erkekleri de, siyahî erkeklerle görüşen “iyi aile” kadınlarını da kaldıramıyor pek. Hikâyenin sonu ise eşcinsel babamız Frank dışındakiler için pek mutlu bitmiyor maalesef.

50lerin muhafazakâr Amerika’sını oldukça detaylı bir şekilde anlatan Cennetten Çok Uzakta, Carol’ü daha iyi çözümleyebilmemiz için epey yardımcı oluyor. Çünkü Carol aynı dönemin benzer başka bir hikâyesi sadece. Fakat Todd Haynes bu defa daha yalın ve incelikli bir film ortaya koymayı başarmış. Yalnızca eşcinsellik temasına odaklanıyor bu filmde, arka plana Amerikan muhafazakârlığını yerleştirerek yine. Bizi olaylar silsilesine boğmak yerine daha derinlikli karakterler ortaya koymaya çalışmış. Rooney Mara ve Cate Blanchett’in başarılı oyunculukları sayesinde de amacına ulaşmış diyebiliriz. 1950’lerin New York’u ve Noel arifesi… Yirmili yaşlarında, bir oyuncak dükkânında tezgâhtarlık yapan Therese (Rooney Mara), pek de sevmediği işinin başındayken onu, yani Carol’ı (Cate Blanchett) görür. Uzun boyu, sapsarı saçları ile ışıldar Carol. Kürkünün içinde bir hayli gösterişlidir de. Therese gözlerini alamaz ondan. Ama bir an kaybeder onu, umutsuzca bakakalır ardından. Ta ki Carol yanı başında beliriverinceye dek. Kızı için oyuncak alacaktır Carol. Ama aldığı oyuncak taşıyamayacağı ebattadır. Evine gönderilmesi için adresini bırakır Therese’e ve şansa bakın ki eldivenlerini de orada unutur. Eldivenler, ikisi arasında gelişecek aşkın ilk aracısı olur.

Filmi izledikten sonra yakın zamanda çekilen ve yine lezbiyen bir aşkı anlatan Mavi En Sıcak Renktir (Blue is the Warmest Colour) gelmişti aklıma. O filmin ardından çokça yapılan yorumlardan biri; filmin lezbiyen ilişkileri doğallaştırdığı, bu sebeple de değerli olduğu idi. Carol için ise aynı şeyi söylemek mümkün değil çünkü her şey o kadar doğal seyrinde ilerliyor ki filmde, doğallaştıracak bir şey kalmıyor geriye. İki film arasında bir karşılaştırma da kadınların kendi aralarında kurduğu ilişkiler üzerinden yapılabilir. Mavi En Sıcak Renktir’de Emma, bir şekliyle ilişkinin “erkeği” olarak çizilmiş ve “heteroseksüel ilişkilerden bir farkı yok” çıkarımı yapılmıştı. Carol için de benzer bir çıkarım yapılabilir. Filmde Carol, Therese’e göre kadın erkek ilişkilerinde erkeğe atfedilen özelliklere daha fazla sahip. Ayakları yere daha sağlam basıyor, ne istediğini daha iyi biliyor, daha deneyimli, varsıl ve bu onu kimi yönlerden güçlü kılıyor. Therese ise daha çok genç, kendinin ve hayatta gerçekleştirebileceği şeylerin çok da farkında değil henüz. Ne erkeklerle ne de kadınlarla ilişkileri belli bir düzeyin ötesine gitmemiş. Fakat Carol’ı, Emma’dan ayıran bir şeyler de var. Ne kadar güçlü görülürse görülsün o da bu muhafazakârlığın içinde kendisi olarak kalmaya çalışan eşcinsel bir kadın. Evli ve kendisine sahip olmak için her şeyi yapabilecek bir kocası Harge (Kyle Chandler) var. Evet, “sahip olmak” için çünkü Harge, evindeki değerli bir eşya gibi görüyor Carol’ı; Carol’ı yok sayarak Carol ile olmaya çalışıyor. Belki de bu sebeplerden ötürü Emma gibi olamıyor Carol. Tüm güçsüzlüklerine ve çekingenliklerine rağmen eşitsiz bir ilişki kurmuyor Therese ile. Aksine gelişmesine, potansiyelini açığa çıkarmasına yardımcı oluyor. Bu noktada, hem Emma ile Adele’in ilişkisinden hem de erkeğin baskınlığı üzerine kurulu kanıksanmış birçok heteroseksüel ilişkiden ayrılıyor Carol ile Therese’nin ilişkisi.

Filmi bu kadar etkileyici kılan şeylerden belki de en önemlisi, karşımızda birbirinden oldukça farklı ama bir hayli güçlü iki kadın karakter görüyor oluşumuz. Her ikisi de farklı yollardan giderek kanıksanmış kadın kimliğinin ve ilişki dinamiklerinin dışına çıkmayı başarıyor. Therese, büyük oranda Rooney Mara’nın başarılı oyunculuğu sayesinde, Carol’ün gösterişinin gölgesinde kalmamayı, filmde güçlü bir karakter olarak kendini var etmeyi başarıyor. Bu başarılı performans da Rooney Mara’ya Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getiriyor. İki kadın daha da güçlenmiş bir şekilde yeni baştan başlıyorlar hikâyelerine.

Todd Haynes’ın yönettiği Carol, birçok kitabı sinemaya uyarlanan Patricia Highsmith’in The Price of Salt isimli romanından beyazperdeye aktarılıyor. Sonraları roman Carol olarak basılıyor ve filme de ismini veriyor. Lezbiyen bir aşkı anlatan ve 1952’de ilk baskısını yapan bu romanın yazarı, ilk başta Claire Morgan müstear ismini kullanıyor. Özellikle Haynes’in 2002 yapımı Cennetten Çok Uzakta (Far From Heaven) filminde oldukça başarılı bir şekilde ortaya koyduğu 1950’lerin muhafazakâr Amerika’sını düşünürsek, yerinde bir önlem sayılabilir. Carol’ın melodrama oldukça yakın bir üsluba sahip olması, Haynes’in özel bir tercihi diyebiliriz. Aynı şeyi Cennetten Çok Uzakta filminde de yapıyor çünkü; açılış yazıları bile 1950li yılların Amerikan melodramlarını çağrıştırıyor. Filmlerini melodramlardan ayıran şey ise ele aldığı temalar oluyor: mesela eşcinsellik, mesela ırkçılık… Örneğin Cennetten Çok Uzakta filminde idealize edilmiş Whitaker ailesini görüyoruz ilk başta. Başarılı bir koca; evi çekip çeviren, evin alışverişini yapan, yemeğini pişiren, üstüne üstlük her daim gülümseyen mutlu mu mutlu bir eş;  bir de biri kız biri oğlan iki çocuk ekleyince mutlu aile tablomuz tamam oluyor işte. Hatta o kadar ki annemiz Cathy örnek ev kadını olarak dergi sayfalarını bile süslüyor. Ama dedik ya bu bildiğimiz melodramlardan değil diye. Mutlu aile tablomuz eşcinsel olduğunu açıklayan koca, bunu öğrenen ama yalnızlığını siyahî bahçıvanı Raymond dışında kimseyle paylaşamayan ve sonunda ona âşık olan Cathy gerçeği ile bozulmaya başlıyor. Çünkü pek özgürlükçü Amerikan toplumumuz “o biçim” erkekleri de, siyahî erkeklerle görüşen “iyi aile” kadınlarını da kaldıramıyor pek. Hikâyenin sonu ise eşcinsel babamız Frank dışındakiler için pek mutlu bitmiyor maalesef. 50lerin muhafazakâr Amerika’sını oldukça detaylı bir şekilde anlatan Cennetten Çok Uzakta, Carol'ü daha iyi çözümleyebilmemiz için epey yardımcı oluyor. Çünkü Carol aynı dönemin benzer başka bir hikâyesi sadece. Fakat Todd Haynes bu defa daha yalın ve incelikli bir film ortaya koymayı başarmış. Yalnızca eşcinsellik temasına odaklanıyor bu filmde, arka plana Amerikan muhafazakârlığını yerleştirerek yine. Bizi olaylar silsilesine boğmak yerine daha derinlikli karakterler ortaya koymaya çalışmış. Rooney Mara ve Cate Blanchett’in başarılı oyunculukları sayesinde de amacına ulaşmış diyebiliriz. 1950’lerin New York’u ve Noel arifesi… Yirmili yaşlarında, bir oyuncak dükkânında tezgâhtarlık yapan Therese (Rooney Mara), pek de sevmediği işinin başındayken onu, yani Carol’ı (Cate Blanchett) görür. Uzun boyu, sapsarı saçları ile ışıldar Carol. Kürkünün içinde bir hayli gösterişlidir de. Therese gözlerini alamaz ondan. Ama bir an kaybeder onu, umutsuzca bakakalır ardından. Ta ki Carol yanı başında beliriverinceye dek. Kızı için oyuncak alacaktır Carol. Ama aldığı oyuncak taşıyamayacağı ebattadır. Evine gönderilmesi için adresini bırakır Therese’e ve şansa bakın ki eldivenlerini de orada unutur. Eldivenler, ikisi arasında gelişecek aşkın ilk aracısı olur. Filmi izledikten sonra yakın zamanda çekilen ve yine lezbiyen bir aşkı anlatan Mavi En Sıcak Renktir (Blue is the Warmest Colour) gelmişti aklıma. O filmin ardından çokça yapılan yorumlardan biri; filmin lezbiyen ilişkileri doğallaştırdığı, bu sebeple de değerli olduğu idi. Carol için ise aynı şeyi söylemek mümkün değil çünkü her şey o kadar doğal seyrinde ilerliyor ki filmde, doğallaştıracak bir şey kalmıyor geriye. İki film arasında bir karşılaştırma da kadınların kendi aralarında kurduğu ilişkiler üzerinden yapılabilir. Mavi En Sıcak Renktir’de Emma, bir şekliyle ilişkinin “erkeği” olarak çizilmiş ve “heteroseksüel ilişkilerden…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Filmi bu kadar etkileyici kılan şeylerden belki de en önemlisi, karşımızda birbirinden oldukça farklı ama bir hayli güçlü iki kadın karakter görüyor oluşumuz. Her ikisi de farklı yollardan giderek kanıksanmış kadın kimliğinin ve ilişki dinamiklerinin dışına çıkmayı başarabiliyor.

Kullanıcı Puanları: 4.36 ( 15 votes)
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi