If you assume that there is no hope, you guarantee that there will be no hope. If you assume that there is an instinct for freedom, that there are opportunities to change things, then there is a possibility that you can contribute to making a better world.

Noam Chomsky

Matt Ross’un, dünya prömiyerini Sundance’ta yapan ve hemen ardından gösterildiği Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülü ile dönen filmi Captain Fantastic, bir yol ve büyüme hikayesi olarak seyirciye keyifli dakikalar vadederken, yönetmenin dert edindiği din, insan ve yönetim biçimleri gibi konularda fikirlerini açıkça ortaya koyduğu bir eser olarak dikkat çekiyor.

American Psycho, Face/Off gibi filmlerde rol aldıktan sonra, oyunculuk kariyerine televizyonda devam eden Matt Ross, kısa metraj denemelerinin ardından 2012 yılında ilk uzun metrajı 28 Hotel Rooms ile Sundance Film Festivali’nde sahne almıştı. Aradan geçen dört yılda Captain Fantastic’in senaryosunu hazırlayan ve yılın sürprizlerinden birine imza atan Ross,  altı çocuğuyla birlikte ormanda kurdukları bir alanda yaşamlarına kapitalizme direnerek devam eden, alışıldık bayram ve tatillerden ziyade kendi tatillerini -Noam Chomsky Günü vb.- kendileri belirleyen, yozlaşmış sistem(ler)e karşı bir arada kalarak hayatlarına inandıkları doğrular çerçevesine devam eden bir ailenin dramatik ve naif hikayesini anlatıyor. Süresi ilerledikçe önce yol ardından da büyüme hikayesine evrilen Captain Fantastic için, The Royal Tenenbaums (2001), Little Miss Sunshine (2006), The Way Way Back (2013) gibi başarılı Amerikan bağımsızlarının izinden gittiğini söyleyebiliriz.

Düzene Baş Kaldıran Bir Aile

Film, vadettiğinin aksine çok zor bir sekans ile açılıyor. Pastel renklerin ağırlıklı olduğu sinematografisine rağmen, ailenin en büyük çocuğu Bo’nun geyik avladığı, üstelik bunu çıplak elleriyle yaptığı bir bölüm ile açılan film bu sekansla, seyircinin uzun bir süre karakterlerle empati kurmasını engellediği gibi, gidişatına dair soru işaretlerine sebep oluyor. Fakat, film devam ettikçe yönetmeninin seyirciyi düşünmeye ittiğini, bazı soruların cevabını kendisi vermek yerine izleyenlerin cevaplarını kendilerinin bulmasını hedeflediğini ve bilinçli bir tercih olarak iyi-kötü/doğru-yanlış gibi kavramların seyirciye bırakıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak, yukarıda bahsettiğim sekansta Bo geyiği öldürürken bir an bile tereddüt etmezken, kardeşi Vespyr bir başka canlıyı öldürmeyi reddediyor. Bu iki detay seyircinin gözünün içerisine sokumak istercesine art arda verilmiyor, aksine ilk bahsettiğim sahne filmin açılışında, Vespry’in reddedişi ise filmin son bölümlerde yer alıyor; yönetmen burada doğru olanı seyircinin vicdanına bırakıyor ve bunda aceleci davranmıyor.

Bir bütün olarak ele aldığımızda, ortaya sıra dışı bir ailenin anlatıldığı şahane bir film çıkıyor. Fakat,  bir bütünden ziyade Matt Ross’un hükümet, din ve aile yapısına dair sert çıkışlar yaptığı, dört sahnenin son derece önemli olduğunu söyleyebilirim. Sırasıyla gidecek olursak bu sahnelerden ilki Ben (Viggo Mortensen)’in, çocuklarına annelerinin öldüğünü söylediği sahne -Bu bilgi herhangi bir spoiler değeri taşımıyor, filmin sinopsisinde de geçiyor. Filmin henüz başında yer alan ve senaryonun gideceği yönü belli eden bu sahnede Ben, özellikle Amerikan ailelerinde sıklıkla karşımıza çıkan ve çocukların yaşayabileceği duygusal travmaların önüne geçebilmek adına olduğu düşünülen, çocuklardan bir şeylerin saklanması gerektiği düşüncesinin karşı çıkarak, konuya direkt olarak “Anneniz öldü.” diyerek girmesi şok etkisi yaratıyor. Yukarıda belirttiğim dört sahneden biri olan, Kathryn’i ziyaret ettikleri aile yemeği sahnesinde kendi ağzından çıkan sözcüklerle belirttiği gibi Ben, çocuklarından bir şeyleri saklamayan ve hayatı en olağan haliyle çocuklarına yansıtmaya çalışan bir baba modeli olarak dikkat çekiyor. Burada Ben, birçok  filmde de yer alan ve topluma “mutlu aile” tablosunun en önemli figürlerinden biri olarak sunulmak istenen “baba”nın aksine, tüm bu yanlış düzeni tek sözüyle yıkan ve ona karşı duran bir baba figürü olarak dikkat çekiyor. Tıpkı, Lolita’yı (Vladimir Nabokov, 1955) okuyan kızının fikirlerini duymak için zorladığı ve bir başka kızıyla cinsellik üzerine konuştuğu sahnede olduğu gibi.

Captain Fantastic: Naif Bir Yol ve Büyüme Hikayesi

Filmin, en can alıcı sahnesi hiç kuşku yok ki, kilise sahnesi. Bu sahnede özellikle şu sorular soruluyor; “Dini inanışı olmayan bir insan, neden toplum baskısı sebebiyle dini bir törenle uğurlanır?” “Bir insanı “iyi” yapan dini inancı mıdır, yoksa yaşadığı süre boyunca yaptığı ve hatırlanmasını sağladığı şeyler mi?” İnsan öldükten sonra bu soruların cevabı değersiz olarak görülebilinir fakat bu soruların cevapları dünyanın içinde bulunduğu yönetim biçimlerinin birer yansıması olarak toplumda görülen bozuklukların altında yatıyor. Filmin senaryosunu da kaleme alan Matt Ross, bu konulara dikkat çekmeyi görev ediniyor. Genel olarak, tarafsız bir yapı sergilemeyi tercih eden Ross, bu sahnenin sonunda da bir şekilde tarafsızlığını korumaya çalışsa da aslında film boyunca hangi tarafta olduğunu da net bir şekilde ifade etmiş oluyor.

Matt Ross, hikayesini anlatırken aceleci davranmıyor; seyirci, filmin süresi ilerledikçe kendini filmin içerisinde buluyor. Abartıya kaçmayan ancak kulaklarımızın pasını silen müzikleri, Wes Anderson filmlerinden alıştığımız pastel tonların ağırlıklı olduğu sinematografisi, çocuk oyuncuların büyüleyici performansları ve tabii ki Viggo Mortensen’in oyunculuğuyla büyülediği Captain Fantastic, Little Miss Sunshine’dan bu yana beyazperdede karşılaştığımız en naif yol ve büyüme hikayesi olarak zihinlerde yer edecektir.

If you assume that there is no hope, you guarantee that there will be no hope. If you assume that there is an instinct for freedom, that there are opportunities to change things, then there is a possibility that you can contribute to making a better world. Noam Chomsky Matt Ross'un, dünya prömiyerini Sundance'ta yapan ve hemen ardından gösterildiği Cannes Film Festivali'nden "En İyi Yönetmen" ödülü ile dönen filmi Captain Fantastic, bir yol ve büyüme hikayesi olarak seyirciye keyifli dakikalar vadederken, yönetmenin dert edindiği din, insan ve yönetim biçimleri gibi konularda fikirlerini açıkça ortaya koyduğu bir eser olarak dikkat çekiyor. American Psycho, Face/Off gibi filmlerde rol aldıktan sonra, oyunculuk kariyerine televizyonda devam eden Matt Ross, kısa metraj denemelerinin ardından 2012 yılında ilk uzun metrajı 28 Hotel Rooms ile Sundance Film Festivali'nde sahne almıştı. Aradan geçen dört yılda Captain Fantastic'in senaryosunu hazırlayan ve yılın sürprizlerinden birine imza atan Ross,  altı çocuğuyla birlikte ormanda kurdukları bir alanda yaşamlarına kapitalizme direnerek devam eden, alışıldık bayram ve tatillerden ziyade kendi tatillerini -Noam Chomsky Günü vb.- kendileri belirleyen, yozlaşmış sistem(ler)e karşı bir arada kalarak hayatlarına inandıkları doğrular çerçevesine devam eden bir ailenin dramatik ve naif hikayesini anlatıyor. Süresi ilerledikçe önce yol ardından da büyüme hikayesine evrilen Captain Fantastic için, The Royal Tenenbaums (2001), Little Miss Sunshine (2006), The Way Way Back (2013) gibi başarılı Amerikan bağımsızlarının izinden gittiğini söyleyebiliriz. Düzene Baş Kaldıran Bir Aile Film, vadettiğinin aksine çok zor bir sekans ile açılıyor. Pastel renklerin ağırlıklı olduğu sinematografisine rağmen, ailenin en büyük çocuğu Bo'nun geyik avladığı, üstelik bunu çıplak elleriyle yaptığı bir bölüm ile açılan film bu sekansla, seyircinin uzun bir süre karakterlerle empati kurmasını engellediği gibi, gidişatına dair soru işaretlerine sebep oluyor. Fakat, film devam ettikçe yönetmeninin seyirciyi düşünmeye ittiğini, bazı soruların cevabını kendisi vermek yerine izleyenlerin cevaplarını kendilerinin bulmasını hedeflediğini ve bilinçli bir tercih olarak iyi-kötü/doğru-yanlış gibi kavramların seyirciye bırakıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak, yukarıda bahsettiğim sekansta Bo geyiği öldürürken bir an bile tereddüt etmezken, kardeşi Vespyr bir başka canlıyı öldürmeyi reddediyor. Bu iki detay seyircinin gözünün içerisine sokumak istercesine art arda verilmiyor, aksine ilk bahsettiğim sahne filmin açılışında, Vespry'in reddedişi ise filmin son bölümlerde yer alıyor; yönetmen burada doğru olanı seyircinin vicdanına bırakıyor ve bunda aceleci davranmıyor. Bir bütün olarak ele aldığımızda, ortaya sıra dışı bir ailenin anlatıldığı şahane bir film çıkıyor. Fakat,  bir bütünden ziyade Matt Ross'un hükümet, din ve aile yapısına dair sert çıkışlar yaptığı, dört sahnenin son derece önemli olduğunu söyleyebilirim. Sırasıyla gidecek olursak bu sahnelerden ilki Ben (Viggo Mortensen)'in, çocuklarına annelerinin öldüğünü söylediği sahne -Bu bilgi herhangi bir spoiler değeri taşımıyor, filmin sinopsisinde de geçiyor. Filmin henüz başında yer alan ve senaryonun gideceği yönü belli eden bu sahnede Ben, özellikle Amerikan ailelerinde sıklıkla karşımıza çıkan ve çocukların yaşayabileceği duygusal travmaların önüne geçebilmek adına olduğu düşünülen, çocuklardan bir şeylerin saklanması gerektiği düşüncesinin karşı çıkarak, konuya direkt olarak "Anneniz öldü." diyerek girmesi şok etkisi yaratıyor. Yukarıda belirttiğim dört sahneden biri olan, Kathryn'i ziyaret ettikleri aile yemeği sahnesinde kendi ağzından çıkan sözcüklerle belirttiği gibi Ben, çocuklarından bir şeyleri saklamayan ve hayatı en olağan haliyle çocuklarına yansıtmaya çalışan…

88

puan - 87%

87%

Yazar Puanı

Viggo Mortensen'in oyunculuğuyla büyülediği Captain Fantastic, Little Miss Sunshine'dan bu yana beyazperdede karşılaştığımız en naif yol ve büyüme hikayesi olarak zihinlerde yer edecektir.

Kullanıcı Puanları: 4.24 ( 6 votes)
87
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi