Yirmiden fazla öyküsü, romanı ve oyunu filme uyarlanan yazar Truman Capote ismini en çok Tiffany’de Kahvaltı ve Soğukkanlılıkla eserleriyle anımsarız. Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden olan yazar, 30 Eylül 1924’te New Orleans’ta doğmuş ve ailesinden uzak, zorlu bir çocukluk geçirdikten sonra çeşitli dergilerde çalışarak genç yaşta edebiyat dünyasına girmiştir. Sosyetenin gözdesi olarak ve herkesi tanımasıyla bilinen Capote, 1984’teki ölümünden önceki son yıllarını ise hala şöhret peşinde koşarak ve bağımlılıklarıyla mücadele ederek geçirmiştir. Zamanında en hassas konulardan biri olan eşcinselliği hem kitaplarında neredeyse başlı başına bir karakter olarak incelemiş ve bilinen bir sima olarak da açıkça yaşamaktan çekinmeyerek queer yazınında da önemli bir isim olarak görülür. Anlatacak hikayesi bitmeyen, medyada boy göstermekten çok ayrı bir zevk alan biri olarak ve partilerde konuşmayı ve eğlenmeyi sevmesiyle – hatta daha çok dedikodular için başvurulan ama aynı zamanda bu yüzden de zaman zaman kaçınılan tavırlarıyla da –  tanınan Capote, edebiyatta yenilikçi bir tutum izlemesiyle takdir gördüğü kadar en önemli eseri olarak bilinen ‘Soğukkanlılıkla’ ile beraberinde birçok tartışmayı da gündeme getirmiştir.

Capote’nin en büyük amacı herkesin içine işleyecek, uzun soluklu bir roman yazmaktı ve onun için cinayet teması bu açıdan zamanla eskiyen bir konu değildi, hele ki aklındaki gibi tamamen gerçeklere dayalı yeni bir anlayışla yazılırsa. Bu yüzden edebiyat dünyasına ‘kurgusal olmayan roman’ kavramıyla yeni bir soluk getirecek ‘Soğukkanlılıkla’ kitabının fikri onun için altın bir fırsattı, hem insanların psikolojilerini çok boyutlu ele alma şansı vardı roman tekniğindeki gibi, hem de tıpkı bir gazete haberi gibi tamamen gerçeklere dayalı olacaktı. Bu ‘her kelimesi tamamen gerçek’ olarak lanse edilen sürükleyici suç romanını okurken okuyucunun bilmediği şey ise, Capote’nin kendine yer vermediği hikayesinin her ayrıntısına nasıl ulaştığıdır.

Capote, George Plimpton ile yaptığı The New York Times Review of Books (Ocak,1966) röportajında ‘Soğukkanlılıkla’ kitabının tamamen pirüpak şekilde gerçeklere dayalı olduğunu vurgular ama onun roman yazarı tarafının, çoğu zaman bu gerçekleri ya seçerek ya da biraz özgürce kullanmaya ittiğini söyler. Bu açıdan aslında kitabın; yazarının söylediği kadar da tamamıyla gerçeklere dayandığı çok tartışıldı, çünkü bu yeni yazım türünün ona camiada büyük bir başarı getirdiği gibi çok daha zengin ettiği de bilinen bir gerçek. Bu nedenle bu yazıda da, Capote’nin ona en çok başarıyı getiren ama en çok da tartışılan eseri üzerine – hem kanıtlara dayalı hem de bazen dedikoduda kalan – uyuşmazlıkları kısaca bir araya getirerek genel bir inceleme yapmak niyetim.

‘Capote’ ve ‘Infamous’

Capote’nin ‘Soğukkanlılıkla’ kitabını yazma sürecine yönelik iki film, konu üzerine tartışmalara ara vermeye fırsat bulmadan, bir sene arayla arka arkaya vizyonda yer buldu. Philip Seymour Hoffman’a başarılı Truman Capote karakteriyle Oscar kazandıran Bennett Miller imzalı Capote (2005), Gerald Clarke’ın Capote biyografisine dayanırken; Douglas McGrath’in yönetmenliği üstlendiği Infamous (2006) ise George Plimpton’ın kaleme aldığı biyografiye dayanıyor. Hikayeleri genel olarak aynı plotta ilerleyen iki film de, Capote’nin Kansas’ta küçük bir kasabada dört kişilik Clutter ailesinin evinde katledilişinden etkilenerek bir makale yazmak istemesiyle başlıyor. Yakın arkadaşı ve Pulitzer ödüllü ‘Bülbülü Öldürmek’in yazarı Harper Lee ile kasabada kalmaya başlayan Capote, dedektif Al Dewey ve kasabadakilerden bilgi topladıktan sonra yakalanan ve ölüm cezasına çarptırılan Dick ve Perry ile de bir bağ kurarak kitabını bitirmeye çalışır. Altı yılını bu kitap için araştırmalarla geçiren Capote, soğukkanlılıkla işlenen suçun büyüklüğünü bilse de katillerle empati kurmaya başlar ama kitabının sonu için onların idam edilmesini beklemek zorundadır. Filmlerin ayrıldığı en önemli nokta ise Capote’nin kişiliğini yansıtma biçimleri ve katil Perry ile olan ilişkisi olarak düşünülebilir.

Bazen kitabımın ne kadar güzel olabileceğini düşünürken nefes almakta dahi zorlanıyorum.

– Truman Capote

Yazarın kitabına verdiği önem iki filmde de ortak noktadır ama ‘Capote’de katillerle iletişimi için ‘altın madeni’ ifadesi kullanılıp daha çok bilgi toplamak için cezanın ertelenmesini sağlamasına – yine de her şeye ulaştığında daha fazla yardım etmeyerek onlardan uzaklaşmasına – yer verilirken ‘Infamous’ta bunlardan pek bahsedilmediği gibi Capote ile daha çok empati kurabileceğimiz ve onu bencilden ziyade idealist bir yazar olarak göreceğimiz sahnelere yer verilir. Öte yandan ‘Capote’ hikayesini besleyecek şekilde daha narsist ve soğuk bir karakter sunarken, ‘Infamous’ ön plana çıkardığı motivasyon destekleyici ayrıntılarıyla da hem daha süslü püslü hem de daha sevecen yansıtır Capote’yi. Aralarında gerçekleşenler dedikodudan öteye geçemese de ve diğer kitaplarından farklı olarak bu temaya ‘Soğukkanlılıkla’da pek yer verilmese de, ‘Infamous’ Perry ve Capote arasındaki eşcinsel ilişkiye de yer verir. ‘Capote’de yerleştiği kasabadaki insanlara uyum sağlamak için benliğini gizlemeyi başaran yazar, ‘Infamous’ta şatafatlı görünümünü daima korur ve eşcinselliğini de daha ön planda yaşar. Döneminde katillerle çekilen fotoğraflarda ise Capote’yi aslında daha çok ilk filmindeki haliyle görürüz. Aynı insanı anlatan farklı biyografilere dayanan bu filmlerin hangisi daha gerçekçi bir biçimde sunar Capote’yi, emin olamayız elbette ama bir tarafta ‘Capote’ daha başarılı bir film olarak kabul edilirken, olaya çok daha farklı bir atmosferde yaklaşan ‘Infamous’ın Capote’yi çok daha özdeşleştirilebilir bir karakter olarak sunmasının bir ana akım senaryo çarpıtıcılığı olup olmadığını kestirmek pek de mümkün değil, çünkü aşağıda bahsedilecek birçok ayrıntı Capote’nin aslında her şeyden önce kitabını öne koyduğu düşüncesini desteklemektedir.

Soğukkanlılıkla

Capote’nin kitabı ‘tamamen gerçeklere dayalı’ olarak uzun bir süre lanse edildi, ta ki Esquire dergisi Kansas’lı Philip Tompkins’i konu üzerinde araştırmaya yollayana dek. Çünkü yazarın görüştüğü kişilerle tekrar konuşulduğunda ve duruşma notları incelendiğinde kitapta yazılanlarla bazı uyuşmazlıklar gözlenmiştir. Capote insanlarla röportaj yaparken özellikle ses kaydı tutmaz veya not almazdı çünkü bunun kişiyi rahatsız edeceğini düşünerek hafızasına güvenirdi.  Ama bu durum; gerçek olarak yansıtılan birçok şeyin doğruluğunun, aslında Capote’nin – hafızanın kuvveti su götürmez bir gerçek olsa da –  kendisi tarafından onadığını gösteriyordu. Çalıştığı The New Yorker dergisinden Weingartan, onun gördükleri en gerçekçi ve zeki yazar olduğunun altını çizse de, yazdıklarının çoğuna, kendi tanıklık etmeden ve ikinci ağızdan dolaylı olarak aldığı bilgilerle, ‘gerçeklere’ kendi yaratıcı zekasıyla bazı noktaları birleşerek ulaştığını da kabul eder. Ama öte yandan Harper Lee’nin araştırmasının çoğunda onun stenografı olduğu ve her günün sonunda tüm notları beraber geçirdikleri, dosyaladıkları ve farklılıkları karşılaştırıldıklarını da ekler.

(Capote) bazen %96 hatırlama kapasitesi olduğunu söylerdi, bazen de %94. Her şeyi hatırlayabilirdi evet, ama yüzde kaç olduğunu asla anımsayamazdı.

– George Plimpton

Cinayetlerin işlendiği ve Capote’nin uzun süre geçirdiği Holcomb kasabası halkının ise hem yaşananlardan hem de bu olayın ‘Soğukkanlılıkla’ kitabı yüzünden gündemden düşememesi nedeniyle aslında hala acısını koruduğu ve üzerlerine çekilen dikkatten mağdur olduğu belirtilir. Kitap olmasa olayın – belki korkuyu iliklerinde yaşayanlar tarafından değil ama –çoğunlukla unutulabileceği söylenirken Capote’nin bu halka bundan daha büyük bir acı verdiği de bilinir, çünkü birçok araştırmacı bazı röportajlarının çarpıtıldığı, olayların değiştirildiği ve kurgusal gerçekler eklendiği sonucuna ulaşmıştır.

capote-filmloverss-3

‘Soğukkanlılıkla’ tamamen gerçeklikleri bir romanın anlatım tekniğiyle birleştirme fikrinden çıksa da, gerçekler tam da bir romanın dramatik gerekliliklerini yerine getiremediği zaman, Capote’nin yazar yaratıcılığı ile bazı detayları daha ön plana çıkartıp bazılarını görmezden geldiği ve hikayeyi daha kuvvetlendirici ögeler eklemek gibi yollara başvurduğu biliniyor. Örneğin; kitapta yer alan şerif yardımcısı Meier’in eşi ile Perry’nin arasındaki yakınlığın ağlama derecesine geldiği bölüm, dedektif Nye’ın çiftlik evine yalnız gidişi veya kitabın sonunda Dewey’in Nancy Clutter’ın bir arkadaşıyla mezarlıkta konuşması gibi eklentilerin olayların dramatikliğini arttırmak için eklendiği ama gerçek olmadığı açıklanmıştır. En önemlisi de kitabın bir kahramana ihtiyaç duymasından dolayı bu karaktere uyan yakışıklı ve halkın sevdiği Kansaslı dedektif Dewey’e daha ön planda yer verip onun itibarını koruyucu değişiklikler yaptığı anlaşılmıştır. Al Dewey, Capote’nin hem dosyaya yakınlığı hem de kasaba halkı ile konuşabilmesi açısından en önemli kaynağıydı. Nancy’nin günlüğüne ve aileyi canlı gören son kişi olan erkek arkadaş Bobby’ye erişimi hep onun yardımlarıyla olmuştur. Kitapta yer aldığının aksine Dick’in ailesinin evine ziyaret, bilgi alınır alınmaz değil Dewey’in teorisini desteklemediği için beş gün sonra yapılmıştır. Bu detayın paylaşılmamasının nedeni ise beş günlük zamanda işlenen başka bir cinayetin bu kararla olası bir bağlantısı yüzünden kahramanının zedelenmesini engellemek adına yazarın aldığı bir tedbir olarak görülmüştür. Dewey belki de yazarın bir kahramana ihtiyaç duyduğunu bilerek ön plana çıktı veya yalnızca içtengönüllülükle ona yardım etti ama emin olabileceğimiz tek şey, bazen kaynağın tek yönlülüğünün olayın da tek yönlü yansıtılmasına neden olabileceğidir. Benzer bir şekilde, Capote notlarını tam aldığına güvense de, 1967 yapımlı aynı ismi taşıyan film uyarlamasının senaryosunu düzenlerken Marie Dewey’e danışmanlık yapmasını da rica etmiştir ve onun eşiyle olan sahnesi için hatırladıklarını, en ince detayına kadar tekrar düzenletmiştir.

Filmlerden kısaca bahsederken belirttiğim gibi, Capote’nin kitabının geleceği için olaylara ilk elden müdahale edişi de bilinen bir gerçektir. Bir yazarın kaynağından bilgi almak için yaptıkları ve onunla ilişkisi üzerine pek tartışılmayan bir konu olsa da, Capote’nin özellikle Perry’yi konuşturabilmek için yaptıkları – en azından ‘Capote’ filminde gösterildiği üzere – yazarın her şeyden, herkesten önce kitabını gözetmesinin en büyük göstergesidir. Capote rüşvet vererek cezaevine ziyaretlerini ayarlayıp Dick ve Perry ile görüşmeler yapar. Perry ile arasında daha kuvvetli bir bağ oluşan Capote, bir bakıma bu bağı – onun için gerçek olsun ya da olmasın – kitabı için kullanır. Perry kendisinin bir karakter değil insan olarak görülmesini ister ‘Infamous’ın gösterdiği üzere ve Capote bunu onun için onaylayıp güvenini kazanır. Ama onların idamını ‘sözde’ engellemek için tuttuğu avukatlar henüz alamadığı bilgiler için ona zaman tanırken, kitabın tek eksiği okuyucunun dileyeceği üzere katillerin idam edilmesi olduğunda kendini tüm olaylardan geri çeker. Capote sevecen yaklaştığı Perry’ye, dünyanın onu yalnızca bir katil olarak tanımasını istemediğini söylediğinde, kitaba ‘Soğukkanlılıkla’ ismini çoktan vermiştir aslında ve bu konuda yalnızca yalan söyler ona. Perry, yazarı yakın arkadaşı olarak görür ve görüşmedikleri zaman da devamlı mektuplaşırlar. Aralarındaki ilişkinin boyutunu taraflar açısından değerlendirmek bize düşmez ya da Capote’nin sonuca ne kadar üzüldüğünü tahmin edebilmek. Ama her şeye rağmen Capote, başkalarına veya belki de en çok kendine zarar vererek de olsa kitabının dramatik yapısını tamamlamayı başarır.

 Yansıtılan gerçeklik, gerçeğin özüdür, asıl doğrudur… İster hayali olsun ister ‘Soğukkanlılıkla’daki gibi gerçeğin arıtılmasından; sanat seçilmiş detaylardan oluşur.

– Truman Capote

Tüm bu küçük ayrıntılar ve dahası, Capote’nin eserinin güzelliğine gölge düşüremez belki ama ortada kitap için ‘her kelimesi doğru’ tabiri kullanılmış ve Capote aksini iddia edenleri kesinlikle yalanlamışken, sonucun akıllarda bir güvensizlik yaratması pek normal. ‘Soğukkanlılıkla’yı bahsedilen tüm bu uyuşmazlıklar nedeniyle, yalnızca gerçeklerin arıtılmış bir hali olarak görmek yanlış olacaktır. Bu da bizlere kurgusal ile gerçek olarak yansıtılanlar arasındaki sınırları ve bozulmaları sorgulama imkanı veriyor aslında. Capote kitabında muhakkak gerçekliğin özünü verdiğine gönlünce inanıyordur, ama gerçeğin dramatik anlatının çerçevesinde nasıl şekillendirildiğini görmezden gelmemek ve okunulan kitaplarda, izlenilen filmlerde olayların veyahut karakterlerin tamamen gerçek olarak lanse edilişinin çoğu zaman bir reklam numarası olarak kullanıldığını unutmamak gerekiyor. Her ne olursa olsun, ‘Soğukkanlılıkla’ yazarın tüm edebi zekasını ortaya koyduğu, en önemli eserlerinden biridir.  İster edebiyat dünyası için olsun, ister kendi popülaritesi için, Capote’nin kitabın yazım aşamasında ve nihai finalinde büyük zorluklar yaşayıp bir daha uzun soluklu bir yazma deneyimine girişmediği bilinir. Bir bakıma bunu da, sanat yolunda verilen başka türlü bir fedakarlık olarak değerlendirmemiz mümkün.

capote-filmloverss-2

‘Soğukkanlılıkla’nın benden neler götürdüğünü kimse hiçbir zaman bilemeyecek. İliklerime kadar kazıdı ve neredeyse öldürdü beni. Hatta bence bir bakıma, öldürdü beni.

– Truman Capote

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi