Bu yıl 40. Toronto Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterilecek olan Baskın filminin yönetmeni Can Evrenol ile röportaj gerçekleştirdik!

Ülkemizdeki eğitim sisteminin getirilerinden biri olarak pek çok kişi istediği veya yatkınlığı olduğu konuda eğitim alamıyor; hayatını istekleri, yetenekleri üzerine şekillendiremiyor. Özellikle üniversite çağlarında gittiği yolun doğru olmadığını anlayıp hayallerinin peşinden giden kişi sayısı oldukça az. Can Evrenol o az sayıdaki kişiden biri. Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası Finans okurken istediğinin bu olmadığını anlıyor ve biraz da duygusal etkenlerin yardımıyla İngiltere’ye gidiyor. Yazmaya çizmeye her zaman istekli ve ilgili olan Evrenol, Kent Üniversitesi’nde beklediğinin aksine yoğun bir teorik eğitimle karşılaşsa da sonraki dönemde işlerinin altının doluluğunun bu eğitimlerden ve o dönemde hazırladığı projelerden kaynaklandığını belirtiyor. Sonraki dönemde New York Film Academy’de 8 haftalık bir kursa katılan genç sinemacı, film yapmanın ince detaylarını da burada öğreniyor. Çektiği kısa filmlerle özellikle yurt dışında isminden söz ettiren, ülkemizdeki işlerden oldukça farklı yapımlarla kendisine bir hayran kitlesi oluşturmayı başaran Can Evrenol, kısa filmler çekmesinin yanı sıra aynı zamanda filmler üzerine makaleler de kaleme alan bir isim. Çizgiromanlara tutkun, korku-fantastik türünün hayranı olan bu genç sinemacı son günlerde ülkemizin sinema adına gurur kaynağı haline geldi. Geçtiğimiz sene kısa film olarak çektiği Baskın’ın uzun metraj versiyonunu bitiren ve bu film ile Toronto Film Festivali‘nin Midnight Madness (Geceyarısı Çılgınlığı) bölümüne kabul edilen, dünya prömiyerini burada yapacak olan Can Evrenol ile kariyeri ve yeni filmin içinde olduğu süreç ile ilgili bir röportaj gerçekleştirdik.

Can Evrenol Röportajı!

Nuri Şimşek: Kent Üniversitesi’nde teori ağırlıklı bir sinema eğitiminin ardından New York Film Academy’de pratiğe yönelik hızlandırılmış bir eğitim aldığınızı biliyoruz. Çektiğiniz kısa filmlere baktığımızda sinemada da bugün yaptığınız işlerin ön hazırlığını yapıyormuşsunuz gibi bir his alıyoruz açıkçası. Aldığınız eğitimin üretimlerinize, eserlerinize katkısı nasıl oldu? Çektiğiniz reklam filmlerinin benzerlerinden farklı olmasındaki ana etmen bu kaliteli eğitim olabilir mi?

Can Evrenol: Aslında üniversitede kütüphanede geçirdiğim zaman ve evde kendi kendime film izlediğim zamanlar benim için en değerli eğitim oldu diyebilirim geriye dönüp baktığımda. Gerek gittiğim üniversite, gerekse gittiğim kurs dünyanın en iyi sinema okulları falan değiller aslında. Ama gerçekten öğrenmek isteyen öğrenciler için genişçe imkânlara sahip okullar. Seçmeli derslerden oluşan bir eğitim gördüm daha çok. Müfredatımı kendim belirledim. Bu önemli tabii. Fantastik filmler, cyber-punk, zombi edebiyatı, Star Wars, Mad Max ve Jason Voorhees üzerine ödevler yazdım hep. Aslında biraz ucuz (pulp) içerikler. Ama onların popüler kültürdeki yeri, tavrı ve sanat ile olan bazen uzak bazen yakın ilişkilerini inceledim kendi çapımda. Hem sinema, hem sanat tarihi okuduğum için bir yandan da Cindy Sherman fotoğrafları, Rodin heykelleri ve Gotik mimari üzerine de tezler yazıyordum aynı zamanda.

Daha sonrasında pratik eğitimi ise kendi kendime her şeyini yaptığım kısa filmlerle yaptım diyebilirim. Her kısa film benim için farklı bir şeyin deneyimiydi aslında. Kendime verdiğim ödevler gibiydi. Her yeni projede ölçek olarak bir adım büyütmeye çalıştım işleri. Sonunda bir gün To My Mother and Father’ın setinde kendime ben artık yönetmen olabilirim diyecek cesaret geldi birden. O zamana kadar daha hâlâ ilerde ne yapacağım, ne olacağım bilmiyordum aslında.

Ama bir yandan da reklam dünyasının bazı taraflarından korumaya çalıştım hep kendimi.

Reklam çekmeye başladığımda ise bambaşka bir ekolde buldum bir anda kendimi. İlk reklamımda mesela reji ne yapar bile bilmiyordum aslında doğru dürüst. Reklam çekerken ne kadar çok şey öğrendiğimi anlatamam. O açıdan Atlantik Film gibi bir aileye düşmüş olduğum için çok şanslıyım. Reha Erdem, Ömer Atay, Can Ulkay ve Umut Aral’dan birçok önemli sinema hilesi ve detay öğrendim. Montaj aşamasında, çekim aşamasında, oyuncu yönetimi olarak, ajansla konuşmak olarak vs vs… Sonra Film Colony’de belki bir o kadar daha kattım üzerine oradaki arkadaşlarım sayesinde. Ama bir yandan da reklam dünyasının bazı taraflarından korumaya çalıştım hep kendimi. Çünkü reklam çekerken birçok zaman sinema yapmaktansa pratik çözüm üretip müşteri tatmin etmeye odaklı bir makine içinde buluyorsunuz kendinizi. Bir yandan satranç ustası gibi yapıyor bu insanı uzun vadede. Ama bir yandan da devamlı müşteriyi kısa sürede kısıtlı bütçeyle tatmin etme endişesi sinemacı için köreltici olabilir diye düşünüyorum.

baskin-can-evrenol-filmloverss

N.Ş.: Ülkemizde sinema üretimleri genel itibariyle tutmuş formüllerin tekrarlanmasına dayanan, basit, iddiasız görsellerden oluşan bir yapıya sahip. Fakat sizin eserlerinize baktığımızda hem bu topraklardaki işlerden oldukça farklı tarzda hem de sinematografilerinin oldukça emek harcanmış bir yapıda olduğunu görüyoruz. Bu durum üretim sürecinde zorluklar yaşamanıza sebep oluyor mu?

C.E.: Biz oldukça bağımsız, “indy” tabir edilen bir kafada yaklaştık bu projeye. Ama reklam sektöründe çok tecrübeli olan bir ekiple, Film Colony desteği ile çektik. Ayrıca görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, ışık şefi, ses ve müzik gibi en önemli görevlerde daha önce beraber birçok reklam çektiğim ve güvendiğim arkadaşlarım vardı. Bunun getirdiği müthiş avantajlar oldu. Bir anlamda Reha Erdem’in filmleri de yıllarca bu şekilde yapıldı aslında. Birbirini tanıyan, seven, yetenekli bir ekip, reklamın getirdiği tecrübe, kalite ve tek bir sanatçının vizyonuna olan bağlılık. 

Reklam sektöründe yıllarca çalışmanın ister istemez getirdiği bazı kurallar ve estetik kaygılar oluyor. Bunları kırmak belki de işin en zor kısmıydı diyebilirim. Bizim filmimiz hem reklam filmi detaycılığında, hem gerilla B-movie kafasında enteresan bir melez oldu. Ama bu sonuca çok iyi yansıdı diye düşünüyorum. Zaten ekibimizi de seçerken de bu yüzden en başına buyruk, kendine güvenen ve risk almaya açık insanlardan kurduk ekibimizi.

N.Ş.: Gelelim Baskın’a. İlk olarak kısa filmini yaptınız Baskın’ın. Filmi izleyebilmiş şanslı azınlıktan biri olarak tam bir Can Evrenol filmi olduğunu söyleyebilirim. Yaratılan atmosfer ve seyircinin kısa süreye rağmen yaşadığı duygusal gerilim oldukça başarılıydı. Nasıl oluştu Baskın’ın fikri zihninizde?

Bir otorite figürünün aciz duruma düşmesi her zaman etkileyici ve düşündürücü bir durumdur zaten.

C.E.: Aslında ben Baskın’ın kısa filminin beni diğer kısa filmlerim kadar iyi yansıttığını düşünmüyorum. Daha çok büyük bir alemin ufak bir parçası gibi. Ama bu yanıyla da güzel. To My Mother and Father’ı o açıdan daha kendime yakın buluyorum.

Baskın’ın hikâyesi ilk olarak bir sahne olarak aklıma düştü ve oradan büyüdü diyebilirim. Arabada kendilerini muhabbete kaptırmış, sonra bir anda arabadan inince kendilerini, alışık oldukları ortamlarından bambaşka, kapkaranlık bir sokakta bulan polisler… “Nereye geldik lan biz?” kafası. Bütün fikir buradan çıktı aslında. Bir otorite figürünün aciz duruma düşmesi her zaman etkileyici ve düşündürücü bir durumdur zaten. Oradan üzerinde yazar arkadaşlarımla konuşa konuşa önce kısa film, sonra da uzun metraj senaryosu olarak fikir büyüdü. Kendi çocukluğumdan, rüyalardan, kâbuslardan, babamın bana anlattığı bazı batıl inanışlardan ve bolca korku edebiyatından harmanladığımız oldukça kişisel bir filme, bir Alacakaranlık Kuşağı hikâyesine dönüştü olay.

N.Ş.: Dünya sinemasında, tutan-sevilen kısa filmlerin uzun metraja aktarılmasına dair pek çok örnek var. Kısa metraj Baskın da sadece tür ağırlıklı festival veya etkinliklerde değil, Cannes dahil pek çok yarışma ve organizasyonda seyirciyle buluştu, beğenildi, takdir edildi. En baştan uzun metraja hazırlık amacıyla mı yapılmıştı kısa film yoksa süreç mi bu imkânı doğurdu?

C.E.: Uzun metraja bütçe bulamazsak da bu kendi başına güzel bir kısa film olacak diye düşündüm hep yaparken. Sadece uzunu finanse etmek gayesiyle yapılan bir iş değildi. Öyle olsa daha az keyifli olurdu sanırım.

N.Ş.: Filmi İstanbul’da, 28 günde çektiniz. Ön hazırlık sürecinden ve çekimlerden bahseder misiniz? Gore olarak niteleyebileceğimiz bir filmin çekim sürecinde zorluklar yaşadınız mı?

C.E.: 28 gecede çektik evet hiç günışığı sahnemiz yok. Bu çok hoşuma gidiyor. Ön hazırlığı da bir ay sürdü. Daha fazlasına ne zamanımız ne bütçemiz vardı. Sanat yönetmenimiz Sıla Karakaya ve görüntü yönetmenimiz Alp Korfalı ile birlikte ‘gore’ dediğimiz bu kesme biçme sahnelerinde ayrıca bir emek harcadık. Özellikle John Carpenter’ın ilk dönem filmleri, Fulci filmleri ve son dönem Fransız korku filmlerindeki atmosferden çok etkilendiğimi söyleyebilirim bu konuda. Bütçemiz ve gustomuz dâhilinde elimizden geleni yaptık. Hani görülmemiş şeyler değil ama etkileyici oldu bence. Mümkün olduğunca gerçekçi ve stilize göstermek için çaba harcadık. Reklam camiasının ağır toplarından Derya ağabeyin (Ergün) plastik makyaj için bizimle olması da işin rengini değiştirdi tabii. Yaparken çok eğlendiğimiz ve sonucu bayağı tatmin edici işler çıkardık ortaya. Ayrıca Bülent İşcan ve Şenay İşcan’ın kalıp alıp yaptıkları kafa maketi de on numara oldu! Hepsine ne kadar teşekkür etsek az.

can-evrenol-baskin-filmloverss

Baskın, 9 Ekim’de FilmEkimi’nde gösterilecek.

N.Ş.: Toronto Uluslararası Film Festivali dünyanın en saygın film festivallerinden biri. 1988 yılından beri devam eden Midnight Madness bölümü de tür odaklı, festivalin dikkat çeken, takip edilen bir bölümü ve Baskın’ın dünya prömiyeri de burada yapılacak. Festivalin programı açıklandığında, isminizi listede gördüğümüzde biz bile çok heyecanlandık, mutlu olduk, gururlandık. Süreç nasıl işledi, neler hissettiniz, Toronto’da sizi ve filminizi neler bekliyor? 

C.E.: Şimdi bizim Amerika satış ajansımız olan XYZ Films, beni daha önceki kısa filmlerimden beri tanıyan bir şirket. 2007’de çektiğim “Sandık”tan beri festivallerde karşılaşıyoruz ve internetten iletişim halindeyiz. XYZ, Baskın’ı senaryo aşamasından beri destekliyordu. Bu filmin yurt dışında nasıl bir pazara hitap edebileceğini buradaki yatırımcıya anlatmak konusunda büyük rol oynadılar. Filmin kaba kurgusunu bitirdiğimde ilk olarak XYZ Films’e göstermek üzere anlaşmamız vardı. Kaba kurguyu izlediler ve çok beğenip satış ajansımız olarak imzayı attılar. Dünya satışlarını ise İngiltere’den Salt şirketiyle imzaladık. XYZ alıp ilk olarak filmi hemen Midnight Madness’ın direktörü Colin Geddes’e izletti. Colin’in filmi sevmesiyle bir anda işin rengi değişmiş oldu zaten. Midnight Madness filmleri açıklandıktan sonra Colin geçen hafta bir röportajında “Özellikle Türkiye’den gelen bir film var ki!” diye başlayan harika sözler sarf etti filmimiz için. Bayağı heyecanlandık tabii. 

N.Ş.: Baskın’ın kısa versiyonunu izlemek için yanıp tutuşan belli bir kitle vardı fakat isteklerine pek ulaşamamışlardı. Uzun metraj için sevindirici haberler verebilir miyiz okurlarımıza? Önce Filmekimi’nde seyirciyle buluşup, ardından da vizyona gireceğine dair söylentiler var. Doğru mudur bu durum? 

C.E.: FilmEkimi’nde Baskın, 9 Ekim’de geceyarısı gala yapacak. Vizyon tarihi olarak ise Kasım deniyor şu anda.

N.Ş.: Bir korku filmi yönetmeni olarak ülkemizde son yıllarda yükselişte olan bu türe dair düşünceleriniz nelerdir? Özellikle cin teması üzerinden ilerleyen bu filmler gişede başarılı olsa da eleştirmenler tarafından pek beğenilmiyor. Bu filmleri takip ediyor musunuz? Bu yönelim ile ilgili ne söylemek istersiniz?

C.E.: Korku filmi değil ama aslında Nuri Bilge Ceylan’ın “3 Maymun” ve “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmlerine baktığımız zaman polisiye hikâyeler olduklarını görüyoruz. “Katil Kim?” filmleri bir anlamda. Biraz daha sinematografisi dinamik olsa ve gişeye göz kırpsa hiç fena olmaz diye düşünüyorum. Enemy (Denis Villeneuve) veya Kill List (Ben Wheatley) gibi tür sineması adına modern başyapıtlar kolaylıkla Nuri Bilge ve Reha Erdem gibi ustalardan da çıkabilir aslında. Ama öyle bir tavır ve istek yok ustalarımızda galiba. Bizdeki o kuşağın ustalarının sinema ve hayatla derdi farklı belki de.

Onun dışında modern janr sineması yönetmenlerinden sevdiğim arkadaşlarım Alper Çağlar ve Özgür Bakar’a selamlarımı yolluyorum buradan.  

N.Ş.: Baskın’ın macerası daha yeni başlıyor ama sizin gibi üretken birinin kafasında yeni projeler çoktan şekillenmeye başlamıştır diye düşünüyorum. İlerleyen zamanlarda Can Evrenol’u nasıl projeler içinde göreceğiz?

C.E.: Kenarda başka senaryolarım var Cem Özüduru ile birlikte yazdığımız. Bir yandan yurt dışından satış ajansları aracılığı ile gelen yabancı senaryolar da var. İngilizce bir film yapmak çok istiyorum haliyle. Ama Türkiye’de geçen daha manyak filmler de yapmayı çok isterim. Bakalım artık, nasıl denk gelirse.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi