Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1859 [1] => 2692 [2] => 9698 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Tarihi [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/tarihi/ ) )
Camp de Thiaroye
1988 - Ousmane Sembene, Thierno Faty Sow
157
Senegal
Senaryo Ousmane Sembene, Thierno Faty Sow
Oyuncular Sidiki Bakaba, Hamed Camara, Philippe Chamelat

Camp de Thiaroye

“Sömürgecinin dünyası tamamıyla maniheist bir dünyadır. Sömürgeci için sömürge insanını polis ve jandarma sayesinde kuşatmak yeterli değildir. Sömürgelerde görülen sömürünün totaliter özelliğini ifade için, sömürgeci, sömürgeleştirilen insanı, “kötülüklerin sembolü” yapar. Sömürgeleştirilen toplum, sadece değerlerden yoksun olarak tanımlanmamıştır.”

“Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitabında sömürgecilik politikaları ve sömürülenlerin başkaldırısı üzerinden şiddeti ele alan, 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Frantz Fanon’un bu sözleri, şüphesiz ki günümüzde bile geçerliliğini koruyor. Kendisi de Martinik doğumlu bir siyahi olan ve İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa adına savaşa bile giren Fanon’un bahsettiği sömürgecinin dünyasında; cetvelle sınırlanan yaşamlar üzerinde politik ve ekonomik baskı uygulamaya devam eden Batılı ülkeler, hiçbir zaman milyonlarca insanın ölümünden direkt olarak sorumlu tutulamıyorlar ya da alternatif tarih yazıcılığı ile aklanıyorlar. Bu aklama çabasının geçmişin sömürgeleştirilmiş, bugün ise kağıt üzerinde özgür Afrika ülkelerinde devam etmesi de aslında sadece Avrupalı beyazların değil, kraldan çok kralcı siyahi yönetici sınıfın da büyük başarısı olarak algılanabilir!

Tıpkı Fanon gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa ordusunda yer alan bir diğer önemli isim, Senegalli yönetmen ve yazar Ousmane Sembene. Sembene için kaba tabirle Afrika sinemasının babası tanımını yapmak abes kaçmayacaktır. Düşünce hayatında önceleri yazdığı kitaplarla yer edinmesine karşın gerek yazdıklarının sadece Fransızca’ya çevrilmesi gerekse doğduğu ve vatan olarak gördüğü Senegal’de okuma yazma oranının düşük olması, Sembene’i sinema yapmaya doğru sürükleyecektir. Bir Marksist ve ateist olan Sembene, Sovyet Rusya’da aldığı sinema eğitimi sonrası ilk filmi Borom Sarret’ten itibaren ülkesinin kolonyalist geçmişine bakmakla kalmayacak; Le Noire de… isimli filmiyle kimilerine göre Afrika sinemasının ilk kurmaca filmine imza atacaktır.

Sinema yaptığı ilk yıllardaki imkansızlıklardan ötürü genelde imgesel bir sinemanın peşinde koşan ve filmine sonradan eklemek zorunda kaldığı konuşmaları, iç ses üzerinden vermeyi tercih eden Sembene’in sineması yıllar içerisinde aynı kalmaz. Sembolik anlatım zaman zaman yerini direkt izleyiciye seslenen, onu silkeleyen ve düşünmeye sevk eden didaktik bir sinemaya bırakır. Yönetmenin 1988’de Thierno Faty Sow ile birlikte yönettiği Camp de Thiaroye filmi de ikinci anlayışa yakın bir anlatıma sahip. Fakat ele aldığı konunun ciddiyetinin, Üçüncü Sinema akımı içerisinde önemli bir yere sahip olan Sembene’i bu tercihe itmiş olması muhtemel.

Film, 1944 yılında Senegal’de yaşanan Thiaroye katliamını konu ediniyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa adına savaşmaya zorlanan Afrikalı bir grup asker, Almanlar tarafından esir tutuldukları Buchenwald Toplama Kampı’ndan Amerikalılar tarafından kurtarılarak ülkelerine gönderiliyorlar. Thiaorye’deki transit kampında kendilerine yapılacak ödemeleri alıp köylerine dönmek isteyen, Afrika’nın çeşitli ülkelerinden olan bu piyadeler bir süre sonra kamptaki şartlardan şikayet etmeye başlıyorlar. Kötü yemekler, ötekileştirici davranışların yanına bir de askerlere ödenmesi gereken miktardan daha az ücret ödenmeye çalışılması Fransız yüzbaşı Raymond ve çok iyi derecede İngilizce konuşabilen, klasik müzik seven, Paris’te yaşayan beyaz bir kadınla evli olan ve hukuk eğitimi yarıda kalmış siyahi çavuş Diatta’nın, askerlere öncülük etmesi ile sonuçlanıyor. Özellikle Diatta’nın arabulucu kişiliğinden önderliğe doğru sivrilişi ile başkaldırı ve devrimin tohumları atılsa da sömürgeleştirdiği halklardan faydalandıktan sonra onları bir kenara atan sömürgeci rolünde Fransa ve ona bağlı olan “beyaz” Fransa ordusunun cevabı, 35 (kimi kaynaklarda bu sayı 300’e kadar çıkıyor) insanın öldürülmesi oluyor. Thiaroye Katliamı ancak François Hollande’ın cumhurbaşkanlığı döneminde bir tabu olmaktan çıksa da ne Fransa ne de Senegal’deki tarih kitaplarında bu katliamı okumak hala mümkün değil.

Sembene’in bu katliamı filme alırken, Fanon dışında sömürgecilik konusunda uzman düşünürlerden Aimé Césaire’den etkilenmiş diyebiliriz. Sömürgeleştirilen halkların ellerinden sadece işgücünün değil aynı zamanda birey olma haklarının ellerinden alındığını vurgulayan Fanon’a ek olarak yerel yöneticilerin emperyal dönem öncesi sömürgecilerle yaptıkları işbirliğini; “birlikte yaşama” ve “eşit olma” yalanına bağladıklarını vurgulayan Cesaire’nin görüşleri de perdeye yansıyor. Sonuçta bireyselliğin rafa kalktığı ordu düzeninde sömürünün daha da görünür kılındığını iddia edebiliriz.

Filmin açılış sahnesinde askerlerin gemiyle limana yanaştıklarını gördükten sonra başkarakterlerden Diatta ile tanışırız. Diatta ilk bakışta işbirliğine ve eşit yaşama inanan bir siyah olarak anlaşılsa da Sembene, onu tam da bu görüşün karşısına yerleştirmiştir. Diatta aslında hem Batı kültürü hem de ülkesinin değerleri arasında sıkışmış gibidir. İki kültüre aynı mesafede olsa da eşinin ve çocuğunun varlığı, Paris’e dönme hayalleri kurmasına neden olur. Nazilerle işbirliği yapan Vichy hükümetinin 1942’de Effok köyünde gerçekleştirdiği katliam sonucu annesi ve babasını kaybetmesi, ülkesiyle olan bağlarını koparamamasında önemli bir unsurdur. Askerlerin kampa geçişleri ile izleyici adeta bir toplama kampı ile karşı karşıya kalır. Tel örgüler ve kuleler sadece askerleri esir tutmakla kalmaz, siyah ve beyaz ırkları da ayırma görevi görür. Toplama kampında yaşadıklarından dolayı akıl sağlığını yitiren Pays (Fransızcada ülke anlamına gelir, filmde de bariz bir metafor olarak kullanılmış) karakteri üzerinden kurulan benzerlik, Pays’ın sürekli kafasına taktığı Nazi miğferi ile iyice görünür kılınır. Bu noktada Sembene, benzetmeli kurgu ile toplama kampı arşiv görüntülerini eklemeyi de ihmal etmez. Bu çabayı, yukarıda bahsi geçen didaktik tavrın bir örneği olarak ele alabiliriz.

Askerlerin haklı isyanında ilk kıvılcıma neden olan “kötü yemek” ise akıllara Potemkin Zırhlısı’nın “kurtlu eti”ni getirir. Fakat sömürgeciler, sömürülenlere kurtlu eti bile çok görmektedir. Yüzbaşı Raymond dışında ayaklı kötülük olarak çizilen “beyaz” komutanlara göre askere çok bile yüz verilmektedir ama Raymond ve Diatta sayesinde askerlere et verilir. Kampa koyun ve kümes hayvanlarının getirilişi, aslında kamptaki çok kültürlü yapıyı gözler önüne serer. Hıristiyanlar, Müslümanlar ve hatta çok tanrılı inanışa sahip olanlar bir arada savaşmışlar ve şimdi de bir arada yaşamaktadırlar. Karakterlere isim verilmemiş; hepsi ülkelerinin isimlerini almıştır: Gabon, Nijer, Fildişi Sahili gibi… Bu sembolik anlatım, bir bakıma sömürgecinin bireye bakışını göstermektedir. Karşıdaki bir insan değil, sömürülen ülkelerin birer parçasıdır.

Diatta’nın şehre indiği ve genelev aramak için Amerikalı gibi davrandığı sahne, Cesaire’in bahsettiği “işbirliği” konusunu vurgular niteliktedir. Senegalli Diatta, kendi ülkesinde bir Amerikalı zannedilir. Kendi vatandaşına yabancılaştırılmış halk, bunu normal bir düzen olarak kabul etmiş gibidir. Akla Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Fransızlar gelirken Sembene, bu aynayı alıp kendi toplumuna çevirir. Genelevde Amerikalı olmadığı anlaşılan Diatta dışarı atılırken mekanda çalışan siyahi kızlar için böyle bir durum elbette söz konusu değildir. Diatta’nın Amerikalı olmadığını ise ancak Amerikalıların anlaması ise oldukça absürt bir durumdur. Onu aramak için şehre inen askerlerden Gabon’un “Bizi Almanlar, İngilizler tanıdı. Amerikalılar da tanıyacak!” sözü, yine aynı absürtlük içerisinde değerlendirilebilir. Gabon ve arkadaşlarının Diatta’nın geri dönmesi için beyaz bir Amerikalı askeri kaçırmaları diplomatik bir krize neden olurken Diatta’nın yokluğu ise “şehre indi ve biraz uzun kaldı” sözleriyle geçiştirilir. Buna karşın karakterin ön plana çıkışı, bu olay sayesinde gerçekleşir. Rehin alınan Amerikalı askerin iadesinde Fransız komutanların hiçbiri İngilizce konuşamazken Diatta bu sorunu çözer. Amerikalı komutan da bu farklılık üzerinden ona “Fransızlar kontrollerini yitirdiler, imparatorluklarını kaybediyorlar” diyerek Afrika’nın bağımsızlığına vurgu yapar.

Diatta’ya saldıran Amerikalı askerin özür dilemek için kampa gelmesi ile siyahilerin sorunları Afrika boyutunun da dışına taşar. Siyah hareketin önderlerinden Marcus Garvey ve Detroit’te araba fabrikalarında çalışan siyahlar üzerine konuşan ikiliye Charlie Parker’ın “Honeysuckle Rose” plağı eşlik eder. Bu iki sahnede Sembene, problemin evrenselliğini vurguluyor olsa da iki yapı arasındaki farkı da ortaya koyar. Fakat Amerikalı iki tipleme üzerinden oradaki durumun olumsuzluğu yansıtılmış olsa da kültürel manada Amerika, Avrupa’nın ötesinde bir özgürlük ve umut alanı gibi sunulur. Raymond ve Diatta arasında geçen bir sohbette 2. Dünya Savaşı esnasında yaşanan iki önemli gelişmeden bahsedilir: Oradour-sur-Glane katliamı ve Brazzaville Konferansı. Diatta kendi köyüne yapılan saldırıyı, Oradur-sur-Glane’de Nazilerin yaptığı ve 642 kişiyi öldürdükleri katliamla bir tutar. Raymond’un suçu Vichy hükümetine atması ile klasik bir savunma refleksidir. Çünkü sürgündeki özgür Fransa hükümeti, sömürge Afrika ülkeleri ile yaptığı Brazzaville Konferansı’nda Afrikalıların, Fransızlarla eşit muamele göreceğini ancak özgürlüklerini kazanamayacağı vurgulanmıştır. Diatta’nın eşit muamelenin bile uygulanamadığını görmesi ile isyana kapı açmaktan başka çare kalmamıştır. Fransız otoritelerin, askerlere para vermemek için onları ölüleri soymaktan komünist olmaya kadar çeşitli nedenlerle suçlamaları da isyanın görünürdeki nedeni halini alır.

Yaşanan cadı avı ve istemsiz müzakere sonucunda taraflar anlaşmaya varsalar da katliam konusunda bilgisi olmayan bir izleyici bile Fransız tarafının müzakereyi bozacağını fark eder. Zaten Sembene de film boyunca onur, haysiyet ve sözünde durma kavramları üzerinden sömürgeleştirilen yerli halkı yüceltirken karşısına koyduğu Fransızları şeytanlaştırmıştır. Güvenilmez Fransızlar, yerli halka onun hakkı olan parayla değil tankla ve tüfekle dönerler. Olayların farkında olan Pays’a kimse inanmaz. Bir kez daha Pays’ın kendilerine “Almanların kampa saldıracağını” söylediğini zanneden askerler yanılırlar. Katliamın temsil düzeyinde işlenmesi anlaşılabilir bir durumken neredeyse on dakikaya yakın süren mızıka solosunun ise olayı dramatize etmek bir yana, rahatsız edici boyutlarda olduğunu söylemek mümkün.

Politik kişiliğini önce romanlar ardından ise sinema aracılığı ile sanatsal üretime yansıtmayı başaran Ousmane Sembene, Camp de Thiaroye ile sadece yıllarca üstü örtülmeye çalışılan bir katliamı anlatarak bile önemli bir iş başarıyor. İki buçuk saatlik süresine karşın anlatımından taviz vermeyerek yer yer sembolik ama çokça didaktik bir anlatım kurmuş olsa da Sembene’in aydın rolünü üstlenmesi, yönetmenin sinema anlayışı ve kamerayı gerçekleri aydınlatan bir araç olarak kullanması açısından oldukça anlaşılabilir. Yıllarca Fransa’da ve hatta Senegal’de yasaklanan, ancak 2005’te DVD olarak piyasaya sürülen Camp de Thiaroye’i sadece politik ya da üçüncü sinema meraklıları değil; yaşadığı dünyanın sorunlarına duyarlı olan ve yüzyıllardır çözülemeyen sorunlar üzerinden “neden” sorusunu sorabilme yetisini gösterebilen herkes izlemeli.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol