“Hala bu dünyada dolanan, Baudelauire,  Michaux ve Prevert’in ruhlarına adanmıştır.”

Abisi Mika Kaurismäki ile başladığı sinema yolculuğunda Finlandiya sinemasının en önemli temsilcisi haline gelen Aki Kaurismäki küçük ama kendi gibi nevi şahsına münhasır bir izleyici kitlesine sahip olmanın da verdiği bilinç ve kaygısızlıkla güçlü sinemasından zerre ödün vermeyen yaşayan ustalardan biri kuşkusuz. Kısa uzun metrajları, sade sinematografisi ve tüm absürtlüğüne rağmen basit ama etkili hikayeleriyle film anlatımına yeni bir soluk getiren yönetmene atfedilen ‘auteur’ sıfatı ise, yalnızca filmlerinin çoğunun senaryosunu, yapımcılığını, yönetmenliğini ve kurgusunu üstlenmesinden değil, gerçekten imzası haline gelen işçi sınıfı hikayelerinde kullandığı mizahi dil ve teknik stilidir aynı zamanda. Proletarya (Shadows in Paradise, Ariel and The Match Factory Girl) ve Finlandiya (Drifting Clouds, The Man Without a Past and Lights in the Dusk) üçlemelerinin yanı sıra The Leningrad Cowboys Go America, I Hired a Contract Killer ve Le Havre gibi imza filmleriyle büyük hikayelerin değil, yanı başımızdaki basitliğin ve bizzat içimizdeki trajikomik karanlık varoluşun yönetmenidir Kaurismäki. Altı senelik bir hasretten sonra The Other Side Of Hope ile tekrar sevenlerini heyecanlandıran usta yönetmenin filmografisine henüz ilk uzun metrajı Crime and Punishment’taki ince dokunuşlarına rağmen,  elinde yazılı bir senaryo olmadan kült bir başyapıta imza atarak karanlık mizahının ilk işaretlerini veren Calamari Union ile adım atmak çok daha heyecanlı olacaktır.

Calamari Union, biraz rock’n’roll esintisinin ardından Frank’in siyah gözlüklerini takıp bir odada sigara içerek oturan erkek grubuna neden toplandıklarını açıklamasıyla başlar: Helsinki’nin dezavantajlı işçi sınıfının yaşadığı, kalabalık ve tepeli bölümü olan Kallio’dan, şehrin diğer bir ucuna, atalarının bahsettiği, sokakları geniş ve havası temiz Eira’ya kaçmaları gereklidir. Bu noktada Frank teşekkür edip sözü Frank’e verir ve o da yolda yaşayabilecekleri tehlikeleri anlatır. Diğer Frankler de anlatılanları onaylar ve zorlu yolculuklarına koyulurlar. Metroyla ilk duraklarına ulaştıktan sonra bir kayıp vererek yollarına zaman zaman ayrı, bazen de birleşerek devam ederler. Büyük kaçış planına hazırlanma süreci boyunca birçok Frank ve bir de İngilizce konuşan Pekka’yı doğal ortamlarında gözlemleme şansı yakalarız. Biri bir arabanın tepesine binip Eira’ya ulaşmaya çabalarken, kimi sinemada, kimi de sahilde yatar. Oraya ulaşmak için bindikleri taksinin şoförünü bile Frankleştirirler. Bir Frank diğer Franklerden daha akıllı olduğunu ‘fark edip’ onları çalıştırdığı bir iş kurar. Bazısını kadınlar haklarken, bazısı gözlüğünü çıkarıp arkadaşlarını satarak bir kadının peşinde Eira’ya uzanır. Bazısı da önce Frankliğinden sıyrılıp kendini iş dünyasında, fakat hemen ardından da Frank kaderinden uzakta kalamayarak tuvalette kendini asarken bulur. Çoğunun canı tek sıkımlık kalmışken, geriye bir avuç Frank dahi kalmaz. En nihayetinde Eira’ya ulaştığını sonunda fark edenler, aslında aradıklarını orada bulamayacaklarını da fark etmiş olurlar. Yıllarca gecikmiş bu yolculuğun son durağı burası değildir belli ki, ama Estonya’ya doğru devam ederlerse oldurabileceklerine dair de pek umut vadetmez Kaurismäki.

Calamari Union: Amansız Bir Yolculuk, Sonsuz Bir Trajikomedi

“Kötü çocuklar oyuncaklarınızı kırmaya geliyorlar!” sözleri ve filmin mottosu olarak gösterilmeye aday konser sahnesiyle Kaurismäki’nin filmografisinde kendine daha da özel bir yer kazanacak rock müziği ruhu ile de tanışırız Calamari Union sayesinde. Frankler, daha sonra yönetmenin sinemasında sık sık karşılaşacağımız siyah gözlükleri ile tam bir ‘kötü çocuk’ temsilleridir ve ‘kimsenin oyuncakları olmayacaklardır’. Bu kötü çocuk imajını Kaurismäki ne meşrulaştırır, ne de filmin kaçınılmaz kaderini buna bağlar, aksine tam da Frankleri yaratan sistemi ve sonuçlarını olması gerektiği gibi çok boyutlu bir temsille anlatır. Kendisinden çok farklı olmayan Frank’e ‘Benimle mi konuşuyorsun’ diyen Pekka, aynaya bakarak prova yapan Travis Bickle’dan (Taxi Driver) da çok farklı değildir bu bağlamda. Kaurismäki’nin Innanen’in Frank Armoton karakterinden esinlenerek yarattığı Frank, kimliksizlerin yegane kimliği oluverir, bunu dışsallaştırmaya çalışan Pekka için dahi. Birçok filme gönderme yapan, gangster, yol ve aşk filmi elementlerini paletine umarsız ama zekice yayan Kaurismäki, aynı isimli farklı adamların oluşturduğu temsile bambaşka açılarıyla bakarken bizi de sokakların kötü çocuklarına yakından bakmaya davet eder ve bu bakışı dahi sorgular en temelinde. Frankler şehrin karanlığında, kalabalığın içinde gizlenerek ve sistemin içinde var olamayarak neredeyse ortak bir kaderi yaşar ve tam anlamıyla bir bütün olarak ‘kalamarın’ dokunaçlarını oluşturur gibidir. Bu amansız yolculuk bir trajikomediye dönüşürken, ‘kendini öldür’ tavsiyesi bile bir nevi yaşayan ölü haline gelen Franklerin yansıttığı ayna imajı için en kısa çözüm yolu olarak görülmeye başlanır, fakat Kaurismäki için ‘umutların tükendiği yerde pesimizmin de yeri yoktur’ elbette.

Çoğunluğu karanlıkta geçen film bize Kaurismäki’nin Finlandiya’sını sunarken, karanlığın sadece güneş yoksunluğundan doğmadığını da hatırlatarak mahallelerimize kadar ulaşmayı başarır. Birbirlerine bir noktada çalışma ‘ahlakı’ ile ilgili özlü sözler sayan Frankler ve girdikleri fakat dahil olamadıkları çevreleri ve umutları üzerinden sosyal bir tahlil sunan Kaurismäki, bize ütopik İskandinav topraklarının aynılaşmış karanlığını gösterir siyah gözlük camlarının ardından. Frankler de aslında yer eden sistemde kendi yerlerini bulamayan, tutunamayan karakterlerdir nihayetinde. Aidiyet duygusu, hepsi aynı isim ve aynı kadere mahkum edilmiş bu adamlar için geçerli bir his değildir, modernizmin sancıları doruk noktasına ulaşır Calamari Union’da. Aslında hemen diplerindeki bir ‘ütopyaya’ gitmeye çalışan bu adamlar, uzamsal değil zamansal bir varış noktasına ulaşmaya çalıştıkları için de başarısız olurlar. Tek eksiklerinin, belirgin bir kimlik yoksunluğu olduğu da bu kadar barizken, asıl motivasyonlarının nostalji olduğunu da anlamak kolaylaşır.  Kaurismäki de, bu nostaljiye pek de uzak duramayan ‘kötü bir çocuk’ olarak nostaljiden kaynağını alan bir kaçışla da – ki bu biraz da Franklerin ve şimdiden geçmişe ve illüzyonlarına tutunarak alt etmeye çalışanların kaderidir – alay etmiş olur. Öte yandan Franklerin sadece erkek olmasının yarattığı büyük boşluğun da altını çizmek bir hayli önemli, zira taşıdıkları illüzyon kimlik doğrudan ‘erkeklikle’ tanımlanmış olsa da çoğu zaman, aslında cinsiyeti hiç mevcut olmaması gereken, hatta tam da bu gereklilikten doğan bir bunalımın eseridir.

Filmin ismi aynı zamanda 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Danimarka, Norveç ve İsveç birliğine verilen ‘Kalmar Birliği’ne de göndermede bulunurken, Kaurismäki, olabildiği kadar yalnız ve güzel, ama aslında her yer gibi hiç de nostaljinin beslediği kadar güzel olmayan Finlandiya’yı hem çok kendine özel hem de anlamamızın hiç de zor olmadığı bir bağlamda temsil eder ve sivri dilini hissettirdiği bu ilk filmiyle derin bir etki yaratmayı başarır. Kaurismäki sinemasının ayrılmaz bir parçası haline gelen Timo Salminen’in görüntü yönetmenliğinde siyah beyazın karanlığının gücünü de arkasına alan Calamari Union, bildiğimiz ama her seferinde görmezden gelmeye devam ettiğimiz varoluş bunalımlarımızı kara mizahın gerçekçi absürtlüğü ile yeniden ve daha etkili bir biçimde su üstüne çıkarır. Kaurismäki’nin belirttiği gibi belki de filmin bu kadar basit ve güçlü olmasının sebebi, bir ‘ayyaşın’ elinden çıkmış olmasıdır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi