Onun gibi mi olmak istiyordum? O olmak mı istiyordum? Ya da sadece, ona kavuşmak mı istiyordum? Ya da “olmak” ve “kavuşmak” birinin vücuduna dokunmanın ve dokunmayı istediğimiz o kişi olmanın tek ve aynı olduğu bu sonsuz döngüde sadece bizden onlara, onlardan bize ve yeniden onlara geçen bir nehrin karşılıklı kıyılarındaki arapsaçına dönmüş arzu için tümüyle uygunsuz fiiller midir; ki bu arzunun kapakçıkları, zaman tünelleri ve gizli bölmeleri olan, adına kimlik dediğimiz çekmeceleri gibi, kalbin odacıkları da aldatıcı bir mantık paylaşırlar; gerçek yaşamla yaşanmamış yaşam arasındaki, olduğumuz kişiyle olmak istediğimiz kişi arasındaki en kısa mesafe, M.C. Escher’in şeytani bir acımasızlıkla tasarladığı bükümlü bir merdivendir. Ne zaman ayırdılar bizi, senle beni, Oliver? Ve ben niçin bilmiyordum bunu, sen niçin bilmiyordun? André Aciman - Adınla Çağır Beni Birkaç ay önce Kerem’le tipik felsefe sohbetlerimizden birini yaptığımız sırada, ben kendi içimde aşka, unutuşa ve bekleyişe dair sorgulamalar yaparken, birden “aşk şizofreniktir” diye bir cümle çıkıverdi ağzından. “Aşk şizofreniktir ve aşkın bittiği yerde ilişki başlar ve bu paranoyakçadır.” Defterime aynen böyle not etmişim. Hala tadı damağımda olan bu sohbet ve tam da bu cümlenin çekirdeğine doğru çıktığımız yolculuk bana gerçek bir terapi gibi gelmişti. Felsefi terapi! Psikoterapi oluyordu da felsefi niye olmasındı. Elbette bu cümledeki şizofreni tanımı bilindiği gibi yanıltıcı şizofren imajı değildi. Çünkü şizofreni dendiğinde, standart olarak, çağrışım yaptırması istenen bir tür baskı girdabı içindeki kendi içine dönük bir ‘otistik’tir. Standart tanımlar bizi buna inandırmak ve bunun bir hastalık olduğunu dikte etmek ister. Tıpkı eşcinselliğin de bir zamanlar, ve kimilerince hala, hastalık olarak tanımlanması gibi. Gerçeğin ve hayalin birbiri içine geçtiği şizofreninin alanlar-katmanlar arasında gezinebilme kapasitesi aşkta da yok muydu? Ayaklarınızı yerden kesen aşkların gerçek ve hayal alanları nasıl da muğlaklaştırdığını bir düşünün mesela. Aşık olduğunuz özneyle kurduğunuz hayalleri düşünün; içinizde taşıdığınız umudu, beklemekten mutlu olmayı, konuşamayacak olsanız da kafanızı kaldırdığınızda onu orada görecek olmanın verdiği huzuru… Ve onun sizin içinizde yaktığı ateşten duyduğunuz memnuniyeti; “insan ateşler içinde yanmaktan derin haz duyuyorsa ya delidir ya da aşık” derler: Aşk şizofreniktir. Karşılık bulsun ya da bulmasın aşkın içinde ‘ben’ vardır. Ben ve senin birbirine dönüşmesi, birbiri içine geçmesi; ‘ben senim, sen de ben’ hali. Çoklukların birlikteliği. Bir olmaktan ziyade birlikte olmak. Çünkü bir olmak transandantal bir niteliğe sahiptir, doğaüstüdür ve çokluğu reddeder. Oysa bizim kastımız içkinliktir ve o çokluğu varsayar, olumlar. Eğer ‘ben’in içinde birlikte olan sen ve ben, bir zaman sonra ayrı ayrı ben’lere dönüşürse ondan artık aşk diye bahsedemeyiz; ki ilişkilerin ya da büyük aşkların sonunu, bu ‘ben senim’ dediğiniz varlığa ‘ben benim, sen de sen’ demek getirmemiş midir? Artık sahne paranoyaya aittir. Şizofreniyle paranoya arasındaki incecik bir ipte gezinen aşk, gerçek bir denge oyunudur. Ve Oliver ile Elio bu dengeyi korumak için birbirlerinden ayrı düşmeyi bile göze alırlar. Çünkü bu acı ve keder de verse, onlar zaten kavuşmuşlardır birbirlerine. Oliver Elio’dur, Elio da Oliver. Call Me By Your Name: “Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?” Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan, A Bigger Splash ve I Am Love filmleriyle hatırlayacağımız yönetmen Luca Guadagnino’nun imzasını taşıyan Call Me By Your Name gerçek bir…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

85

Call Me By Your Name, birbirlerini sadece bedenlerinin değil ruhlarının da bir parçası yapmayı ve hep şizofren kalmayı hedefleyen iki aşığın ve saf tutkunun hikayesi. Anlatısıyla görsel stilini son derece uyumlu kuran filmin tüm bu güzellikleri bize özel bir şey söyler: Ne kadar çok değişir ve dönüşürsek o kadar çok kim olduğumuza yaklaşırız ve bazen değişimi istemesek, hatta ona karşı koymaya çalışsak da aşk tüm duvarlarımızı yıkar

Kullanıcı Puanları: 4.25 ( 10 votes)
85

Onun gibi mi olmak istiyordum? O olmak mı istiyordum? Ya da sadece, ona kavuşmak mı istiyordum? Ya da “olmak” ve “kavuşmak” birinin vücuduna dokunmanın ve dokunmayı istediğimiz o kişi olmanın tek ve aynı olduğu bu sonsuz döngüde sadece bizden onlara, onlardan bize ve yeniden onlara geçen bir nehrin karşılıklı kıyılarındaki arapsaçına dönmüş arzu için tümüyle uygunsuz fiiller midir; ki bu arzunun kapakçıkları, zaman tünelleri ve gizli bölmeleri olan, adına kimlik dediğimiz çekmeceleri gibi, kalbin odacıkları da aldatıcı bir mantık paylaşırlar; gerçek yaşamla yaşanmamış yaşam arasındaki, olduğumuz kişiyle olmak istediğimiz kişi arasındaki en kısa mesafe, M.C. Escher’in şeytani bir acımasızlıkla tasarladığı bükümlü bir merdivendir. Ne zaman ayırdılar bizi, senle beni, Oliver? Ve ben niçin bilmiyordum bunu, sen niçin bilmiyordun?

André Aciman – Adınla Çağır Beni

Birkaç ay önce Kerem’le tipik felsefe sohbetlerimizden birini yaptığımız sırada, ben kendi içimde aşka, unutuşa ve bekleyişe dair sorgulamalar yaparken, birden “aşk şizofreniktir” diye bir cümle çıkıverdi ağzından. “Aşk şizofreniktir ve aşkın bittiği yerde ilişki başlar ve bu paranoyakçadır.” Defterime aynen böyle not etmişim. Hala tadı damağımda olan bu sohbet ve tam da bu cümlenin çekirdeğine doğru çıktığımız yolculuk bana gerçek bir terapi gibi gelmişti. Felsefi terapi! Psikoterapi oluyordu da felsefi niye olmasındı. Elbette bu cümledeki şizofreni tanımı bilindiği gibi yanıltıcı şizofren imajı değildi. Çünkü şizofreni dendiğinde, standart olarak, çağrışım yaptırması istenen bir tür baskı girdabı içindeki kendi içine dönük bir ‘otistik’tir. Standart tanımlar bizi buna inandırmak ve bunun bir hastalık olduğunu dikte etmek ister. Tıpkı eşcinselliğin de bir zamanlar, ve kimilerince hala, hastalık olarak tanımlanması gibi. Gerçeğin ve hayalin birbiri içine geçtiği şizofreninin alanlar-katmanlar arasında gezinebilme kapasitesi aşkta da yok muydu? Ayaklarınızı yerden kesen aşkların gerçek ve hayal alanları nasıl da muğlaklaştırdığını bir düşünün mesela. Aşık olduğunuz özneyle kurduğunuz hayalleri düşünün; içinizde taşıdığınız umudu, beklemekten mutlu olmayı, konuşamayacak olsanız da kafanızı kaldırdığınızda onu orada görecek olmanın verdiği huzuru… Ve onun sizin içinizde yaktığı ateşten duyduğunuz memnuniyeti; “insan ateşler içinde yanmaktan derin haz duyuyorsa ya delidir ya da aşık” derler: Aşk şizofreniktir.

Karşılık bulsun ya da bulmasın aşkın içinde ‘ben’ vardır. Ben ve senin birbirine dönüşmesi, birbiri içine geçmesi; ‘ben senim, sen de ben’ hali. Çoklukların birlikteliği. Bir olmaktan ziyade birlikte olmak. Çünkü bir olmak transandantal bir niteliğe sahiptir, doğaüstüdür ve çokluğu reddeder. Oysa bizim kastımız içkinliktir ve o çokluğu varsayar, olumlar. Eğer ‘ben’in içinde birlikte olan sen ve ben, bir zaman sonra ayrı ayrı ben’lere dönüşürse ondan artık aşk diye bahsedemeyiz; ki ilişkilerin ya da büyük aşkların sonunu, bu ‘ben senim’ dediğiniz varlığa ‘ben benim, sen de sen’ demek getirmemiş midir? Artık sahne paranoyaya aittir. Şizofreniyle paranoya arasındaki incecik bir ipte gezinen aşk, gerçek bir denge oyunudur. Ve Oliver ile Elio bu dengeyi korumak için birbirlerinden ayrı düşmeyi bile göze alırlar. Çünkü bu acı ve keder de verse, onlar zaten kavuşmuşlardır birbirlerine. Oliver Elio’dur, Elio da Oliver.

Call Me By Your Name: “Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?”

Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan, A Bigger Splash ve I Am Love filmleriyle hatırlayacağımız yönetmen Luca Guadagnino’nun imzasını taşıyan Call Me By Your Name gerçek bir sinema mucizesi dersek abartmış olur muyuz? Hiç sanmıyorum. “Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?” Call Me By Your Name’in esas sorusu tam olarak bu ve aslına bakarsanız bu soru tüm queer anlatıların çekirdeğini oluşturuyor. Queer sinema örneklerinin hemen hepsinde karşılaştığımız bu sorunsalı hem apaçık bir şekilde soran hem de aynı cesaretle yanıtlandırabilen bir film var karşımızda. André Aciman’ın 2007 yılında yayımlanan aynı isimli romanından beyazperdeye -neredeyse birebir- uyarlanan Call Me By Your Name; James Ivory’nin kitaptaki birçok detaya ve o detaylardaki mizahi yanlara sadık kalarak kaleme aldığı senaryosu ve Miguel Gomes’in Arabian Nights filminde de harikalar yaratan görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’un filmin duygusal tonunu tam on ikiden vuran sinematografisiyle mucizevi bir deneyim yaşatıyor.

Yıl 1983, Kuzey İtalya’da bir yer. Güneş tüm sıcaklığıyla tepede, Akdeniz’in ılık ılık esen rüzgarı sanki birkaç hafta sonra yaşanacakların habercisi. Bu sıcak yaz kasabasında ailesinin yanında müzik çalışmalarıyla günlerini geçiren 17 yaşındaki Elio (Timothée Chalamet) hala bakir ve başına geleceklerden habersiz gündelik yaşantısını sürerken, Greko-Romen kültürü üzerine uzmanlaşmış, seçkin bir profesör olan babasının araştırmalarına yardım etmesi için beklediği bu yılki misafir evlerine teşrif eder. Bu yılın şanslı konuğu, 24 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi Oliver (Armie Hammer), uzun boyu ve Helenistik dönemin epik heykellerini anımsatan büyük bedeniyle dikkatleri çeker. Altı hafta boyunca odasını bu yeni misafire vermek ve onunla ortak bir banyoyu paylaşmak zorunda kalacak Elio’nun ilk izlenimine göre ‘hoşçakal’ ya da ‘görüşürüz’ demek için ‘daha sonra (later)’ sözcüklerini kullanan bu adam kibirli ve kabadır. Ama zaman geçtikçe ikilinin birbirleriyle paylaşacakları bir sürü şeyin olduğu gün yüzüne çıkar. Mesela en büyük ortaklıkları ve aslında sırları her ikisinin de Yahudi olmasıdır ve Oliver’ın boynunda açık biçimde sergilenen Davut Yıldızı kolyesi, Elio için, ikisi arasındaki tüm farkları ortadan kaldırmak için iyi bir sebeptir. Aynı kolyeden Elio’nun boynunda da vardır ama o Oliver’a göre daha ‘ihtiyatlı’ davranır; çünkü burası Katolik bir ülkedir. Oysa Oliver’ın Yahudi olmakla ya da burasının Katolik bir ülke olmasıyla ya da kendiyle ilgili bir sorunu yoktur ve Oliver’ın bu pervasızlığı ama uzlaşmacı tavrı Elio’nun yaşantısındaki devrimin ayak sesidir.

Film ilerledikçe, Elio ve Oliver daha fazla şey yapmaya ve paylaşmaya başlar: Felsefe, sanat ve müzik üzerine konuşmalardan birlikte bisiklet sürmelere, kasaba merkezinde vakit geçirmekten yüzmeye gitmelere, flörtöz temaslardan gün geçtikçe su yüzüne çıkan tensel arzuya… Elio’nun Oliver’a karşı duyduğu aşk ve tutkunun Oliver tarafında da bir karşılığı olup olmadığını öğrenmenin tek yolu: Söylemektir. Tam bu noktada oluşturulan film diline dikkat! Guadagnino ve görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom, Elio’nun Oliver’a açılma sürecini tek uzun bir çekimde verir: Elio ve Oliver bisikletleriyle kasaba meydanına doğru gelirken konuşma başlar, sonra bisikletlerini bir köşeye park ederler ve bir savaş heykelinin etrafında -heykelin bir tarafında Oliver, kameraya yakın olan diğer tarafında ise Elio olacak şekilde- daire çizerek yürürler. Bu anıtın gölgesinde ve bir tür tarafların kozlarını paylaşması şeklinde kurulan sahne, sanki Oliver Elio’yu reddedecek ya da bir daha onunla hiç konuşmayacakmış gibi bir intiba yaratıp seyircinin de gerilmesine yol açar. Ama anıtın kendi payına düşen 180 derecelik kısmını yürümeyi tamamlayan Oliver’ın yüzündeki mutluluk, birkaç saniyedir nefes alamayan seyirciye de derin bir ‘oh!’ çektirir. Elio’nun Oliver’dan sigara alırken onunla çok açık biçimde flört edişi ve bu sahnelerde karakterlerine uzaktan bakmayı tercih eden kamera, karakterlerin vücut hareketlerindeki karşı konulmaz çekimi görmemizi ister. Aşk, gözlerden damarlara akmaya ve kana karışmaya başlamıştır.

Call Me By Your Name, birbirlerini sadece bedenlerinin değil ruhlarının da bir parçası yapmayı ve hep şizofren kalmayı hedefleyen iki aşığın ve saf tutkunun hikayesi. Anlatısıyla görsel stilini son derece uyumlu kuran filmin tüm bu güzellikleri bize özel bir şey söyler: Ne kadar çok değişir ve dönüşürsek o kadar çok kim olduğumuza yaklaşırız ve bazen değişimi istemesek, hatta ona karşı koymaya çalışsak da aşk tüm duvarlarımızı yıkar. Zarar görmeye, acı çekmeye ve kederlenmeye en açık olduğumuz an, aşık olduğumuz andır. Ama kim olduğumuza en çok yaklaştığımız an da aşık olduğumuz andır. Aşk, doğanın bize bahşettiği bir armağandır ve tıpkı Elio’nun babasının oğluyla aralarında geçen ve sinema tarihine damga vurması muhtemel monolog sahnesinde söylediği gibi, böylesi bir aşka ender rastlanılır. Vahşice ya da endişe verici olsa da ondan kaçmak yerine, sahip çıkmak ve kabullenmek gerekir. Çünkü iyileşmek için kendimizden kaçmak, içimizden öylesine çok şeyi koparıp atmaya sebep olabilir ki geriye bizden hiçbir şey kalmayabilir. “Bir şey hissetmemek için hiçbir şey hissetmemek… Yazık!”

Call Me By Your Name, ince detayları ve hem Elio rolünde parlayan genç oyuncu Timothée Chalamet hem de Oliver rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini sergileyen Armie Hammer’ın uyuşan kimyalarıyla baştan çıkarıcı ve kalp yakıcı bir deneyim vadediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi