Bazı filmleri yazmak çok zor. Bu, genellikle yazılacak film gerçekten hakkında fikir belirtmeye değmeyecek kadar kötü, hadi kötü demeyelim de sinemasal anlamda yetersiz diyelim, olduğunda karşılaşılan bir durum. Bazen de, nadiren, izlediğiniz film içinizde o kadar çok yer ediyor, sözle bile tarif edilemeyecek duygular yaratıyor ki bunları yazıya dökmek neredeyse imkânsıza yakın hale geliyor. Yazının geri kalanında hakkında ahkâm keseceğim Çakı Gibi – Swiss Army Man de tam böyle bir film işte. Onun için şimdiden sürç-ü lisan edersem affola.

Daniel Kwan ve Daniel Scheinert yani kısaca Daniels olarak adlandırılan yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmi olarak karşımıza çıkan ve gösterildiği Sundance Film Festivali’nde büyük övgülere mazhar olan (Gerçi festivalde gösterildiğinde salonu filmi tamamlayamadan çıkan azımsanmayacak kadar seyirci olduğu notunu da ekleyelim buraya) Swiss Army Man 15. Filmekimi’nin de sürpriz filmi olarak çıkıyor karşımıza. Paul Dano ve Daniel Radcliffe’in adeta döktürdükleri bir oyunculuk şöleni de olan film, hikayesi, absürtlüğü, zorlayıcı sahneleriyle yer yer izlenmesi zor, seyirciyi itebilecek bir yapıya da sahip. Ancak ilk dakikalarda karşılaşacağını “osuruk” şölenine dayanabilirseniz filmin geri kalanından tarifsiz bir keyif alıp salondan mutlu ayrılmak da mümkün. Hayata ve sinemaya her zaman baktığınız gözlükleri çıkarıp kendinizi olabildiği kadar özgür bırakırsanız hem eğlenceli hem de dokunaklı bir yolculuğa çıkacaksınız.

Bir ıssız adada tek başına yaşayan Hank’le karşılaşıyoruz filmin başında. Neden orada olduğu meçhul. Bir kaza sonucu mu orada bulmuş kendini yoksa kendisi mi kaçıp gelmiş bilmiyoruz. Tek bildiğimiz orada olmaktan mutlu değil. Çünkü daha ilk dakikada kendini asmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Hayata dair hiç umudu kalmamış, bitik bir adam var karşımızda. Tam bu sırada kıyıya vuran bir ceset her şeyi değiştiriyor Hank için. Daniel Radcliffe’in canlandırdığı, adı sonradan Manny olacak olan bu ceset sürekli osuruyor. Öldükten sonra vücudumuz geçirdiği tuhaf süreçlerle ilgili duyduğumuz, bildiğimiz bilimsel şeyler var evet ama bu durum biraz aşırı gerçekten de. Cesetle ne yapacağını bilemeyen ve bu yüzden intihar planını erteleyen Hank ölü arkadaşının tuhaf bir şekilde canlanmasıyla hiç hesapta olmayan bir maceraya atılıyor ve hayatla kopardığı bağlar konusunda ilginç bir sınav vermeye başlıyor. Filmin devamında bu iki tuhaf arkadaşın medeniyete geri dönme çabasına şahit oluyoruz. Biri medeniyette yaşarken ölmüş, diğeri de (filmin ilerleyen anlarında anlayacağımız gibi) ölmekten beter olmuş bu iki adam hayata tekrar birlikte tutunurken seyirciye yalnızlık, dostluk, modern zaman insanının tükenmişliği ve kaybettikleri hakkında bir sürü şey anlatıyorlar. Bunu yapmanın en absürt ve akla gelmeyecek yolunu bulan yönetmenlerimiz özgünlükten git gide uzaklaşan ve sanki söyleyecek çok sözü kalmamış gibi görünen sinemaya için harika bir iş yapmış oluyorlar.

Swiss Army Man: Hayatın İçinde Ölüm, Ölümün İçinde Sihir Var

Adadan medeniyete ulaşmaya çalışırlarken yol filmi haline gelen Swiss Army Man, Manny’nin cesetlikten yaşayan bir adama dönüşme süreciyle bir büyüme hikâyesine dönüşüyor aynı zamanda. Kim olduğunu, nereden geldiğini hatırlamayan, hayat ve insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen Manny film boyunca öğrenmeye hevesli bir çocuğa, sonra deli dolu bir ergene, en sonunda da sorgulayan bir yetişkine dönüşüyor. Bunu yaparken de bizlere eğer etrafımın toplum denilen dikenli tellerle çevirili olmasaydı bu süreçleri nasıl yaşardık sorusunu sorduruyor. Manny bu şekilde evrilirken Hank de umutsuz ve amaçsız bir adamdan mutlu bir görev adamına dönüşüyor. Çünkü artık Manny’si var, ona öğretecekleri var, bu öğrettiklerini birlikte deneyimleyebileceği bir arkadaşı da.

Bir yanıyla modern bir Frankenstein uyarlaması gibi Swiss Army Man. Bu kez bir canavar değil öğrenci gibi karşımızdaki yaratık. Yaratık çünkü biz ölümlü fanilerin dâhil olduğumuz topluma uyum sağlamak için kuşanmamız gereken zırhlara sahip değil. Bir yanıyla da Frankenstein’a hiç benzemiyor çünkü Manny Hank’in yarattığı bir şey değil diyebiliriz. Ya da belki de diyemeyiz? Film tam bu noktada bizi getirdiği yerden alıyor, deyim yerindeyse duvara çarpıyor. Bunu iyi anlamda, içten içe olmasını çok istediğimiz şekilde yapıyor. Tüm absürtlüğüne rağmen oldukça karanlık bir alt metni olan, her şeye sahip olduğumuzu sandığımız bu dünyada aslında ne kadar yalnız, zavallı, korunaksız, mutsuz ve umutsuz olduğumuzu yüzümüze vuran film sürpriz finaliyle içimize umut kırıntıları ekerek sonlanıyor. Sadece ıssız adalarda var olduğunu sandığımız sihri avcumuzun içine bırakıp öyle yolluyor bizi salondan.

Zekice kaleme alınmış, şaşırtan, güldüren, sarsan, sorgulatan bir film var karşımızda. Deyimler sözlüğünde “Çakı gibi” deyiminin anlamı “Canlı, çevik ve atik”. Bizim Çakı Gibi’mizdeyse gerçekten bir İsviçre çakısıyla karşı karşıyayız, tıpkı filmin adının çağrıştırdığı gibi. Kapladığı küçük alana rağmen içinde sonsuz olasılıklar barındıran bir İsviçre Çakısı. Nasıl ve ne için kullanacağını bilirsen seni her şeye kadir edebilecek. Tıpkı hayatın kendisi gibi. İyi seyirler.

Bazı filmleri yazmak çok zor. Bu, genellikle yazılacak film gerçekten hakkında fikir belirtmeye değmeyecek kadar kötü, hadi kötü demeyelim de sinemasal anlamda yetersiz diyelim, olduğunda karşılaşılan bir durum. Bazen de, nadiren, izlediğiniz film içinizde o kadar çok yer ediyor, sözle bile tarif edilemeyecek duygular yaratıyor ki bunları yazıya dökmek neredeyse imkânsıza yakın hale geliyor. Yazının geri kalanında hakkında ahkâm keseceğim Çakı Gibi - Swiss Army Man de tam böyle bir film işte. Onun için şimdiden sürç-ü lisan edersem affola. Daniel Kwan ve Daniel Scheinert yani kısaca Daniels olarak adlandırılan yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmi olarak karşımıza çıkan ve gösterildiği Sundance Film Festivali’nde büyük övgülere mazhar olan (Gerçi festivalde gösterildiğinde salonu filmi tamamlayamadan çıkan azımsanmayacak kadar seyirci olduğu notunu da ekleyelim buraya) Swiss Army Man 15. Filmekimi’nin de sürpriz filmi olarak çıkıyor karşımıza. Paul Dano ve Daniel Radcliffe’in adeta döktürdükleri bir oyunculuk şöleni de olan film, hikayesi, absürtlüğü, zorlayıcı sahneleriyle yer yer izlenmesi zor, seyirciyi itebilecek bir yapıya da sahip. Ancak ilk dakikalarda karşılaşacağını “osuruk” şölenine dayanabilirseniz filmin geri kalanından tarifsiz bir keyif alıp salondan mutlu ayrılmak da mümkün. Hayata ve sinemaya her zaman baktığınız gözlükleri çıkarıp kendinizi olabildiği kadar özgür bırakırsanız hem eğlenceli hem de dokunaklı bir yolculuğa çıkacaksınız. Bir ıssız adada tek başına yaşayan Hank’le karşılaşıyoruz filmin başında. Neden orada olduğu meçhul. Bir kaza sonucu mu orada bulmuş kendini yoksa kendisi mi kaçıp gelmiş bilmiyoruz. Tek bildiğimiz orada olmaktan mutlu değil. Çünkü daha ilk dakikada kendini asmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Hayata dair hiç umudu kalmamış, bitik bir adam var karşımızda. Tam bu sırada kıyıya vuran bir ceset her şeyi değiştiriyor Hank için. Daniel Radcliffe’in canlandırdığı, adı sonradan Manny olacak olan bu ceset sürekli osuruyor. Öldükten sonra vücudumuz geçirdiği tuhaf süreçlerle ilgili duyduğumuz, bildiğimiz bilimsel şeyler var evet ama bu durum biraz aşırı gerçekten de. Cesetle ne yapacağını bilemeyen ve bu yüzden intihar planını erteleyen Hank ölü arkadaşının tuhaf bir şekilde canlanmasıyla hiç hesapta olmayan bir maceraya atılıyor ve hayatla kopardığı bağlar konusunda ilginç bir sınav vermeye başlıyor. Filmin devamında bu iki tuhaf arkadaşın medeniyete geri dönme çabasına şahit oluyoruz. Biri medeniyette yaşarken ölmüş, diğeri de (filmin ilerleyen anlarında anlayacağımız gibi) ölmekten beter olmuş bu iki adam hayata tekrar birlikte tutunurken seyirciye yalnızlık, dostluk, modern zaman insanının tükenmişliği ve kaybettikleri hakkında bir sürü şey anlatıyorlar. Bunu yapmanın en absürt ve akla gelmeyecek yolunu bulan yönetmenlerimiz özgünlükten git gide uzaklaşan ve sanki söyleyecek çok sözü kalmamış gibi görünen sinemaya için harika bir iş yapmış oluyorlar. Swiss Army Man: Hayatın İçinde Ölüm, Ölümün İçinde Sihir Var Adadan medeniyete ulaşmaya çalışırlarken yol filmi haline gelen Swiss Army Man, Manny’nin cesetlikten yaşayan bir adama dönüşme süreciyle bir büyüme hikâyesine dönüşüyor aynı zamanda. Kim olduğunu, nereden geldiğini hatırlamayan, hayat ve insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen Manny film boyunca öğrenmeye hevesli bir çocuğa, sonra deli dolu bir ergene, en sonunda da sorgulayan bir yetişkine dönüşüyor. Bunu yaparken de bizlere eğer etrafımın toplum denilen dikenli tellerle çevirili olmasaydı bu süreçleri nasıl yaşardık sorusunu sorduruyor. Manny bu şekilde evrilirken Hank de umutsuz ve amaçsız bir adamdan mutlu bir…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

85

Biri medeniyette yaşarken ölmüş, diğeri de (filmin ilerleyen anlarında anlayacağımız gibi) ölmekten beter olmuş bu iki adam hayata tekrar birlikte tutunurken seyirciye yalnızlık, dostluk, modern zaman insanının tükenmişliği ve kaybettikleri hakkında bir sürü şey anlatıyorlar. Bunu yapmanın en absürt ve akla gelmeyecek yolunu bulan yönetmenlerimiz özgünlükten git gide uzaklaşan ve sanki söyleyecek çok sözü kalmamış gibi görünen sinemaya için harika bir iş yapmış oluyorlar.

Kullanıcı Puanları: 3.61 ( 9 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi