“Hayat, sadist bir yazar tarafından kaleme alınmış bir komedidir”

Bizim de heyecanımızla ortak olduğumuz ‘her sene bir film’ geleneğini bozmayıp yeniden tüm samimiyetiyle karşımıza çıkan Woody Allen, 47. uzun metrajlı filmi Cafe Society ile Mayıs ayında 69. Cannes Film Festivali’ni açtıktan sonra nihayet vizyonda seyircisiyle buluşuyor. Etkiledikleri sayesinde, zaten senede sadece bir film değil, nicesi ile kendini her daim hatırlatmaya devam etse de, yaşayan en büyük ustalardan biri olan Allen’ın, bilfiil yarattıklarını izlemek, konuşmak ve yazmak her zamanki gibi yalnız sinema aşkı hatırına bile apayrı bir tat veriyor. Dopdolu filmografisinde bilim-kurgudan, suç filmine, dramdan politik satire birçok türü deneyen ve hayat ile ölümün, aşk ile nevrozların bir aradalığı gibi, insani olduğu kadar gözardı edildiği için daha da korkutucu hale gelmiş temaları işleyip her defasında ustalıkla yansıtmayı başaran yönetmen, son filminde yine en çok kendisini örnek alarak eklektisizmin en güzel örneklerinden birini sunar. Fakat Cafe Society’nin önüne çıkan en büyük engel aslında yine Allen’ın kendisidir, çünkü izleyici her ne kadar filmde gördüğü dehaya yine ve yeniden hayran kalacaksa da, yönetmenin filmografisi içerisinde değerlendirdiği sürece beklediği etkiyi bulamayacaktır.

Woody Allen’ın beni ilk büyülediği an, Annie Hall’da (1977) Alvy Singer’ın (Allen) kameraya karşı konuşarak fıkra anlattığı açılış sahnesi ve hemen akabinde yine sesiyle başlattığı Manhattan (1979) olmuştur, o kendini bilen samimiyete yakın bulabildiğim ender yazarlardan biri de Charlie Kaufman’dır zaten ancak. Bu nedenle, Allen’ın beni en çok etkileyen filmleri her zaman, kendi oynasın ya da oynamasın, bir yazar olarak kendini, en gerçekçi kurgu içerisinde göstermekten ve yansıtmaktan çekinmedikleri olarak kalacaktır, birçokları için de böyle olduğuna eminim. Artık 80 yaşındaki yönetmeni filmlerinde oynarken göremesek de, onun yansımasını en iyi görebileceğimiz karakterler yaratması (en güzel örneği de Larry David olsa gerek) ya da karakterlerinin hepsine kendinden birer parça koyarak zaman zaman mazoşizme varan alaycı dilini, yazının başında geçen sözü de doğrularcasına işleme sokması sayesinde hep ona baktığımızı hissedebiliriz. Bu da bir bakıma o aynıyı büyüyü hissetmemizi tekrar ve tekrar sağlar her filminde. Gerek Cafe Society’de de duyduğumuz Allen’ın kendi anlatımından bir üst ses, gerekse de yüzeyde her zaman kendini hissettiren alaycı ve sinist tavırla, Allen hep orada bir yerde ve biz hep onunla baş başayız. Fakat, bu büyünün bile etkisi her zaman aynı olamaz.

Cafe Society, bizi 1930’ların sonlarına, artık her şeyden öte yıldızların ve isimlerinin önem kazandığı Hollywood’un Altın Çağı’na götürür. Allen’ın ve filmin kendine hayran bırakan sinematografisini borçlu olduğu Vittorio Storaro’nun ilk dijital film denemelerinde beraber ne kadar mükemmel bir iş çıkararak dönemin ışıltısını yansıttıklarında hem fikir olmamak elde değil. Bunun yanı sıra genelde filmlerden bahsederken isimlerin ne yazık ki pek zikredilmediği görevler olan prodüksiyon tasarımı ve kostümde Santo Loquasto ve Suzy Benzinger’in yine filmin bütününe yaptıkları katkının altı bilhassa çizilmeli. Güneşten sararmış Los Angeles, lüksün konuştuğu kokteyller, üst ses ve bizi o eski sinema deneyimlerine sürükleyen kurgu geçiş teknikleri, Hollywood’u anlatmak için adeta birer karakter haline gelirken, dönemin eşsiz müziklerinden oluşan şahane soundtrack albümü de nostaljiyi en derinden hissetmemizi sağlayarak ‘o an’ ile baş başa bırakır. Jesse Eisenberg ile Kristen Stewart’ı American Ultra’dan (2015) sonra tekrar başrollerde bir araya getiren Cafe Society, New Yorklu Yahudi bir ailenin genç oğlu Bobby Dorfman’ın (Eisenberg) bir iş bularak kendine yeni bir hayat kurma gayesiyle Hollywood’un başarılı menajerlerinden dayısı Phil Stern’ün (Steve Carell) yanına gitmesi ile başlar. Önemli yapım şirketleri ve yıldızlar arasında mekik dokuyan dayısının yoğunluğu nedeniyle geç olsa da güç olmadan istediği gibi bir şekilde kendine Hollywood’da bir yer bulan Bobby, kendisine çevreyi tanıtmakla görevlendirilen asistan Vonnie (Stewart) ile geçirdiği zamandan çok memnun kalır ve bir yandan kendisine önemli arkadaşlar edinirken öte yandan geliş amacından ziyade Vonnie’de bulduğu yakınlığa tutunur. Vonnie de yasak aşkı Phil’in kendisini terk etmesinin kırgınlığı ile Bobby’nin ilgisine bir fırsat verir. Fakat aşk dediğimiz, yine verilen kararların ardında kaybolarak ‘gerçekleşememiş’  bir ukde olarak kalır ve kendine kapatılması zor bir iz olarak yer buluverir.

Cafe Society: İhtişamın Altındaki Derin Boşluk

Sadece son dönem Avrupa filmlerinde değil, her zaman şehri bir karakter olarak konumlandıran Allen, yine Bobby’nin kararları üzerinden yola çıktığı Los Angeles ve kendisine göre olmadığını düşünerek döndüğü New York’u, hem onun karakter değişimi, hem dönemi hem de kendi bakış açısını yansıtmak üzere kurgular. Los Angeles tıpkı Bobby’nin düşlediği ve deneyimlediği gibi rüyamsı, gerçeklikten uzak bir yerken, New York, aynı iki yüzlülüğü ışıklı gece hayatında ortaya çıkartsa da karanlığı ve masum aşkın imkansızlığını yüze vuruşu ile çok daha gerçekçi bir mekandır. Allen’ın Manhattan’da hem karakteri hem de kendisi için söylediği gibi, “New York onun şehriydi ve hep öyle kalacaktı” biz de en çok onun filmlerinden öğrendiğimiz New York’a aitliği anladığımızdan, kendisine çok uzak düşünemediğimiz Bobby’nin de filmin ikinci yarısında New York’a dönüşünü anlamakta güçlük çekmeyiz. Allen yine daha önce kendi hayat verdiği karakterlerindeki rahatsız, alaycı ve çekingen bir özgüven kaosunu burada da karakterine yedirir. Ama bu sefer sadece Bobby’de değil, Phil’de de görürüz onu. Vonnie’nin ‘ne olacağı belirsiz’ genç yerine ‘kendinden yaşça büyük ama oturmuş ve başarılı’ adamı seçmesi, sanki Allen’ın kadınlarını öyle gördüğünü de gösterir. Aşık halleri aslında çok benzese de, Bobby başta Phil’den çok uzak bir karakter gibidir, fakat New York’ta edindiği başarı, ün ve ‘heyecansız’ evliliği ile bir o kadar da ona benzemeye başlar, sadece ait oldukları şehirler farklıdır. İki yüzlülükle tanımladığı hayatın refahında gayet de güzel yaşanabildiğini fark ederek sorgulamayı kesen Bobby, bu yönüyle de röportajlarında genelde keyfinin yerinde olduğunu belirten Allen’ı hatırlatır bize, ama zaten çevresini ve kendini devamlı eleştiren bir insanın içinde olduğu bu çelişkiyi kabullenişindeki samimiyeti her zaman takdire şayandır.

Aşk, Annie Hall’da “ …Benim gibi birini üye yapacak bir kulübe ait olmayı, asla istemem. Bu, kadınlarla olan ilişkilerim açısından, hayatımdaki önemli bir fıkradır.“ diyen Allen için her zaman apayrı bir yerdedir. Bobby, başta bağlanma problemi olmayan, Vonnie’ye duyduğu sevgiyle aşkı kutsayan bir karakter olarak görülebilir. Fakat bana kalırsa onun gözünde gördüğümüz şeyin, anlatıldığı kadar rüyamsı bir aşk olmadığı, daha çok gerçek bir ihtiyaç ve devamında oluşan bir takıntı olduğu söylenebilir ki bu da Allen sinemasına daha çok yakışır nitelikte gerçekçi bir aşk tasviridir. Bobby, Vonnie’yi tıpkı onun gibi oraya ait olmadığını düşündüğü için severken, Vonnie de tam ihtiyacı olduğu anda beklediği ilgiyi gördüğü için karşılık verirken, akla yine Allen’dan ilham aldığını her zaman düşündüğüm Kaufman’ın benim için yüzyılın aşk hikayesini anlattığı Anomalisa’sı geliveriyor. Bobby ile Vonnie de herkes gibi aslında oraya aittirler ve Cafe Society’de karşılaştıklarında bunu kabullenmekten başka çareleri kalmaz. Yani bu öyle özel, mitolojik, efsanevi bir aşk hikayesi değildir, zaten hangisi öyledir ki? Lafta, hatta daha çok üst seste geliştiğini gördüğümüz aşk –bana kalırsa zaten kurduğu yapıya uygun olarak gerektirdiği şekilde karakter gelişimleri ve motivasyonlar açısından Allen’ın şaşırtıcı şekilde en yüzeysel işlenmiş filmlerinden biri olsa da– bir anda yön değiştirebilecek kadar basit olduğu gibi hayatı da allak bullak edebilecek güçtedir. Aşk üzerine büyük laflar edenlerden ziyade, Allen’ın bu olguya karşı kafa karışıklığını dile getirişi yine aslında en güzel seçenek. Fakat Cafe Society’nin en büyük problemi de, bunu merkeze almasına rağmen üzerine gerektiği kadar düşmeden, odağı dahil her şeyi biraz yüzeysel bir anlatımla sunması. Belki de Woody Allen’ın anlatmaya değer bulduğu bir hikayeden çok daha fazlasını beklemek bizim açgözlülüğümüzdür, ama he ne kadar hissiyatı yakalayabilsek de, ustanın bunu çok daha iyi kotarabileceğini bilirken biraz hayal kırıklığına uğramamak da elde değil.

Woody Allen, her zaman yazarlığı yönetmenliğinden çok daha üst bir yerde hatırlanacak, filmde geçen ‘ismimi bilmezsin, senaristim’ lafının genel geçer doğruluğunu kıran ender isimlerdendir. Fakat, Cafe Society, heyecan verici tüm ayrıntılarına rağmen Allen’ın karakterlerini ve hikayeyi yeteri kadar ortaya koyabildiği bir yapım değil, hatta bu sefer yönetimi bunu kat ve kat üstüne çıkıyor gibi. Öncelikle zaten hikayenin yeterince ilgi çekici olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Elbette herhangi bir öyküyü Allen’ın bakışından, onun dilinden izlemek başlı başına bir zevk. Fakat ‘basit’ bir aşk hikayesini, ne sıradanı mükemmel kıldığı ustalık dönemi başlangıcı filmleri gibi sade, ne de dönem hikayesi üzerine kurup da aldığı senaryo ödülleriyle de gösterdiği üzere altından başarıyla kalktığı Purple Rose of Cairo (1985) ya da Midnight in Paris (2011) gibi güçlü dallara tutunur şekilde kuramaması biraz şaşırtıyor. Allen, aşkı her zaman ardına gizledikleri ile ve güçlü metaforlar bağlamında ele alarak senaryolarını güçlü kılarkan, Cafe Society’nin ana hikayesinden çok, aşktan uzak yan öykülerinin biraz daha cezbedici olduğunu söylemek yanlış olmaz. Radio Days (1987) gibi çok karakterli, ve kendi deyimiyle bir roman gibi kurguladığı öykünün bu açıdan aslında işlediği görülebilir, ama bel kemiği güçlü olmadığı ve o ilgi çekici olduğu kadar iğneleyici detaylarla süslü yan hikayeler yeterli olmadığı için yine biraz eksik hissettiriyor. Her şeyi ancak biraz biraz birbirine bağladığı hikayesinde, sanki şehirlerin bile temsil ettikleri karakter özelliklerinin, sadece teğet geçmekle yetindiği Hollywood endüstrisinin ‘sıkıcı, kirli ve kurtlar sofrası’ haline araya ‘sıkıştırdığı’ harika gözlemlerle dikkat çektiği kadar hakkının verilmesine izin vermeyerek aç bırakıyor bu ayrıntıları Allen. Hem eksikliğini hissettiğimiz duygu yoğunluğu, hem de filmin üzerine kurulduğu dönemin en büyük özelliği olarak gösterdiği ikiyüzlülüğü yeteri kadar odak noktasına alamadığı için, aksine tam da bu ayrıntılardaki başarısıyla beyazperdeyi doldurarak Allen’ın son dönem şaheserlerinden biri olan Blue Jasmine’in (2013) gerisinde kaldığını belirtebilirim. Fakat öte yandan da, belki de sırf Allen olduğu için ve zekasını bildiğimizden, tüm bunları temelde yatan sinizmi, sıradanlığı, özel hissetme ihtiyacını, güzeller güzeli Blake Lively’ye bile bakmamızı engelleyen takıntıları, akıl karışıklığını ve ihtişamın altındaki o derin boşluğu gösteren ögeler olarak düşünmemek de elde değil.

Cafe Society, henüz fragmanlarıyla beklediğimiz kahkahaların haberini vermiş ve heyecanlandırmıştı. Elbette, bazen istemeden olduğunu söylese de kendisi, Allen mizahın ustalarından biri olarak görülmeye her zaman devam edecektir ve yine bizi hayal kırıklığına uğratmamıştır. Allen, sarkazmı kullanarak, en ciddi konuları, önce kendisine sonra onu olduğu kişi yaptığı kadar ondan uzak olan çevresini, ölüm korkusunu ve samimiyeti paylaşmıştır. Ama bunu da genellikle, komedi ve dramı –ki genellikle komedinin kendisinden damıtılmış haliyle– birbirinden ayrılması güç şekilde perçinleyerek anlatışıyla özel bir yere gelmiştir. Bugün izlemekten sadistik bir zevk duyduğumuz birçok mizah ürününde izi olan Allen’ı çağrıştıran her ayrıntıyı bile anlamak mümkünken, filmlerine serpiştirdiği kırıntıları toplamak belki de en sevdiğimiz kısım. En çok ona yakışan Yahudi mizahı, nevrotik antikahramanın alaycılığı, aile ilişkileri, toplumsal ve dini göndermeleri ve keşke sadece heteroseksüel olmasa dediğimiz ilişki tasvirleri (buna paralel olarak ‘başka türlüsünü bilmediğim için’ diye açıkladığı yaşlı erkek – genç kadın ilişkisi) her zamanki gibi Cafe Society’de de karşımıza çıkıyor. Kendi filmlerini bir daha dönüp izlemeyen bir yönetmenin kendini tekrar etmesi pek şaşırtıcı değil, fakat kaç kere yaparsa yapsın fanilik, ölüm korkusu ve dini bir arada tutarak –burada da gangster Ben karakteri üzerinden– yaptığı ince esprileri eskiyecek gibi değil. Ama kadın – erkek ilişkileri üzerinden kurdukları için aynı şeyi söylemem her zaman mümkün değil. Zaman zaman biraz çabuk geçiştirip havada bıraksa da, Cafe Society’nin yine de en güzel yanı bu mizahı ve bunun için özellikle Bobby’nin anne ve babasını canlandıran Jeannie Berlin ile Ken Stott’u alkışlamak lazım. Keşke bu eşsiz zekanın içinde tutamadıklarına daha bütünlüklü bir şekilde maruz kalabilsek her sene de tadı damağımızda kalmasa böyle.

Dediğim gibi, Cafe Society, eşsiz sinematografisi, prodüksiyon tasarımı ve müzikleri ile 30’lu yılların mükemmel tasvirini, başarılı oyuncu kadrosu ve en önemlisi Woody Allen’ın yine kendine hayran bırakan üslubu ile güzel bir seyir olsa da, usta yönetmenin unutulmaz yapımlarla dolu filmografisinde kendine üst sıralarda bir yer edinemiyor. Bobby’nin Hollywood için ‘yarı sıkıcı yarı büyüleyici tanımı, Allen’ın aynı şaşaayı anlattığı filmi için de yer yer geçerli ne yazık ki. Fakat Allen hiçbir zaman sadece birkaç filmi akıllarda kalacak bir yönetmen değil ve sorsanız kendisinin dahi beğenmeyip çöpe atabileceği filmleri bile her zaman onu tanıdığımız, tanımaya devam edeceğimiz ve her zaman hatırlayacağımız bütünün çıkarılamaz parçaları olarak kalacak. Yönetmenin sinema aşkını en güzel şekilde dile getirdiği filmlerinden biri olan Cafe Society de, 80 yaşında dahi her sene film yaparak gösterdiği hikaye anlatma arzusunun tatmin edici bir parçası olarak, şükranlık duyduğumuz ve daha nicesini dört gözle beklememize sebep olan unutulmayacak bir yapım.

“Hayat, sadist bir yazar tarafından kaleme alınmış bir komedidir” Bizim de heyecanımızla ortak olduğumuz ‘her sene bir film’ geleneğini bozmayıp yeniden tüm samimiyetiyle karşımıza çıkan Woody Allen, 47. uzun metrajlı filmi Cafe Society ile Mayıs ayında 69. Cannes Film Festivali’ni açtıktan sonra nihayet vizyonda seyircisiyle buluşuyor. Etkiledikleri sayesinde, zaten senede sadece bir film değil, nicesi ile kendini her daim hatırlatmaya devam etse de, yaşayan en büyük ustalardan biri olan Allen’ın, bilfiil yarattıklarını izlemek, konuşmak ve yazmak her zamanki gibi yalnız sinema aşkı hatırına bile apayrı bir tat veriyor. Dopdolu filmografisinde bilim-kurgudan, suç filmine, dramdan politik satire birçok türü deneyen ve hayat ile ölümün, aşk ile nevrozların bir aradalığı gibi, insani olduğu kadar gözardı edildiği için daha da korkutucu hale gelmiş temaları işleyip her defasında ustalıkla yansıtmayı başaran yönetmen, son filminde yine en çok kendisini örnek alarak eklektisizmin en güzel örneklerinden birini sunar. Fakat Cafe Society’nin önüne çıkan en büyük engel aslında yine Allen’ın kendisidir, çünkü izleyici her ne kadar filmde gördüğü dehaya yine ve yeniden hayran kalacaksa da, yönetmenin filmografisi içerisinde değerlendirdiği sürece beklediği etkiyi bulamayacaktır. Woody Allen’ın beni ilk büyülediği an, Annie Hall’da (1977) Alvy Singer’ın (Allen) kameraya karşı konuşarak fıkra anlattığı açılış sahnesi ve hemen akabinde yine sesiyle başlattığı Manhattan (1979) olmuştur, o kendini bilen samimiyete yakın bulabildiğim ender yazarlardan biri de Charlie Kaufman’dır zaten ancak. Bu nedenle, Allen’ın beni en çok etkileyen filmleri her zaman, kendi oynasın ya da oynamasın, bir yazar olarak kendini, en gerçekçi kurgu içerisinde göstermekten ve yansıtmaktan çekinmedikleri olarak kalacaktır, birçokları için de böyle olduğuna eminim. Artık 80 yaşındaki yönetmeni filmlerinde oynarken göremesek de, onun yansımasını en iyi görebileceğimiz karakterler yaratması (en güzel örneği de Larry David olsa gerek) ya da karakterlerinin hepsine kendinden birer parça koyarak zaman zaman mazoşizme varan alaycı dilini, yazının başında geçen sözü de doğrularcasına işleme sokması sayesinde hep ona baktığımızı hissedebiliriz. Bu da bir bakıma o aynıyı büyüyü hissetmemizi tekrar ve tekrar sağlar her filminde. Gerek Cafe Society’de de duyduğumuz Allen’ın kendi anlatımından bir üst ses, gerekse de yüzeyde her zaman kendini hissettiren alaycı ve sinist tavırla, Allen hep orada bir yerde ve biz hep onunla baş başayız. Fakat, bu büyünün bile etkisi her zaman aynı olamaz. Cafe Society, bizi 1930'ların sonlarına, artık her şeyden öte yıldızların ve isimlerinin önem kazandığı Hollywood’un Altın Çağı’na götürür. Allen’ın ve filmin kendine hayran bırakan sinematografisini borçlu olduğu Vittorio Storaro’nun ilk dijital film denemelerinde beraber ne kadar mükemmel bir iş çıkararak dönemin ışıltısını yansıttıklarında hem fikir olmamak elde değil. Bunun yanı sıra genelde filmlerden bahsederken isimlerin ne yazık ki pek zikredilmediği görevler olan prodüksiyon tasarımı ve kostümde Santo Loquasto ve Suzy Benzinger’in yine filmin bütününe yaptıkları katkının altı bilhassa çizilmeli. Güneşten sararmış Los Angeles, lüksün konuştuğu kokteyller, üst ses ve bizi o eski sinema deneyimlerine sürükleyen kurgu geçiş teknikleri, Hollywood’u anlatmak için adeta birer karakter haline gelirken, dönemin eşsiz müziklerinden oluşan şahane soundtrack albümü de nostaljiyi en derinden hissetmemizi sağlayarak ‘o an’ ile baş başa bırakır. Jesse Eisenberg ile Kristen Stewart’ı American Ultra’dan (2015) sonra tekrar başrollerde bir araya getiren Cafe Society, New Yorklu…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

75

Cafe Society, eşsiz sinematografisi, prodüksiyon tasarımı ve müzikleri ile 30'lu yılların mükemmel tasviri, başarılı oyuncu kadrosu ve en önemlisi Woody Allen’ın yine kendine hayran bırakan üslubu ile güzel bir seyir olsa da, usta yönetmenin unutulmaz yapımlarla dolu filmografisinde kendine üst sıralarda bir yer edinemiyor.

Kullanıcı Puanları: 2.45 ( 3 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi