“Birlikte geçirdiğimiz mutlu günleri geri getiremeyiz ama Tanrı’ya seni görmenin verdiği zevki yeniden tattırması için dua ediyorum.”

Auteur sinema geleneğinin önemli isimlerinden Victor Erice’nin ilk filmi olan Arı Kovanının Ruhu, seyircisine ele avuca sığmayan hazlar yaşatarak etkisinden uzun süre çıkamayacağı bir deneyim vadediyor. İspanya İç Savaşı’nın yankıları etkisi altında, Franco dönemini bizzat yaşamış olan yönetmenin belli ölçülerde politik sinema özelliği taşıyan filmi, savaşın geride bıraktığı mekanların ve izlerin peşinde insanlığın hikayesini fısıldıyor. Diktatör rejimin hüküm sürdüğü ülkesinde sansürün gölgesinde film üretmeye çalışan Erice, oluşturmuş olduğu evrensel dille milli problemi toplumsal ölçekten kurtarıp yedinci sanat aracılığıyla tüm insanlığa aktarmayı başarıyor. Üstelik bunu yaparken büyümek eyleminin genellikle iz bırakan ve acı veren tarafına etkileyici atıflarda bulunmayı da ihmal etmiyor.

1940’larda Castilian kırsalında geçen hikayede Erice olay örgüsünü; arıcılıkla uğraşan bir baba (Fernando), gizemli mektuplar yazan bir anne (Teresa) ve iki küçük kız kardeş Ana ve Isabel’le kuruyor. Filmin protagonisti olarak küçük kız kardeş Ana’yı seçen Erice, savaş sonrası atmosferi dikkate değer bir estetikle sinematografisine yansıtırken, bir çocuğun oyun dışı kalmışlığını olanca gücüyle seyircisine hissettiriyor. Kendilerini hayattan soyutlayan bir anne ve babayla yaşamak durumunda kalan iki kardeş, hayal dünyalarının tüm gelişmişliğiyle kendilerine bambaşka dünyalar yaratıyor. Modern hayatla birlikte lügatımıza girmiş olan “bireyin yalnızlığı” ifadesini temsil edenler olarak bizler içinse Erice, bu oyunlarla şimdilerde hayal dahi edemeyeceğimiz duygularla bizi baş başa bırakıyor.

Frankenstein’a Saygı Duruşu

Her şeyden önce iki kardeşin hayal gücünün gelişmesindeki en önemli itici gücün sinema olduğunun altını çizelim. Her şey kasabaya gelen seyyar bir sinemacının Frankenstein filmini göstermesiyle başlıyor. Erice’nin kamerasına yansıyan Ana’nın tepkileri, hikayenin temelini oluşturacak hayal gücünün etkili bir yansıması. Filmin finalinde Frankenstein’ın Maria’yı öldürmekle suçlanması ve halkın Franksenstein’ı linç etmesi Ana’nın çocuk zihninde suç ve ölüm kavramlarına dair birer soruya dönüşüyor. Isabel ise abla olmanın bilinciyle kardeşini kendi yaratmış olduğu fantazya alemine çekmek istiyor ve bu soruları cevaplarken filmlerin gerçek olmadığı vurgusuyla Frankenstein’ı yakınlarda terk edilmiş bir binada gördüğünü söylüyor. Duyduklarıyla yetinmeyen Ana bu işin peşini bırakmıyor. Söz konusu harabeye ablasıyla gidip umduğunu bulamayan çocuk, uçsuz bucaksız bir tarlanın orta yerinde bulunan terk edilmiş binaya doğru tek başına bir yolculuğa çıkıyor. Ana’nın çıkmış olduğu bu yolculuk attığı her adımda onu çocukluğundan uzaklaştırıyor ve film tam da bu noktada bir büyüme hikayesine dönüşüyor. Evinin civarında rastladığı iri kıyım bir erkeğe ait olan ayak izinin peşine düşen Ana’nın karşılaştığı canavar, bu karşılaşmayı Erice Sineması tekelinden çıkarıp sinema tarihinin en değerli sahnelerinden biri kılıyor.

ari-kovaninin-ruhu-filmloverss

Ana, Frankenstein’ı izlerken.

Milliyetçilerden kaçıp harabeye saklanan bir askeri Frankenstein zanneden Ana, ona her gün giyecek yiyecek getirmeye başlıyor. Aralarında gelişen sıcak dostluk, Ana’nın soruları henüz yanıtlanmayı beklerken bir gece cumhuriyetçilerin harabeyi taramasıyla son buluyor. Arkadaşını kaybeden Ana geceyi bir dere kıyısında geçiriyor. Gördüğü rüyanın etkisiyle, sudaki yansıması Frankenstein’ın suretine dönüşen Ana en nihayetinde aradığını buluyor, korkularıyla yüzleşiyor ve hayatta kalmayı başarabiliyor. Gün ağarırken babası tarafından harabenin yakınlarında uyurken bulunan çocuk, yaşadığı travmanın etkisi altında birkaç gün kimseyle konuşmuyor.

Büyümenin Sarsıcı Etkisi: Arı Kovanının Ruhu

Bir gece uykusundan uyanan Ana, petek balkon kapısından dışarı bakıyor. Burada filmin adıyla ilişiğine özellikle değinmek gerekiyor; kovandan dışarı bakmaya cesaret eden ilk kişinin Ana olması tesadüf değil. Bu noktada Victor Erice’nin görsel çözümlemedeki ustalığı oldukça hayranlık uyandırıcı. Fernando’nun hayal gücü gördükleriyle sınırlı kalırken, Ana gözlerini kapatıp hayaller kuruyor ve harabede hayatını kaybeden arkadaşıyla iletişime geçebiliyor. Erice’nin filmin protagonisti olarak Ana’yı seçmesi de bu bağlamda tesadüf olmaktan çıkıyor. İç savaş ekseninde cumhuriyetçiler ve milliyetçiler olarak ikiye bölünen İspanyol toplumunun özgürlüğe açılan tek kapısı yeni nesil, yani henüz vakitleri varken içinde bulundukları ortamlara direnerek hâlâ hayal kurabilen çocuklar umudu ellerinde tutuyor. Kirlenmemiş olanı, saflığı, umudu temsil eden çocukluk ekseninde Franco Dönemi’nin son yıllarında kamera arkasına geçen yönetmenin politik tezahürünü gerek mekan tercihlerinde, gerek karakter profillerinde açıkça görmek mümkün. Özellikle anne ve baba arasındaki uzaklık, sebebi açıkça verilmese de milliyetçilerin zaferi sonrası göç etmek zorunda kalan cumhuriyetçi bir ailenin hiç konuşulmayan ve belki de hiç konuşulmayacak olan gerginlikleri nedeniyle sürüp gidiyor. Konuşulmama ve olayın üstünü örtme konusunda travma yaşamış tek ülke biz değiliz anlaşılan. Bu benzerliği de cebimize koyup devam edelim.

Cumhuriyetçi kimliğiyle tanınan Victor Erice’nin hikayesini mağlup olmuş bir cumhuriyetçi ve onun ailesi üzerinden ele alması, sansürün ciddi boyutlara ulaştığı ülkede sanatla nasıl direnilir sorusunun cevabını verir nitelikte. Politik yönünün alegoriler, metaforlar ve atmosferle sırtlandığı Arı Kovanının Ruhu’nda mimarinin bal peteklerinden oluşmasının da oldukça zekice kurgulanmış bir açıklaması var. Kovanları içinde durmadan bal yapan arıları izleyen Fernando, sınırlı bir alan içerisinde hapsolmuş olsa da sürekli çalışıp üretime geçen arılarla cumhuriyetçiler arasında özdeşlik kuruyor. Üstelik Erice yalnızca karakterleri ve hikayesiyle fısıldamıyor söylemek istediklerini. Yönetmenin filme yüklediği tüm anlamlar görsel tasarım olarak ince ince planlanmış bir şekilde karşımıza çıkıyor ve dönemin ruhunu da yansıtan bir estetik anlayışıyla elekten geçirilerek seyircisiyle buluşuyor. Hepsinden önemlisi Erice, hikayesini anlatırken belli bir tarafta durmuyor ve üstelik kendinden olmayanı yok etme arzusunun ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğine dair oldukça çarpıcı söylemlerde bulunuyor. Bir ideolojiye körü körüne bağlanmanın sonuçları ne kadar ağır olabilir, hudutsuz bir empatiyle bizimle iletişime geçen, seyircisiyle derin bir bağ kuran Erice; kitle iletişim araçlarıyla yıllardır bilincimize işlenen bazı eylem ve davranışlarımızı iyileştirmek için güzel bir fırsat sunuyor.

Bazı filmler vardır şiir olası tutar, öyle bir şiir ki yaşanmış tüm yıllarınız uzun metraj bir filmin avucundadır. Yaşanmamış yıllarınız içinse sözü size bırakıyor Victor Erice. En nihayetinde; gerçeklik algısı hayal dünyasıyla sınırlı olan çocuk yaşlarını özleyenler… Ana’nın çıkmış olduğu yolculukta, ellerinden tutup ona eşlik ederseniz kendinizi, ne yazık ki şimdilerde hayal dahi edemeyeceğiniz kadar güzel bir keşfin hazzını yaşıyorken bulabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi