Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Les quatre cents coups (1959)

les-400-coups-featured-filmloverss

Les quatre cents coups (400 Darbe), ne ailesinin yanında ne de okulda kendi gibi hissedebilen Antoine’un, annesini başka bir adamla görmesinden ve ödevini yapmamasına neden olarak annesinin ölümünü göstermesinden sonra yaşadıklarını anlatır. Okulda aşağılanmaktan ve aile figürünün yaydığı korkudan nefret eden Antoine çareyi arkadaşları ile deniz kıyısına kaçmakta bulur.

François Truffaut’nun yönettiği, Fransız Yeni Dalga akımının öncü filmlerinden olan 400 Darbe, sinema tarihinin en hazin ama vurucu büyüme öykülerinden biridir. Truffaut’nun hayatından biyografik ögeler de içeren film, Antoine üzerinden toplumsal düzeni de sert bir şekilde eleştirir.

The Graduate (1967)

the-graduate-1967-filmloverss

Günümüzden geriye doğru bakıldığında, sinema tarihinin klasikleşmiş gençlik filmlerinden biri olan The Graduate; geleceği ile ilgili yoğun kaygılar içerisinde olan 21 yaşındaki Ben Braddock’un, aile yakınları Mrs. Robinson tarafından baştan çıkarılması ile değişen hayatını gözler önüne seriyordu.

The Graduate’in bu kadar izlenen ve sevilen bir film olmasının arkasındaki sır, seyircinin filmde hayatlarından bir parça görmesiydi. Ben, toplumun “hayata atılma” olarak kodladığı bir dönemden geçerken tüm bu beklentilerin odağında olmaktan ötürü yolunu kaybetmiş bir gençtir. Varoluşsal düşüncelerle geçen günler sırasında Ben’in edindiği tecrübeler, hayatının nasıl bir yönde ilerlemesini istediğini keşfetmesine yardımcı olur. The Graduate bu yönüyle sinema tarihinin en akılda kalıcı büyüme hikayelerinden birine imza atmış olur.

Harold and Maude (1971)

harold-and-maude-filmloverss

Harold and Maude, kendine has sinemasıyla dikkat çeken, pek çok sinemacıyı etkilemiş bir yönetmen olan Hal Ashby’nin en bilinen filmi. Zengin ailesinin kendisine sunduğu hayatı istemeyen, depresif ve ölüm takıntılı bir genç olan Harold, hobi olarak gittiği rastgele bir cenazede tanıştığı bir gencin enerjisine sahip yetmişlik Maude ile arkadaş olur. İkilinin dostluğu geliştikçe Harold hayat ve Maude ile ilgili yeni şeyler öğrenecektir.

Başka bir sinemacının ellerinde (mesela Lars von Trier) olağanüstü depresif bir hikayeye dönüşebilecek olan Harold and Maude, Hal Ashby’nin materyalin kara komedi ögelerini öne çıkarmasıyla bugün bile hatırlanan bir büyüme öyküsüne dönüşüyor.

American Graffiti (1973)

american-graffiti-2-filmloverss

İlk filmi THX 1138 ile dikkatleri çeken George Lucas’ın 60’lar güzellemesi olarak adlandırabileceğimiz filmi “American Graffiti”, sonrasında Spielberg sinemasında da izlerini göreceğimiz eski ve masum Amerika imgesini yeniden üreten filmlerden. Üniversiteye gidecek olan iki arkadaşın, büyüdükleri kasabada arkadaşları ile geçirdikleri bir geceyi anlatan film; insanda nostalji duygusu uyandıran müzik kullanımı, arabalar, kıyafetler ve banliyö yaşamı ile ele aldığı dönemi başarıyla yansıtıyor. Filmin gücünü hala korumasında ise karakterlerini oldukça içten bir biçimde ele alması yatıyor. Gelecek hayalleri birbirinden farklı olan ikilinin, geride bırakmak istedikleri ya da bırakmak zorunda kaldıkları arkadaşları ve sevgililerinin yarattığı çelişkili durumun, izleyiciye kendi üniversiteye giriş deneyimini hatırlatması olası. Başrolünde yer alan Richard Dreyfuss’un yanı sıra Oscarlı yönetmen Ron Howard’ın ve Harrison Ford’un en genç hallerine tanık olduğumuz film, sırf bu özelliğiyle bile tam bir büyüme öyküsü olmayı başarıyor.

Die Blechtrommel (1979)

die-blechtrommel-uyarlama-filmloverss

1999’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Günter Grass’ın 40’lı yıllardaki akıl tutulması diye tabir edilen toplumsal davranışları, büyümeyi reddeden bir çocuğun üzerinden alegorik bir şekilde eleştirdiği Teneke Trampet (Die Blechtrommel) kitabı özellikle tarihi gerçeklerle mistik olayları oldukça başarılı bir şekilde birleştirmesiyle dikkat çekiyor.

1979’da Cannes’da Altın Palmiye’yi Coppola’nın Apocalypse Now filmiyle paylaşan Die Blechtrommel uyarlaması ise, yönetmen Volker Schlöndorff’un filmografisinde bir zirveyi temsil ediyor aynı zamanda. Başrolde küçük bir çocuğun oynamasının getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan film kitabın oluşturduğu atmosfere öylesine uygun ki dönemin çılgınlığını hayali bir dünyanın varlığıyla aynı temel üzerinde yükselirken görüyoruz. Ayrıca film barındırdığı tüm derin söylemlere rağmen mizahi yanına bir an bile olsun elinden bırakmamayı da başarıyor. (Bu kısım, Kerem Duymuş’un En İyi 10 Alman Edebiyatı Uyarlaması dosyasından alınmıştır.)

The Breakfast Club (1985)

the-breakfast-club-2-filmloverss

John Hughes’ın yazıp yönettiği The Breakfast Club’da hiçbir ortak yanı bulunmayan dahası ortak paydada buluşmamak için ellerinden geleni yapan beş genci düşünün. En başta bir odaya kapatılan ve birbirleri ile konuşup anlaşmaları için zorlanan bu grup en nihayetinde yeni fikirlere yelken açarlar. Film bu haliyle bir felakete de dönüşebilirdi belki ama Hughes’ın, elindeki bu tanıdık materyali kendi tarzıyla yoğurup filme yedirmesi bambaşka bir tat bırakıyor sinemaseverlerde. Yönetmenin hünerini tamamıyla yansıttığı filmin aynı zamanda heyecanından ve canlılığından bir şey kaybetmiyor olması da yetişkinliğe adım atmaya hazırlan gençlerin hayatına yeni bir ışık tutuyor diyebiliriz.

Stand By Me (1986)

Rob Reiner’ın yönetmenliğini üstlendiği Stand By Me, Stephen King’in kaleme aldığı The Body isimli kitabından beyazperdeye uyarlanıyor. Bir nevi otobiyografik özellikler taşıyan bu filmde, dört çocuğun gece yarısı ölü bir bedenin peşinden çıktığı maceraya tanık oluyoruz. Yetişkin Gordie Lachance karakterine hayat veren Richard Dreyfuss’un anlatımıyla ilerleyen olay örgüsü, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından geride bırakılan çocukluğun barındırdığı tüm o sevgi, nefret ve hüznün etrafında dönen bir büyüme hikayesi aslında. Öyle ki Rob Reiner’ın kusursuz yönetmenliği ile hayat bulan böylesine derin, samimi ve sımsıcak bir dostluk hikayesi, çocukluğa yapılan bir övgüyken yetişkinlerin kaybettiği o bağın arkasından tutulan mateme dönüşüveriyor bir anda.

Heavenly Creatures (1994)

heavenly-creatures-2-filmloverss

Yüzüklerin Efendisi sonrasında King Kong ve Hobbit gibi filmlerle yüksek bütçeli fantastik filmlere imza atan Peter Jackson’ın 1994’te çektiği Heavenly Creatures, oldukça dramatik olan hikayesini yine fantastik ögelerle işleyen bir film. Biri içine kapanık ve ailesinden baskı gören, diğeri ise cinsel özgürlüğüne düşkün iki kızın yakınlaşmasını anlatan filmde Jackson,bu ikiliye sınırsız bir dünya yaratıyor. Bir noktadan sonra yer aldıkları toplumdan kaçmak için kendilerine tamamen büyülü bir dünya kuran kızların bu çabası sürekli olarak sekteye uğrarken, hikaye de izleyiciyi içine alan bir gerilime dönüşüyor. Ergenlik döneminde insanın yaşadığı çıkmazları ve kendisine ait bir dünya kurma çabasını, sinemanın olanaklarıyla gerçek kılmayı başaran Jackson’ın yıllar sonra The Lovely Bones ile farklı eleştiriler almasının en büyük nedeni, belki de Heavenly Creatures’ın bu denli başarılı bir film olması.

Virgin Suicides (1999)

The-Virgin-Suicides-2-filmloverss

Sofia Coppola’nın ilk uzun metraj denemesi olan 1999 yapımı The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides’in aynı isimli romanında uyarlandı. 1970’lerde Detroit’in orta sınıf banliyölerinin birinde beş genç kız kardeşin kısa yaşamlarını konu alan olaylar çerçevesinde ilerleyen film, Amerikan toplumunu ve aşırı muhafazakar aile yapısını irdelerken bir yandan da büyüme çağındaki gençlerin sorunlarını ele alır. Filmde durmaksızın artan depresif ve izole edilmiş davranışlarla şekillenen ölümcül melankoli, cinsiyetinin farkındalığına erişmeye başlayan genç kadınların öfkesi ve garipliği ince bir mizahla ele alınmaktadır.

Ratcatcher (1999)

ratcatcher-filmloverss

2011 yılında kotardığı We Need to Talk About Kevin filmi ile tanıdığımız yönetmen Lynne Ramsay’in ilk uzun metraj deneyimi olan Ratcatcher, 70’lerin Glasgow’unda sorunlu bir aile hayatı olan 12 yaşındaki Ryan’ın bunalımlı günlerini anlatıyor.

Anlatıldığında kulağa klasik bir büyüme öyküsü olarak gelebilecek Ryan’ın hikayesi; Lynne Ramsay’in, Ryan’ın sıkıntılı günlerinin altını çizen soluk renk paleti ve aşırı gerçekçi kamerasıyla sürükleyici bir dramaya dönüşüyor. Ramsay, Ratcatcher’da tecrübe ettiklerini We Need to Talk About Kevin’da kusursuza yakın bir biçimde uygulamayı başarmıştı.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi