Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Latin Amerika coğrafyasında altyapısını oluşturan, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in  kaleminde olağanüstlü bir kıvama gelen “büyülü gerçekçilik” akımı; gerçeklik ve fantezinin karışımından beslenen mucizelerin ve olağanüstü olayların alışılagelmiş bir biçimde gibi önümüze getirilmesi ve bu bağlamda sanki günlük hayatımızın değişmez bir parçasıymış gibi hayatımızı kontrol etmesi olarak resmedilir. İnsanların hayalleri ve düşlerinin gerçek hayata izdüşümü olarak nitelendirebileceğimiz bu akımda, gerçeklik baskın karakterdedir ve hayaller ile düşler bu gerçeklikle iç dünyadan dış dünyaya yansır. Büyülü gerçekçilik, her ne kadar edebiyat alanında daha aktif bir biçimde rol alsa da hayat döngüsünü edebiyatın büyük desteği ile  devam ettiren sinema için büyük bir esin kaynağı oluştur. Büyülü gerçekçilik akımının etkisiyle çekirdek yapısını oluşturan filmlerde, yönetmen aktarmış olduğu dünyayı kendisinden uzak tutarak vermek istediği mesajı izleyiciye bu şekilde aktarır. Bunu yaparken  de olaylardaki mantıksızlığı izleyiciye fark ettirmemeye çalışır. O yüzden bu tarz filmleri izlediğimizde olaylarda herhangi bir mantık hatası aramayız çünkü bunlar daha önce hayatımızın bir bölümünde karşılaştığımız aslında bize çok tanıdık gelen ve asla yadırgamadığımız kavramlardır. Enteresan gelebilir ama hiçbir zaman da bu durumun absürtlüğü sorgulanamaz. Ve bu olaylar herhangi bir  ütopyada distopyada  değil yaşadığımız dünyanın içerisinde gerçekleşir. Sinema gibi skalası çok geniş bir alanda başta Latin Amerika Sineması olmak üzere birçok ülkenin sinemasında kendine yer bulan büyülü gerçekçilik izleyiciyi gerçekçi ama bir o kadar da büyülü bir dünyanın içine sürükler. Bu durum filmi izleyen seyirci bazen gerdiği gibi bazen de  küçük bir tebessümle filmi karşılamasına neden olur. Sadece tek bir film türüne bağlı kalmayı tercih etmeyen bu akımın hangi şekilde önümüze getirilirse getirilsin izleyicinin etkisinden uzunca bir süre çıkamayacağı bir filmi izlediği gerçeğini unutmamak gerek. Hatta onların rüyalarına girerek kolay kolay unutamayacağı bir dünyanın kapısının sonuna kadar aralandığını söylersek sanırım abartmış olmayız. Bu yazımda da büyülü gerçekçilik akımından ilham alarak hikayenin hatlarını oluşturan 15 filmi siz değerli okuyucularımız için derledim.

Büyülü Gerçekçilikten Beslenen 15 Film!

Don’t Look Now (1973)

dont - look - now - filmloverss

Kısa sürede belirli bir hayran kitlesi oluşturarak kült film mertebesine ulaşan 1973 yapımı Don’t Look Now; izleyiciyi yoran, zorlayan şaşırtan bir o kadar da izleyicinin kafasını karıştıran bir korku filmi olarak tanıtımını yapıyor. Korku sinemasının 70’li yıllarda biçim değiştirdiği zamanlara denk film, türün diğer filmlerinin aksine yarattığı imgesel anlatımlarla izleyiciyi germek derdinde olan bir anlatım şeklini güdüyor. Çocuklarını yeni kaybeden bir çiftin iş için Venedik şehrine gitmesi ile başlayan olaylar kimsenin tahmin edemeyeceği bir şekilde farklı bir noktaya gider. Kartpostallarda ve internetten resimlerini gördüğümüz Venedik şehrinde farklı olarak izleyiciyi geren bir Venedik şehrine şahit olduğumuz film, içerisinde barındırdığı karakterlerin bir süre gördüklerin leyin hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu fark edemediği anların içine sürükler bizi. Bunu da son derecek korkutarak yapan film sinematografik açıdan çıktığı yıla göre diğer korku – gerilim filmlerinden farklı olarak özgün ve kendine has üslubu ile adını bugünlere kadar getirmiş bir film olarak etkisini sürdürür.

Time of the Gypsies (1988) 

time - of - the - gypsies

Emir Kustarica’ya dünya çapında ün kazandıran Time of the Gypsies, alegorik bir havanın gerçeklik ile brileşimini sonuna kadar hissettiren sinema tarihinin müzikleri ile birlikte en iyi dramatik sahnelerine sahip olan çok ama çok özel bir film. Doğallığı mükemmel ötesi bir biçimde ekranlara getiren filmin yarattığı atmosfer o kadar başarılı ki filmi bitirdiğinizde boğanızda düğüm bırakan, sorgulamanızı sağlayan belki de sizi depresyona sokan bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz. Özellikle meyhane sahnesi ile akıllarda kalan film; benzer hikayeleri görmekten sıkılan, sinemada farklılık aramak isteyen  izleyiciler için biçilmiş bir kaftan.

Como Agua para Chocolate (1992)

como - aqua - filmloverss

Like Water for Chocolate ismiyle bilinen film, bir aşk hikayesini olağanüstü bir öykü etrafında anlatarak ana hatlarını oluşturuyor. Tita ve Pedro birbirlerine aşkı, Tita’nın ailesi ve geleneklerinden dolayı mutlu sona ulaşamadığı gibi Tita’nın ablasının Pero ile evlenmesini isteyen anne ile daha karmaşık bir hal alır. Tita’ya yakın olmak için bu teklifi Pedro kabul eder ve Tita için zorlu bir süreç başlar. İşte büyülü gerçekçilik kavramı tam da bu noktada devreye girer. Yemek yapmayı çok seven Tita’nın  ruh haline göre yaptığı yemeklerin tarifleri ona göre şekillenir. Ablasının düğünü için büyük bir moral bozukluğu ile yaptığı pastadan tadan herkesin rahatsızlanması ya da fasulye pişirdiği sırada ablası ile kavga ettiği sırada  bu durumdan rahatsız olan  fasulyelerin saatlerce pişmek bilmediği sahneler filmde normal bir şekilde ele alınıyor. Ve ortaya güzel bir film çıkmasına neden oluyor.

The House of The Spirits (1993)

the - house - of - spirits - filmloverss

Kadrosunda Jeremy Irons, Meryl Streep gibi oyuncuların bulunduğu The House of The Spirits, Şili’de yaşanan Pinochet devriminin öncesini ve sonrasını tüm gerçekliğiyle anlatan ama bazı olayları sembolleştirerek anlatmayı tercih eden bir film olarak karşımıza çıkar. Gerçek ve hayal  yeniden bir arada ama bu sefer hayal bir sembol yani Clara karakterinin insanlar hakkında ileri öngörülerin ve doğaüstü yetenekleri üzerinden  gerçek hayatta kendine yer bulur.

Trainspotting (1996)

trainspotting - filmloverss

İşte geldik listemizin en can alıcı filmlerinden birine. 1996 yılında ünlü yazar Irvine Welsh’in aynı adlı romanından Danny Boyle tarafından sinemaya uyarlanan  Trainspotting, uyuşturucu bağımlılığı temasını alışılmışın dışında bir yol izleyerek eğlenceli bir anlatım biçimini benimsemesiyor. İki bölüme ayırabileceğimiz filmin ilk bölümünde, uyuşturucu kullanan gençlerin İngiltere’nin  İskoçya  üzerindeki sömürge faaliyetlerine bir tepki olarak kendilerine dayatılan hayatı seçmemesi üzerine hayatı eğlence tadında yaşamaları anlatılırken; buna bağlı olarak filmin ikinci bölümünde yaptıkları hataların sonuçlarına katlanmak zorunda kalan gençlerin hayatları gerçeklerin yüzlerine tokat gibi çarpılması ile farklı bir hal alıyor. Hayal dünyasından gerçek dünyaya adapte olmaya çalışan ama uyuşturucunun etkisi ile bu düşsellikte kurtulamayan karakterler filmin odak noktasını oluşturuyor. Hayal ile gerçeğin birbirinden beslendiği bu film özellikle meşhur  tuvalet sahnesi ile tam da anlattığımız bu durum bir alegorisi olarak gözümüze çarpıyor. Renton karakterinin acil durum nedeniyle girdiği bir tuvalette elindeki hapları klozete düşürmesi ile başlayan bu sahne, uyuşturucunun yarattığı sonuçların anlatması ve uyuşturucu için  nelerin göze alınabileceğinin tasvirini çok iyi bir şekilde anlatıyor. İzleyen çoğu kişiyi tiksintiye boğan bu sahne hayal ve gerçeğin arasında kalmışlığı büyülü gerçekçilik ile çok iyi betimleyerek filmin en etkileyici sahnelerinden birini oluşturyor. Aileleri uyarmak için ‘gençlerden uzak tutulacak filmler’ listesinin vazgeçilmezlerinden biri olan Trainspotting’i  anlattığımız bu sahneden yola çıkarak büyülü gerçekçilik akımının bakış açısı ile izlemenizi tavsiye ediyoruz.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi