Beetlejuice, Batman, Edward Scissorhands gibi başarılı fantastik filmleriyle tanıdığımız Tim Burton, Ed Wood (1994) ile bir biyografi-drama imza atarak sinemasal açıdan çıtayı oldukça yükseltmişti. Yönetmenin son projesinin de popüler kültüre mal olmuş ve oldukça ilginç bir hikayeye sahip Keane’lerle ilgili biyografik bir film olduğunu öğrendiğimizde heyecanlı bir bekleyişe geçmiştik. Nihayet o gün geldi çattı ve filmi izledik.

Ed Wood ile sinema tarihinin en başarısız yönetmeninin hikayesini kişisel bir dille sinemaseverlerin beğenisine sunan Burton, tam 21 yıl sonra yine bir biyografi projesiyle döneminin en çok konuşulan sahtekarlığını beyazperdeye taşıyor. Büyük gözlü terk edilmiş çocuk tablolarıyla popüler sanatın pazarlanması ve erişilebilirliği üzerine devrim yapmış ve ünlenmiş Walter Keane’nin (Christoph Waltz) gerçek hayat hikayesine odaklanan filmde tabloların asıl sahibi, eşi Margaret Keane’le (Amy Adams) olan mücadelesi anlatılıyor. Margaret’in bu gidişata dur deyip bir sanatçı olarak yeniden doğuşundan ve yaptığı tablolardan uluslararası şöhret elde eden kocasıyla arasındaki çalkantılı ilişkiden beslenen hikaye sinemaya uyarlanması açısından oldukça elverişliydi.

Her ne kadar ekspresyonist yanıyla Andy Warhol gibi bir idole ilham verdiği iddia edilse ve bu tabloların Pop Art üzerindeki etkisi Times, Life, The New York Times gibi önemli dergilerin kanaat önderi konumundaki yazarları tarafından acımasızca eleştirilse de özellikle Walter’ın icadı olan, sanat eserinin kopyalanmak suretiyle ucuza satılmasının bir devri kapatıp diğerini başlattığı aşikar. “Kadın sömürüsü” adı altında değerlendirebileceğimiz hamlesiyle Walter Keane, eşinin tablolarını kendine has bu pazarlama stratejisini bahane ederek sahipleniyor. Binlerce “Big Eyes” tablosundan birini bile sahiplenemeyen Margaret’in mücadelesi, bu devasa yalanın ortaya çıkmasıyla birlikte bir kadının yarattığı içeriğin kapitalist düzenle işleyen pazarlama dünyasında ses getirmeyeceğini düşünen anti-feminist yaklaşımı sorgulatacak kadar çarpıcı bir vak’aya dönüşüyor. Margaret’in kocasının baskısına ve karaktersizliğine karşı verdiği mücadele en nihayetinde hukuki bir boyut kazanıyor. Ve işte, mahkeme süreci ve bir döneme damgasını vuran mahkeme kararıyla Büyük Gözler’in doruk noktası da tam burası… 

Margaret’ın Yehova şahitleri ve kızının yardımıyla attığı bu adımın sürecinden ziyade sonucuna odaklanan senaryonun ardındaki isimler, yönetmenin Ed Wood filminde de birlikte çalıştığı Scott Alexander ile Larry Karaszewski. Büyük Gözler’i teknik olarak incelemeye devam edecek olursak, yönetmenin karanlık tarafını/tarzını tablolardaki büyük gözlere sıkıştırma isteğinden olsa gerek Danny Elfman gibi sevilen bir müzisyenin imzasını taşıyan film müzikleri, Burton’ın diğer filmlerinden aşina olduğumuz doyuruculuğu arattırıyor. Yine de filmin ikinci yarısında Lana Del Rey’in seslendirdiği “Big Eyes” şarkısı “Big Lies” kafiyesiyle filmin dokusuna oldukça naif bir uyum sağlıyor ve iz bırakıyor. Burton’ın karanlık sinematografisinden uzak ve Big Fish filmindeki renkli sinemasal şöleninin de yanından geçmeyen renk tercihi yönetmenin görsel teknikten ziyade hikayedeki malzemeye odaklanmak istemesinin göstergesi olabilir. Elbette Ed Wood gibi bir filmden sonra bu tercih ne kadar sağlıklı, tartışılır. Walter Keane’in karaktersizliğine abartılı bir anlam yükleyen performansıyla Oscar ödüllü oyuncu Waltz ve Alfred Hitchcock’un kadınlarını anımsatan imajıyla Adams’ın performansı da aynı şekilde farklı okumalara açık yönüyle dikkat çekiyor.

New York Times eleştirmeni John Canaday’e, 1964 yılındaki Dünya Fuarı’na, hatta Walter Keane ve Andy Warhol atışmasına da kendine has kara mizah anlayışı ve ironik diliyle değinen yönetmen, sanatın ve sanat eleştirmenliğinin safhalarını Margaret’in gündelik hayatına yaptığı şizofrenik yansımalarla tasvir ederek özlediğimiz bakış açısını filme yediriyor diyebiliriz. Eleştiriye tahammülsüzlüğün fiziksel şiddete dönüştüğünü resmeden sekans tam da bu noktada filmin en dikkat çekici unsuruydu mesela. Taşıdığı anlam itibariyle bir benzerini yılın en iyilerinden Birdman filminde de duyduğumuz; “Bir adam neden eleştirmen olur, hiçbir şey yaratamadığı için tabii!” repliği yönetmenin özellikle bu konudaki fikrini ölçmek için sağlıklı bir yaklaşıma evriliyor hikayede. Bu bağlamda Burton’ın “Toplum eleştirmenlere neden ihtiyaç duyar?” gibi son dönemin popüler sorusuna verdiği cevap görülmeye değer.

Özetle akademinin de ilgisini çekmeyen Big Eyes (Büyük Gözler), yönetmenin filmografisinde ilk sıralara yerleşemeyecek belki ama Amy Adams’ın Altın Küre Ödülü’ne layık görülen performansı ve Tim Burton gibi bir yönetmenin hatırına izlenebilir.

İyi Seyirler…

Beetlejuice, Batman, Edward Scissorhands gibi başarılı fantastik filmleriyle tanıdığımız Tim Burton, Ed Wood (1994) ile bir biyografi-drama imza atarak sinemasal açıdan çıtayı oldukça yükseltmişti. Yönetmenin son projesinin de popüler kültüre mal olmuş ve oldukça ilginç bir hikayeye sahip Keane'lerle ilgili biyografik bir film olduğunu öğrendiğimizde heyecanlı bir bekleyişe geçmiştik. Nihayet o gün geldi çattı ve filmi izledik. Ed Wood ile sinema tarihinin en başarısız yönetmeninin hikayesini kişisel bir dille sinemaseverlerin beğenisine sunan Burton, tam 21 yıl sonra yine bir biyografi projesiyle döneminin en çok konuşulan sahtekarlığını beyazperdeye taşıyor. Büyük gözlü terk edilmiş çocuk tablolarıyla popüler sanatın pazarlanması ve erişilebilirliği üzerine devrim yapmış ve ünlenmiş Walter Keane'nin (Christoph Waltz) gerçek hayat hikayesine odaklanan filmde tabloların asıl sahibi, eşi Margaret Keane'le (Amy Adams) olan mücadelesi anlatılıyor. Margaret'in bu gidişata dur deyip bir sanatçı olarak yeniden doğuşundan ve yaptığı tablolardan uluslararası şöhret elde eden kocasıyla arasındaki çalkantılı ilişkiden beslenen hikaye sinemaya uyarlanması açısından oldukça elverişliydi. Her ne kadar ekspresyonist yanıyla Andy Warhol gibi bir idole ilham verdiği iddia edilse ve bu tabloların Pop Art üzerindeki etkisi Times, Life, The New York Times gibi önemli dergilerin kanaat önderi konumundaki yazarları tarafından acımasızca eleştirilse de özellikle Walter'ın icadı olan, sanat eserinin kopyalanmak suretiyle ucuza satılmasının bir devri kapatıp diğerini başlattığı aşikar. "Kadın sömürüsü" adı altında değerlendirebileceğimiz hamlesiyle Walter Keane, eşinin tablolarını kendine has bu pazarlama stratejisini bahane ederek sahipleniyor. Binlerce "Big Eyes" tablosundan birini bile sahiplenemeyen Margaret'in mücadelesi, bu devasa yalanın ortaya çıkmasıyla birlikte bir kadının yarattığı içeriğin kapitalist düzenle işleyen pazarlama dünyasında ses getirmeyeceğini düşünen anti-feminist yaklaşımı sorgulatacak kadar çarpıcı bir vak'aya dönüşüyor. Margaret'in kocasının baskısına ve karaktersizliğine karşı verdiği mücadele en nihayetinde hukuki bir boyut kazanıyor. Ve işte, mahkeme süreci ve bir döneme damgasını vuran mahkeme kararıyla Büyük Gözler'in doruk noktası da tam burası...  Margaret'ın Yehova şahitleri ve kızının yardımıyla attığı bu adımın sürecinden ziyade sonucuna odaklanan senaryonun ardındaki isimler, yönetmenin Ed Wood filminde de birlikte çalıştığı Scott Alexander ile Larry Karaszewski. Büyük Gözler'i teknik olarak incelemeye devam edecek olursak, yönetmenin karanlık tarafını/tarzını tablolardaki büyük gözlere sıkıştırma isteğinden olsa gerek Danny Elfman gibi sevilen bir müzisyenin imzasını taşıyan film müzikleri, Burton'ın diğer filmlerinden aşina olduğumuz doyuruculuğu arattırıyor. Yine de filmin ikinci yarısında Lana Del Rey'in seslendirdiği "Big Eyes" şarkısı "Big Lies" kafiyesiyle filmin dokusuna oldukça naif bir uyum sağlıyor ve iz bırakıyor. Burton'ın karanlık sinematografisinden uzak ve Big Fish filmindeki renkli sinemasal şöleninin de yanından geçmeyen renk tercihi yönetmenin görsel teknikten ziyade hikayedeki malzemeye odaklanmak istemesinin göstergesi olabilir. Elbette Ed Wood gibi bir filmden sonra bu tercih ne kadar sağlıklı, tartışılır. Walter Keane'in karaktersizliğine abartılı bir anlam yükleyen performansıyla Oscar ödüllü oyuncu Waltz ve Alfred Hitchcock'un kadınlarını anımsatan imajıyla Adams'ın performansı da aynı şekilde farklı okumalara açık yönüyle dikkat çekiyor. New York Times eleştirmeni John Canaday'e, 1964 yılındaki Dünya Fuarı'na, hatta Walter Keane ve Andy Warhol atışmasına da kendine has kara mizah anlayışı ve ironik diliyle değinen yönetmen, sanatın ve sanat eleştirmenliğinin safhalarını Margaret'in gündelik hayatına yaptığı şizofrenik yansımalarla tasvir ederek özlediğimiz bakış açısını filme yediriyor diyebiliriz. Eleştiriye tahammülsüzlüğün fiziksel şiddete dönüştüğünü resmeden sekans tam da bu noktada filmin en…

Yazar Puanı

Puan - 66%

66%

Burton'ın "Toplum eleştirmenlere neden ihtiyaç duyar?" gibi son dönemin popüler sorusuna verdiği cevap görülmeye değer.

Kullanıcı Puanları: 3.95 ( 1 votes)
66
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi