Büyük Açık’tan söz etmeye başlarken filmin yönetmeni Adam McKay yerine Michael Lewis’i öncelikli olarak anmakta yarar var. Lewis’in “The Blind Side” ve “Moneyball” gibi kitaplarından uyarlanan filmlerin yakaladığı başarı tesadüf değil çünkü onun özgün olduğu nokta, istatistik ve matematik gibi alanların insan ve toplum hayatına etkilerini de aktarabilmek. Bu yaklaşım; yeri geldiğinde aşırı dramatize edilmiş senaryolardan zarar görürken –The Blind Side-, yeri geldiğinde ise ele alınan kavramların ruhunu, dönemin ruhuyla birleştirme konusunda –Moneyball- ustalıklı yapımların ortaya çıkmasını sağladı.

Şanslıyız ki Büyük Açık, ikinci örneğimize daha yakın bir film. Lewis’in “The Big Short: Inside the Doomsday Machine” isimli kitabından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda yer alan Adam McKay, 2000’lerde patlak veren ekonomik krizin öncesini ve sonrasını oldukça dinamik bir anlatımla sunuyor. Krizi öngören dört farklı karakterin hikayesini paralel olarak anlatırken popüler kültüre, ekonomik terimlerin korkutucu dünyasına ve para-ahlak ikilemine dalmaktan çekinmiyor.

Filmde ele alınan ekonomik kriz; kabaca mortgage ve diğer alanlardaki kredilerin birleştirilip önce yatırım bankalarına oradan da yatırımcılara satılması, böylece çok büyük miktarda riskli krediler yaratılıp yüksek kazançlar elde edilmesine dayanıyor. Kısacası krizin bir ucunda dolandırıcılık yapıp alt gelirlilerin cebindeki parayı çalan yatırımcılar, diğer ucunda ise bütün olanlardan habersiz, sıradan insanlar bulunuyor. Film ise bu iki uç noktanın ortasında yer alan karakterleri anlatmayı seçiyor. Karakterlerimiz hem ekonomik krizi öngörüp önlemlerini almak, hem de kriz konusunda daha üstte yer alan kişileri uyarmakla uğraşıyorlar. Fakat bir noktadan sonra krizi önlemek bir yana; insanların zaten iyi-kötü bu krizden haberdar oldukları ve pozisyonlarını değiştirmedikleri ortaya çıkıyor. Böylece yıllar boyunca yaşanan tüm krizlere karşı kapitalist düzenin bir çözüm üretmekten ziyade, kaostan daha güçlü çıktığı da vurgulanıyor.

McKay’in görsel tercihleri, farklı sinemasal yaklaşımlardan ve türlerden besleniyor. Yakın planlara sıkça başvurularak ve dördüncü duvar yıkılarak Wall Street jargonu izleyiciye aktarılırken tarihsel arka plan da zaman zaman belgesel gerçekçiliğinde veriliyor. Fakat tüm bu farklı tercihler müthiş bir uyumla ve tempoyla ilerliyor. Filmin 130 dakikalık süresinin biraz sarktığını –çünkü krizle ilgili hemen her şeyi aktarmak ve göstermek isteyen bir film bu- ve müzik kullanımının da yer yer hikayeyi ve diyalogları bastırdığını düşünsem de bu tarz tökezlemelerin, hedefe ulaşmada küçük engeller olarak kaldığını söyleyebilirim.

Köpük Banyosunda Wall Street!

Filmdeki ilginç tercihlerden biri de bazı terimlerin, ünlü isimler tarafından anlatılması. Yatırımcıların ve derecelendirme kuruluşlarının afili jargonunun, sıklıkla sıradan insanlar anlayamasın diye yaratıldığı düşüncesi  bir espri konusudur. McKay de bu espriyi daha komik hale getirmek istiyor ve bir anda köpük banyosu yapan Margot Robbie’nin ya da 21 oynayan Selena Gomez’in açıklamaları ile filmi bölüyor. Bu yaklaşımı, filmde yer alan ve popüler kültüre gönderme yapan diğer görüntülerle birlikte düşündüğümüzde ise MTV kültürünün etkilerini sürmek mümkün. Ne söylendiğinden çok kimin söylediğine dikkat etmemizi isteyen bu yaklaşım ile popüler kültür ikonlarının nasıl ölçüsüz biçimde zenginleştiklerinin ve bu ikonlara özenen milyonların da kendilerini sahte hayaller yaratmasının izini sürmek mümkün oluyor.

Filmin merkezinde yer alan dört karakter ise şüphesiz farklı bir analizi hak ediyor. Dört usta oyuncu tarafından canlandırılan Michael Burry (Christian Bale), Mark Baum (Steve Carell), Jared Vennett (Ryan Gosling) ve Ben Rickett (Brad Pitt), psikolojik rahatsızlıkları olan karakterler olarak sunuluyorlar. Burry, bir gözünü kaybettiği için cam göze sahip ve Asperger sendromundan muzdarip. Vennett aşırı kibirli, narsisist ve çalışanlarına acımıyor. Baum kardeşini kaybetmesinin de etkisiyle aşırı derecede pesimist ve güvensiz. Rickert ise bir süre önce finans sektöründen elini eteğini çekmiş bir paranoyak. Krizi öngören dört karakterin, “normal” tanımını aşan kişilikleri ile “sıradan” ya da “üst akıl” olan bireylerin üstünde vizyona sahip olmaları, filmin ahlaki yaklaşımında da tutarsızlıklara neden oluyor. Klasik anlatı sinemasından aşina olduğumuz üzere kişilik bozukluklarına sahip olan bireylerin, diğer bireylerde bulunmayan bir üst zekaya sahip olabileceklerini biliyoruz. Filmde de bu karakterlerin birer anti-kahraman olarak sunuldukları aşikar; Baum’un söylem bazında kalan sözleri dışarıda bırakılırsa hiçbiri dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi amaçlamıyor. Hatta onlara hak versek ve dünyanın geri kalanına aptallıklarından dolayı küfür etsek de en nihayetinde karakterlerle bir özdeşleştirme yaratma hatasına düşülüyor.Hata diyorum çünkü karakterlere yaratılan arka plan, bu tarz bir özdeşleştirmeyi kaldırmaya müsait değil. Örneğin; aynı konuyu ele alan 2011 yapımı “Margin Call”, yarattığı karakterler ile izleyici arasına belirli bir mesafe koyarak asıl krize odaklanmamızı sağlıyordu. Büyük Açık ise iki işi bir arada yapmaya çalışırken sonunu getirmekte zorlanıyor. Piyasada olmayan dürüstlük ya da ahlak gibi kavramların anti kahramanlar üzerinden izleyiciye geçirilmeye çalışılması pek sonuç vermiyor. Sonuçta Robin Hood olmayan kahramanlarımızın haklı çıkacaklarını bilmek, onların yanına kar kalan sonuçlar veriyor. Bu noktada Baum ve Rickett’in sistemden intikam alma amaçlarını gütmeleri, ilginç bir yaklaşımdan öteye gidemiyor.

The Big Short: Kasa Her Zaman Kazanır

İlk bakışta saç ve makyaj tasarımları nedeniyle şüphe uyandırmış olsalar da filmin kare ası, etkileyici performanslar sunuyorlar. Özellikle Bale ve Carell, filmin anlatısını sürükleyen iki karakterde etkileyiciler. Gosling filmin anlatıcısı olarak biraz karikatürize bir performans sunuyor. Brad Pitt ise “12 Years A Slave”deki gibi bir kurtarıcı olarak çıksa da özgün bir karakter yaratmayı başarıyor.

Büyük Açık; sonuçlarını hala hissettiğimiz krize olan cesur bakışı, krize neden olan kurum ve isimleri açıklamaktan çekinmeyen senaryosu ve yaratıcı görsel tercihleriyle izlenmeye değer bir yapım. Günün sonunda “Kasa Her Zaman Kazanır” mottosunun geçerli olduğunu göstermesi umut kırıcı olsa da izleyiciyi yeni krizlerin kapıda olduğu konusunda uyarmaktan da geri kalmıyor.

Büyük Açık'tan söz etmeye başlarken filmin yönetmeni Adam McKay yerine Michael Lewis’i öncelikli olarak anmakta yarar var. Lewis’in "The Blind Side" ve "Moneyball" gibi kitaplarından uyarlanan filmlerin yakaladığı başarı tesadüf değil çünkü onun özgün olduğu nokta, istatistik ve matematik gibi alanların insan ve toplum hayatına etkilerini de aktarabilmek. Bu yaklaşım; yeri geldiğinde aşırı dramatize edilmiş senaryolardan zarar görürken –The Blind Side-, yeri geldiğinde ise ele alınan kavramların ruhunu, dönemin ruhuyla birleştirme konusunda –Moneyball- ustalıklı yapımların ortaya çıkmasını sağladı. Şanslıyız ki Büyük Açık, ikinci örneğimize daha yakın bir film. Lewis’in “The Big Short: Inside the Doomsday Machine” isimli kitabından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda yer alan Adam McKay, 2000’lerde patlak veren ekonomik krizin öncesini ve sonrasını oldukça dinamik bir anlatımla sunuyor. Krizi öngören dört farklı karakterin hikayesini paralel olarak anlatırken popüler kültüre, ekonomik terimlerin korkutucu dünyasına ve para-ahlak ikilemine dalmaktan çekinmiyor. Filmde ele alınan ekonomik kriz; kabaca mortgage ve diğer alanlardaki kredilerin birleştirilip önce yatırım bankalarına oradan da yatırımcılara satılması, böylece çok büyük miktarda riskli krediler yaratılıp yüksek kazançlar elde edilmesine dayanıyor. Kısacası krizin bir ucunda dolandırıcılık yapıp alt gelirlilerin cebindeki parayı çalan yatırımcılar, diğer ucunda ise bütün olanlardan habersiz, sıradan insanlar bulunuyor. Film ise bu iki uç noktanın ortasında yer alan karakterleri anlatmayı seçiyor. Karakterlerimiz hem ekonomik krizi öngörüp önlemlerini almak, hem de kriz konusunda daha üstte yer alan kişileri uyarmakla uğraşıyorlar. Fakat bir noktadan sonra krizi önlemek bir yana; insanların zaten iyi-kötü bu krizden haberdar oldukları ve pozisyonlarını değiştirmedikleri ortaya çıkıyor. Böylece yıllar boyunca yaşanan tüm krizlere karşı kapitalist düzenin bir çözüm üretmekten ziyade, kaostan daha güçlü çıktığı da vurgulanıyor. McKay’in görsel tercihleri, farklı sinemasal yaklaşımlardan ve türlerden besleniyor. Yakın planlara sıkça başvurularak ve dördüncü duvar yıkılarak Wall Street jargonu izleyiciye aktarılırken tarihsel arka plan da zaman zaman belgesel gerçekçiliğinde veriliyor. Fakat tüm bu farklı tercihler müthiş bir uyumla ve tempoyla ilerliyor. Filmin 130 dakikalık süresinin biraz sarktığını –çünkü krizle ilgili hemen her şeyi aktarmak ve göstermek isteyen bir film bu- ve müzik kullanımının da yer yer hikayeyi ve diyalogları bastırdığını düşünsem de bu tarz tökezlemelerin, hedefe ulaşmada küçük engeller olarak kaldığını söyleyebilirim. Köpük Banyosunda Wall Street! Filmdeki ilginç tercihlerden biri de bazı terimlerin, ünlü isimler tarafından anlatılması. Yatırımcıların ve derecelendirme kuruluşlarının afili jargonunun, sıklıkla sıradan insanlar anlayamasın diye yaratıldığı düşüncesi  bir espri konusudur. McKay de bu espriyi daha komik hale getirmek istiyor ve bir anda köpük banyosu yapan Margot Robbie’nin ya da 21 oynayan Selena Gomez’in açıklamaları ile filmi bölüyor. Bu yaklaşımı, filmde yer alan ve popüler kültüre gönderme yapan diğer görüntülerle birlikte düşündüğümüzde ise MTV kültürünün etkilerini sürmek mümkün. Ne söylendiğinden çok kimin söylediğine dikkat etmemizi isteyen bu yaklaşım ile popüler kültür ikonlarının nasıl ölçüsüz biçimde zenginleştiklerinin ve bu ikonlara özenen milyonların da kendilerini sahte hayaller yaratmasının izini sürmek mümkün oluyor. Filmin merkezinde yer alan dört karakter ise şüphesiz farklı bir analizi hak ediyor. Dört usta oyuncu tarafından canlandırılan Michael Burry (Christian Bale), Mark Baum (Steve Carell), Jared Vennett (Ryan Gosling) ve Ben Rickett (Brad Pitt), psikolojik rahatsızlıkları olan karakterler olarak sunuluyorlar. Burry, bir gözünü kaybettiği için cam göze sahip ve Asperger sendromundan muzdarip.…

Yazar Puanı

Puan - 77%

77%

Büyük Açık; sonuçlarını hala hissettiğimiz krize olan cesur bakışı, krize neden olan kurum ve isimleri açıklamaktan çekinmeyen senaryosu ve yaratıcı görsel tercihleriyle izlenmeye değer bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 7 votes)
77
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi