“Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben. Bu konuda kurgulanabilecek ne varsa kurguladım zihnimde; ama uygulamaya dökmedim şüphesiz hayal ettiklerimin tamamını ve asla da dökmeyeceğim. Şehvet düşkünüyüm ama suçlu ya da katil değilim. Savunmamı kendimi temize çıkarma yönünde yapmaya zorlanıyorum. Oysa beni böylesine haksızca mahkûm edenler, kendi rezilliklerini dengelemeyi bile beceremiyorlar.”

Marquis de Sade

Katalin Varga ve Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio) filmleriyle kendine has bir izleyici kitlesi yaratmış olan Peter Strickland; Burgonya Dükü – The Duke of Burgundy isimli son filminde sinemasal dehasını felsefeyle birleştirerek ortaya oldukça etkileyici, kuramsal bir film anlatısı bırakıyor. Hani “kimi filmler anlatılmaz yaşanır” minvalinde sözler söyleriz ya; işte Burgonya Dükü tam olarak bu statüde bir film. Zira, film ile ilgili yazılıp çizilen her şey onu anlatmaya çalışıyor; fakat Burgonya Dükü’nün amacı yaşanmak, üzerine düşünülmek. Senaryosundan, oyunculuklarına; yönetiminden, sahne düzenlemesine; görsel efektlerinden, ses tasarımına ince ince işlenmiş bir filmle karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte yarar var. Her şey öylesine saf ve pürüzsüz bir şekilde işleniyor ki karşımızdaki filmin tam anlamıyla bir sanat eseri, bir felsefe metni, yapısökümsel bir inceleme olduğunu söylemek beni heyecanlandırıyor. Umarım ilerleyen zamanlarda filmi ya da Strickland’in sinemasını ayrı bir başlık altında incelemeye de açabiliriz.

Bu eleştiride; Peter Strickland’in dehasına övgüler düzmek, sinematografisinin ne kadar mükemmel olduğundan bahsetmek, filmin senaryosunun senaryo yazımı konusunda örnek bir metin teşkil edebileceğini belirtmek yerine; filmin ne olduğunu ya da bana neleri düşündürdüğünü anlatmayı tercih ediyorum. Ve bu düşüncelerin sizde Burgonya Dükü’nü görme isteği yaratmasını temenni ediyorum. Filmin kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Evelyn (Chiara D’Anna) ve Cynthia (Sidse Babett Knudsen), ilişkilerini dinamik tutmak adına her gün basit ve kışkırtıcı olan bir ritüeli yerine getirirler ve bu ritüel her seferinde Evelyn’in cezası ve hazzı ile sonuçlanır. Varlıklı bir kelebek uzmanı (Lepidopterist) olan Cynthia’nın geleneksel bir ilişkiye yönelik arzusu, amatör bir kelebek uzmanı olan Evelyn’in erotik takıntıları ve oyunlarıyla çelişince, ikilinin ilişkileri kırılma noktasına gelir.

Filmle ilgili özellikle belirtmek istediğim şeylerden biri, kadrosunda hiçbir erkeğin yer almaması. Yani film tamamen dişi olan bir dünyada, zamanda ve mekanda geçiyor. Hal böyle olunca filmin kadın karakterlerini lezbiyen olarak sınıflandırmak, filmi bu dünyaya ait gösterme çabası olacaktır diye düşünüyorum. Oysa filmin kendine özgü bir evreni var ve bu evrende her şey dişi. Bu sebepten filme ve karakterlere dair etiketlendirmeler yapmanın ya da kategorize etmekten kaçınmanın daha doğru olacağını söylemek gerek. Benim gözümde filmin iki ana karakteri şu ya da bu olmaktan çok, aşıklar; üstelik sahip oldukları aşk dipsiz bir derinliğe sahip olduğu için oldukça hipnotize edici. Hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bu dünyada, birbirlerine karşı olan aşklarını diri tutmak ve bunu cinsel hazla birleştirmek için kendilerine fantezi oyunları yaratıyorlar. Daha doğrusu bu oyunları biri yaratıyor, diğeriyse uygulayıcısı oluyor. Ama ortada karşılıklı bir onaylanma durumu söz konusu olduğu için, her iki taraf da üzerine düşen görevi -belli bir zamana kadar- yerine getirmeye çalışıyor.

İkili arasındaki bu ‘sadomazoşistik’ oyunlar kimin sadist kimin mazoşist olduğu konusuyla ilgili sorgulamalar yapmamızı, yer yer bu rollerin birbiri içine geçtiğini düşünmemizi sağlıyor. Fakat belki de bizi bu sorgulamaya götüren sebep, düşünce yapılarımızın altında yatıyor. Bu noktada hemen hemen herkesin sadomazoşist olarak belirttiği karakterleri bu tanımlamadan kurtarmak gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten, Ulus Baker’in Sade ile Masoch’un metinlerinden türeyen bu iki kavramı psikanalitik boyuttan nasıl kopardığına dikkat çekmek istiyorum. Zira filmin karakterlerini bu iki kavram üzerinden belirlemek filmin anlatısını oldukça zedeleyeceği ve filmi hem feminist hem de psikanalitik okumaya götüreceği için –ki Strickland’in isteği bunun tam zıddı olan yapısökümsel bir özdek ortaya koymak-, bu düşünce tarzı filmin özü için tehlikeli duruyor. İşte tam olarak burada Ulus Baker’in şu düşüncesini belirtmek istiyorum: “Psikanaliz literatürün belli bir kesiminin desteklediği, vulger anlamıyla da oldukça yaygın olarak rastlanan “sadomazoşizm” fikri, ister ortak bir psişik öze göndersin, isterse bir tamamlayıcılık temasına, özellikle Sade ve Sacher Masoch literatürünün ışığında, tümüyle yanıltıcıdır. Sade’ın arzular rejimi ile Sacher Masoch’unki arasındaki taban tabana zıtlık, bir tamamlayıcılık ya da bir karşılıklı cevap içermez. “Nerede bir sadist varsa orada, ona cevap verebilecek bir mazoşist de bulunabilir” tezi yanlıştır. Çünkü sadizmin ve mazoşizmin arzu rejimleri, onları birbirlerine cevap vermekten alıkoyar.” Burada Baker’in vurgulamaya çalıştığı şey; özellikle Freud tarafından lime lime edilen Sade’ın metinlerinin ekonomi-politik bir düşünceye evrilerek, aşkı da ilişkileri de nasıl metaya çevirdiği düşüncesidir.  Burgonya Dükü’nü salt iktidar ilişkisine ya da sınıfsal çıkarlara indirgemeye çalışmak, karakterleri biri diğerine üstünmüş gibi addetmek olacağı için bu düşünce tarzı oldukça yanlış olacaktır. Zira; eğer fark edilebilirse filmin yönetmeni ve senaryo yazarı Strickland bundan kaçınmak için bizleri sürekli uyanık tutmaya çalışmaktadır.

Karakterler arasındaki ilişki, birbirlerine karşı duydukları derin aşkın göstergesidir. İkili arasında aktif-pasif karşıtlığı söz konusu olmadığı için filmde saf bir mazoşizm amacı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mazoşizm sahip olduğu yıkıcılığı yapısökümsel bir amaca yönelterek kendini ve doğayı yeniden yaratmak ister. Mazoşizmin amacı yeniden doğmak, ‘kozadan çıkmak’, kendini gerçekleştirmektir. Deleuze; mazoşizmde ‘olumsuz’ görünen  güçlerin, esaretten kurtarılma isteği ve ‘olumlu’ çıkış çabası olduğuna inanır. Burgonya Dükü’nde kelebek ve insan arasında kurulan ilişkinin en büyük sebeplerinden biri budur. Kadın-oluş düşüncesine erişmek ve doğaya dönmek isteyen karakterlerin önce kozadan çıkmaya (filmdeki sandık bu yüzden çok değerli) ihtiyaçları vardır. Bu sebepten, Burgonya Dükü bir tür yeniden doğma törenidir.

“Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben. Bu konuda kurgulanabilecek ne varsa kurguladım zihnimde; ama uygulamaya dökmedim şüphesiz hayal ettiklerimin tamamını ve asla da dökmeyeceğim. Şehvet düşkünüyüm ama suçlu ya da katil değilim. Savunmamı kendimi temize çıkarma yönünde yapmaya zorlanıyorum. Oysa beni böylesine haksızca mahkûm edenler, kendi rezilliklerini dengelemeyi bile beceremiyorlar.” Marquis de Sade Katalin Varga ve Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio) filmleriyle kendine has bir izleyici kitlesi yaratmış olan Peter Strickland; Burgonya Dükü - The Duke of Burgundy isimli son filminde sinemasal dehasını felsefeyle birleştirerek ortaya oldukça etkileyici, kuramsal bir film anlatısı bırakıyor. Hani "kimi filmler anlatılmaz yaşanır" minvalinde sözler söyleriz ya; işte Burgonya Dükü tam olarak bu statüde bir film. Zira, film ile ilgili yazılıp çizilen her şey onu anlatmaya çalışıyor; fakat Burgonya Dükü’nün amacı yaşanmak, üzerine düşünülmek. Senaryosundan, oyunculuklarına; yönetiminden, sahne düzenlemesine; görsel efektlerinden, ses tasarımına ince ince işlenmiş bir filmle karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte yarar var. Her şey öylesine saf ve pürüzsüz bir şekilde işleniyor ki karşımızdaki filmin tam anlamıyla bir sanat eseri, bir felsefe metni, yapısökümsel bir inceleme olduğunu söylemek beni heyecanlandırıyor. Umarım ilerleyen zamanlarda filmi ya da Strickland'in sinemasını ayrı bir başlık altında incelemeye de açabiliriz. Bu eleştiride; Peter Strickland’in dehasına övgüler düzmek, sinematografisinin ne kadar mükemmel olduğundan bahsetmek, filmin senaryosunun senaryo yazımı konusunda örnek bir metin teşkil edebileceğini belirtmek yerine; filmin ne olduğunu ya da bana neleri düşündürdüğünü anlatmayı tercih ediyorum. Ve bu düşüncelerin sizde Burgonya Dükü’nü görme isteği yaratmasını temenni ediyorum. Filmin kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Evelyn (Chiara D’Anna) ve Cynthia (Sidse Babett Knudsen), ilişkilerini dinamik tutmak adına her gün basit ve kışkırtıcı olan bir ritüeli yerine getirirler ve bu ritüel her seferinde Evelyn’in cezası ve hazzı ile sonuçlanır. Varlıklı bir kelebek uzmanı (Lepidopterist) olan Cynthia’nın geleneksel bir ilişkiye yönelik arzusu, amatör bir kelebek uzmanı olan Evelyn’in erotik takıntıları ve oyunlarıyla çelişince, ikilinin ilişkileri kırılma noktasına gelir. Filmle ilgili özellikle belirtmek istediğim şeylerden biri, kadrosunda hiçbir erkeğin yer almaması. Yani film tamamen dişi olan bir dünyada, zamanda ve mekanda geçiyor. Hal böyle olunca filmin kadın karakterlerini lezbiyen olarak sınıflandırmak, filmi bu dünyaya ait gösterme çabası olacaktır diye düşünüyorum. Oysa filmin kendine özgü bir evreni var ve bu evrende her şey dişi. Bu sebepten filme ve karakterlere dair etiketlendirmeler yapmanın ya da kategorize etmekten kaçınmanın daha doğru olacağını söylemek gerek. Benim gözümde filmin iki ana karakteri şu ya da bu olmaktan çok, aşıklar; üstelik sahip oldukları aşk dipsiz bir derinliğe sahip olduğu için oldukça hipnotize edici. Hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bu dünyada, birbirlerine karşı olan aşklarını diri tutmak ve bunu cinsel hazla birleştirmek için kendilerine fantezi oyunları yaratıyorlar. Daha doğrusu bu oyunları biri yaratıyor, diğeriyse uygulayıcısı oluyor. Ama ortada karşılıklı bir onaylanma durumu söz konusu olduğu için, her iki taraf da üzerine düşen görevi -belli bir zamana kadar- yerine getirmeye çalışıyor. İkili arasındaki bu ‘sadomazoşistik’ oyunlar kimin sadist kimin mazoşist olduğu konusuyla ilgili sorgulamalar yapmamızı, yer yer bu rollerin birbiri içine geçtiğini düşünmemizi sağlıyor. Fakat belki de bizi bu sorgulamaya götüren sebep, düşünce yapılarımızın altında yatıyor. Bu noktada hemen hemen herkesin sadomazoşist olarak belirttiği karakterleri…

Yazar Puanı

Puan - 93%

93%

93

Burgonya Dükü filminde, her şey öylesine saf ve pürüzsüz bir şekilde işleniyor ki karşımızdaki filmin tam anlamıyla bir sanat eseri, bir felsefe metni, yapısökümsel bir inceleme olduğunu söylemek beni heyecanlandırıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.25 ( 9 votes)
93
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi