Yumurta (2007), Süt (2008), Bal (2010) filmlerinden oluşan Yusuf üçlemesiyle Türkiye sinemasında kendine has bir çizgide ilerleyen ve hatrı sayılır bir yer edinen Semih Kaplanoğlu, yeni filmi Buğday - Grain ile 24. Adana Film Festivali'nden En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Müzik ödülüyle döndü. Yanı sıra Malatya Film Festivali'nde Siyad ödülünün sahibi oldu. Peki bu ödüller ve Buğday, Türkiye sineması için ne ifade ediyor? Açıkçası Buğday'ın Türkiye standartlarının bir hayli üzerinde bir açılışla izleyicisini yakaladığını söyleyebilirim. Siyah-beyaz bir bilimkurgu izliyor olmak ve o karanlık, distopik dünyanın içerisinde Semih Kaplanoğlu'nun kamerası aracılığıyla konumlandırılmak eşsiz bir deneyim niteliğinde başlangıcını yapıyor. Bu eşsiz deneyim ise ne yazık ki yarım saat gibi kısa bir sürede sona eriyor. Bu sebeple, Buğday, adeta  çok belirgin bir mesajı daha da alenen anlatabilmek anlatabilmek adına harcanmış çok büyük bir hayalkırıklığı olarak zihnimde kendisine apayrı bir yer açtı. Filmin, özellikle sanat yönetimi üzerine gerçekten büyük çaba harcandığını görebileceğimiz üzere, Adana Film Festivali'nde kucakladığı En İyi Sanat Yönetimi ödülünü oldukça haklı ve yerinde buluyorum. Ancak görüntü ve sanat yönetimi dışında ne yazık ki elle tutulur taraflarını da budamayı tercih eden Buğday, karakterlerin ölü topraklara geçiş yapmasıyla birlikte bütün yenilikçi ve yaratıcı yanlarını kaybediyor. Belirsiz bir zamanda, belirsiz bir yerde insanlığın mahvettiği doğa üzerinden yeni bir yaşam kurma çabasında olan insanlar, yapay tohumlar aracılığıyla en iyi ürünü elde etmeye çalışıyorlar. Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı gelişmiş yapıdaki şehre, civar bölgelerin tüm imkanlarının seferber edilmesi ve hatta toprağının bile taşınması sonucu, kentte yeni bir düzen kuruluyor. Asit yağmurları, bulaşıcı hastalıklar ve yeşermeyen tohumlarla insanlığın geldiği/gelebileceği noktanın korkunçluğunu gözler önüne seren Buğday, yaşanabilir bölge ve yasak bölge arasındaki ayrımı da izleyicisine  başarılı görüntü yönetimi eşliğinde bir yolun iki farklı ucunu kullanarak sunarken, yasaklı bölgeye geçiş yapıldığı anda film aniden anlatı yapısını 180 derece değiştirerek "Sır Kapısı" hissiyatına bürünen tasavvufi bir anlatı geliştiriyor. Bu değişim öyle ani oluyor ki, izleyiciler birdenbire başka bir film izlemeye başladıklarını dahi düşünebilir. Her izleyiciyi yakalayabilecek bir noktadan yola çıkarak sonunda yönetmenin kişisel olarak varmak istediği ideolojiye/söyleme varması, filmin bütünlüklü yapısını ve yanı sıra inandırıcılığını kaybetmesine yol açıyor. Buğday ikinci yarısı itibariyle politik duruşunu net bir biçimde ortaya koyan ve "Nefes mi, buğday mı?" sorusu üzerinden ilerleyen bir filme dönüşüyor. Filmde oyunculukların başarılı olduğunu söylemek çok mümkün değil ancak, oyunculuklar tamamen yönetmen tercihi olarak da görülebilecek bir noktada. Jean-Marc Barr'ın canlandırdığı Erol karakteri ve Ermin Bravo'nun canlandırdığı Cemil karakteri, bu bozulmuş dünyanın tepkisizleşmiş karakterleri olarak da görülebilir. Giles Nuttgens'in görüntü yönetmenliğini üstlendiği Buğday, kesinlikle bu yıl vizyonda izleyeceğimiz Türkiye yapımı filmler arasında en başarılı görüntüleri sunuyor diyebilirim. Buğday: Bilim ve Din Ortak Noktada Buluşabilir mi? Buğday, bireyin kendine dönmesini, içsel inançlarını ve var olma sebebini sorguluyor sorgulamasına ama bu sorgulamaya verdiği oldukça net cevapları izleyicisine dikte etmekten de çekinmiyor. Bilimkurgu olarak yola çıkan distopik bir filmin çözümü dinde bulması, dini bilimin üzerinde konumlandırmakla sonuçlanıyor. Bu durumun kabulü, elbette sizin geliştirdiğiniz inanç sistemine göre değişebilir. Buğday'ın sıkıntıya düştüğü nokta ise bu bireysel çözümü ve inancı, normatif ve didaktik bir biçimde toplumsal bir çözümmüş gibi sunması. Bilim ve din, kişinin inancına göre birlikte ilerletilebilir,…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Buğday, bireyin kendine dönmesini, içsel inançlarını ve var olma sebebini sorguluyor sorgulamasına ama bu sorgulamaya verdiği oldukça net cevapları izleyicisine dikte etmekten de çekinmiyor.

Kullanıcı Puanları: 2.56 ( 14 votes)
45

Yumurta (2007), Süt (2008), Bal (2010) filmlerinden oluşan Yusuf üçlemesiyle Türkiye sinemasında kendine has bir çizgide ilerleyen ve hatrı sayılır bir yer edinen Semih Kaplanoğlu, yeni filmi Buğday – Grain ile 24. Adana Film Festivali’nden En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Müzik ödülüyle döndü. Yanı sıra Malatya Film Festivali’nde Siyad ödülünün sahibi oldu. Peki bu ödüller ve Buğday, Türkiye sineması için ne ifade ediyor?

Açıkçası Buğday’ın Türkiye standartlarının bir hayli üzerinde bir açılışla izleyicisini yakaladığını söyleyebilirim. Siyah-beyaz bir bilimkurgu izliyor olmak ve o karanlık, distopik dünyanın içerisinde Semih Kaplanoğlu’nun kamerası aracılığıyla konumlandırılmak eşsiz bir deneyim niteliğinde başlangıcını yapıyor. Bu eşsiz deneyim ise ne yazık ki yarım saat gibi kısa bir sürede sona eriyor. Bu sebeple, Buğday, adeta  çok belirgin bir mesajı daha da alenen anlatabilmek anlatabilmek adına harcanmış çok büyük bir hayalkırıklığı olarak zihnimde kendisine apayrı bir yer açtı.

Filmin, özellikle sanat yönetimi üzerine gerçekten büyük çaba harcandığını görebileceğimiz üzere, Adana Film Festivali’nde kucakladığı En İyi Sanat Yönetimi ödülünü oldukça haklı ve yerinde buluyorum. Ancak görüntü ve sanat yönetimi dışında ne yazık ki elle tutulur taraflarını da budamayı tercih eden Buğday, karakterlerin ölü topraklara geçiş yapmasıyla birlikte bütün yenilikçi ve yaratıcı yanlarını kaybediyor.

Belirsiz bir zamanda, belirsiz bir yerde insanlığın mahvettiği doğa üzerinden yeni bir yaşam kurma çabasında olan insanlar, yapay tohumlar aracılığıyla en iyi ürünü elde etmeye çalışıyorlar. Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı gelişmiş yapıdaki şehre, civar bölgelerin tüm imkanlarının seferber edilmesi ve hatta toprağının bile taşınması sonucu, kentte yeni bir düzen kuruluyor. Asit yağmurları, bulaşıcı hastalıklar ve yeşermeyen tohumlarla insanlığın geldiği/gelebileceği noktanın korkunçluğunu gözler önüne seren Buğday, yaşanabilir bölge ve yasak bölge arasındaki ayrımı da izleyicisine  başarılı görüntü yönetimi eşliğinde bir yolun iki farklı ucunu kullanarak sunarken, yasaklı bölgeye geçiş yapıldığı anda film aniden anlatı yapısını 180 derece değiştirerek “Sır Kapısı” hissiyatına bürünen tasavvufi bir anlatı geliştiriyor. Bu değişim öyle ani oluyor ki, izleyiciler birdenbire başka bir film izlemeye başladıklarını dahi düşünebilir.

Her izleyiciyi yakalayabilecek bir noktadan yola çıkarak sonunda yönetmenin kişisel olarak varmak istediği ideolojiye/söyleme varması, filmin bütünlüklü yapısını ve yanı sıra inandırıcılığını kaybetmesine yol açıyor. Buğday ikinci yarısı itibariyle politik duruşunu net bir biçimde ortaya koyan ve “Nefes mi, buğday mı?” sorusu üzerinden ilerleyen bir filme dönüşüyor.

Filmde oyunculukların başarılı olduğunu söylemek çok mümkün değil ancak, oyunculuklar tamamen yönetmen tercihi olarak da görülebilecek bir noktada. Jean-Marc Barr’ın canlandırdığı Erol karakteri ve Ermin Bravo’nun canlandırdığı Cemil karakteri, bu bozulmuş dünyanın tepkisizleşmiş karakterleri olarak da görülebilir. Giles Nuttgens’in görüntü yönetmenliğini üstlendiği Buğday, kesinlikle bu yıl vizyonda izleyeceğimiz Türkiye yapımı filmler arasında en başarılı görüntüleri sunuyor diyebilirim.

Buğday: Bilim ve Din Ortak Noktada Buluşabilir mi?

Buğday, bireyin kendine dönmesini, içsel inançlarını ve var olma sebebini sorguluyor sorgulamasına ama bu sorgulamaya verdiği oldukça net cevapları izleyicisine dikte etmekten de çekinmiyor. Bilimkurgu olarak yola çıkan distopik bir filmin çözümü dinde bulması, dini bilimin üzerinde konumlandırmakla sonuçlanıyor. Bu durumun kabulü, elbette sizin geliştirdiğiniz inanç sistemine göre değişebilir. Buğday’ın sıkıntıya düştüğü nokta ise bu bireysel çözümü ve inancı, normatif ve didaktik bir biçimde toplumsal bir çözümmüş gibi sunması. Bilim ve din, kişinin inancına göre birlikte ilerletilebilir, eş miktarda önem atfederek yaşanabilir ancak bütün sorumluluğun insana, dolayısıyla bilime yüklendiği filmik dünyada, bilimin kötülüğünden bireyi kurtaran unsurun din olması, bulunduğumuz yerden o kadar da ortak noktada konumlanmak gibi görünmüyor. Bir şeyleri doğrulamak ve yanlışlamak sinemada toplumsal açıdan önemli anlamlar taşıyor. Propaganda sineması da, bu mutlak doğru ve yanlışlardan besleniyor. Elbette her ideolojinin propagandası yapılabilir, her yönetmen kendi dünya görüşüyle kendi sanat yapıtını ortaya koyabilir. Burada kendi açımdan ve benim gibi düşünen seyirciler adına eleştirebileceğim nokta, gerçekten başarılı bir açılışla ve birbirinden şiirsel görüntülerle Türkiye sinemasının en özgün yapımlarından birine imza atılabilecekken bu fırsatın harcanmış olması ve harcanmakla kalmayıp filmin anlatı yapısının taban tabana zıt bir noktaya evrilmesi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi