En İyi Film dahil 5 dalda Altın Küre adaylığı ve 6 dalda gelen Oscar adaylığı ile bu yılın merakla beklenen filmlerinden Yaşamın Kıyısında – Manchester by the Sea; Amerika’da bir sahil kasabasında yaşayan Chandler ailesinin duygu yüklü hikayesine odaklanıyor. Lee (Casey Affleck), büyüdüğü kasabasından uzakta apartman görevlisi olarak çalışan yalnız bir adamdır. Ağabeyinin ani ölümü üzerine, 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olma görevini üstlenir ve bu nedenle uzun süre önce ayrıldığı kasabaya geri döner. Geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan Lee, yeğeniyle beraber zor günlerin yaralarını sarmaya çabalar. Yönetmenliğini 10 dalda Oscar ve 5 dalda Altın Küre adayı “Gangs of New York” ve “Analyze This” gibi unutulmaz filmlerin senaristi Kenneth Lonergan’ın yaptığı; yapımcılık koltuğunda ise Matt Damon’ın yer aldığı Manchester by the Sea; sinema dünyasının son harikalarından biri!

Bu nedenle; bu hafta sinemada ne izlesem diye soranlara ilk cevabımız; Manchester by the Sea!

Bu Hafta Sinemada Manchester by the Sea İzlemek İçin 10 Sebep

Kenneth Lonergan

manchester-by-the-sea-4-filmloverss

2000 yılında hem çektiği hem de senaryosunu kaleme aldığı ilk uzun metrajı You Can Count on Me ile içten ve dokunaklı hikayelerin sinemadaki samimi dili olacağının sinyallerini veren Kenneth Lonergan, birkaç filmde senarist olarak karşımıza çıksa da uzun zaman kamera arkasına geçmeyi tercih etmemişti. Uzunca bir aranın ardından 2011’de Margaret ile yeniden yönetmen koltuğuna oturan Lonergan; sinyallerinde yanılmadığımızı adeta kanıtlamayı başaran oldukça başarılı bir yapımla geri dönmüştü. Bu kez ise altı yıl aradan sonra, bu yılın en çok konuşulan filmi olan; hatta birçokları tarafından yılın dramı olarak nitelendirilen Manchester by the Sea ile karşımızda! Her yeni filminde kendisine artı bir şeyler kazandıran ve bunu yaparken samimi dilinden vazgeçmeyen Lonergan; Manchester by the Sea ile adeta yüreğimize dokunmayı başardı. Lonergan imzasını hem filmin senaryosunda hem de çekiminde fazlasıyla hissettiğimiz film; tıpkı You Can Count on Me’deki eve dönüş hikayesi gibi, sadece biraz daha canımızı acıtanı!

Casey Affleck

manchester-by-the-sea-12-filmloverss

Casey Affleck! Yılın en konuşulanlarda ikinci numaraya geldiğimizde tabii ki karşımıza Casey Affleck çıkıyor. Kimileri tarafından abisi Ben Affleck’in kariyerini sollayan bir oyunculuk sergilediği için övülen Affleck’i abisinin radarından çıkarıp, bambaşka bir köşeye alıyorum ve o bambaşka boyuttaki oyunculuğuyla övmeye devam ediyorum.

Caleb Casey Affleck’in kariyerine göz attığımızda; şöhretini Akademi Ödülü adaylığı kazandığı The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford ile kazansa da aslında kariyerine başlangıcı 1988 yılına uzanmamız gerekiyor. İlk olarak Lemon Sky adlı filmde karşımıza çıkan Affleck için diyebiliriz ki farklı mimikleriyle özellikle dram ve gerilim filmlerinin vazgeçilmezi! Affleck, Good Will Hunting, Hamlet, Ocean’s Serisi, Gerry gibi birçok filmde yer alsa da asıl çıkışını ise dediğimiz gibi Robert Ford karakteriyle 2007 yılında yaptı. Bundan sonrasında artık gözler oyuncunun üzerindeydi. Gone Baby Gone, The Killer Inside Me, I’m Still Here gibi pek çok filmde karşımıza çıkan Affleck, bu yapımların neredeyse hepsinde olumlu eleştirilerin odağı olmayı başardı. 74. Altın Küre Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu (Drama) dalında ödüle layık görülen Casey Affleck, yılın en iyilerinden Manchester by the Sea’de sergilediği performansla ise uzun zamandır konuşuluyor. Büyük ihtimalle bu yıl Oscar‘ı da kucaklayacak olan aktör, hayat verdiği Lee karakteriyle kelimenin tam anlamıyla bizleri büyülemeyi başarıyor.

Bir Kasabaya Çöken Puslu Mavilik

manchester-by-the-sea-5-filmloverss

Bir balıkçı kasabası. Şehre hem yakın hem de bir o kadar uzak. Denizin verdiği hem masmavi bir umut hem de grimsi bir karamsarlık. Ev, aile, geçmiş, dönüş… Manchester, Lee ve yeğeni Patrick için bunları ifade ediyor desek yanılmayız herhalde. Dönüşün verdiği o kaçınılmaz ‘yüzleşme’ hissiyatı ile geçmişte üzerini sarmaladığımız sırların örtüsünü açmaya olan ‘korku’muz. Lonergan bunları diyaloglarının satır aralarına, oyuncularının mimiklerine, sessizliğe ve aynı zamanda da kasabanın derinliklerine saklamayı bilen bir usta gibi karşımızda. Mavinin ve yeşilin o puslu yansıması, tıpkı film boyunca gözümüzden eksik olmayan yaşlar gibi film boyunca yerini koruyor. Yalın atmosferi bizlere en etkili şekilde yansıtan Lonergan; kullandığı renkler, ışıklar ve kamera açılarıyla muazzam bir iş ortaya çıkarmış. Ayrıca ilmek ilmek işlediği hikayesini, flashbacklerle süslerken; bizi oldukça başarılı bir kurguyla da karşılamayı ihmal etmemiş olan Lonergan; hikayenin kasvetini filmin her köşesine serpiştirmeyi başarmış.

 Sessizlik ve Anlattıkları / Lee!

manchester-by-the-sea-11-filmloverss

Sözcükler bazen pek bir anlam ifade etmez ya. Tıpkı Hikmet Benol’un haklı isyanı gibi; “Kelimeler bazı anlamlara gelmiyor!” Evet, bazen bir cevap, bir anlatılması güç hikaye kendine sığınak olarak sessizliği seçer. Susmak bazen aslında gerçekleşen eylemden daha çok şey anlatır. Lee Chandler da öyle bir sessizliğe sığınmış işte… geçmişi hafızasından, kalbinden atamayan Lee için konuşmak, anlatmak artık pek de önemli değil. Geçmişe olan dönüşlerde izlediğimiz o konuşkan neşeli Lee’yi; geçmişte yaşadıklarının gölgesinde sessizliğe bürünmüş halde bulmamız ise tabii ki kaçınılmaz. Affleck; gözleriyle ve mimikleriyle bu sessizliği bize en derinden hissettirmeyi başardığı için; belki de ağlamamızı dahi sesli yapamadığımız, adeta içimize hıçkırmamıza sebep bir karakter ortaya koyduğu için bilmiyorum ama; Manchester by the Sea, bize suskunluğunda pek çok şeyi anlatacağını bir kez daha gösteriyor!

Cemal Süreya’nın dediği gibi; “Kan var bütün kelimelerin altında /  İşte o kandır senin gülüşün.”

Hikayeyi Tamamlayan Müzikler

manchester-by-the-sea-8-filmloverss

Yukarıda bahsettiğim o sessizliği bölen, bazen de muazzam bir fon olan müziklerden bahsetmeden geçmek olmaz. Üstelik bu müzikler bir de mistik ve hüzünlü atmosferi daha da yükseltmeyi başaran klasik müziğin arka bahçesinden seçildiği için kelimenin tam anlamıyla ‘tadından yenmiyor.’ Tabi bu enstrümantal eserlerin yanı sıra farklı müziklerin de eşlik ettiği filmde; tüm o hüznü gençlik ateşiyle bastıran Patrick’in liseden arkadaşlarıyla kurduğu grubun bodrumdaki çalışmaları da var. Filmde genel olarak iki hayatın çarpışmasını izlediğimizi göz önünde bulundurursak; Patrick’in arabada açtığı ve arkadaşlarıyla yaptığı müzikler ile Lee’nin adeta sıkıştığı hayatın tüm hüznünü notalara gömen klasik müziğin çarpışmasına da şahit oluyoruz demek yanlış olmaz sanırım.

İki Hayatın Çarpışması

manchester-by-the-sea-15-filmloverss

-İki kız arkadaşım var ve bir grupta çalıyorum. Sende Quincy’de kapıcılık yapıyorsun. Nerede yaşadığın niye umurunda?

Lee karanlık geçmişini geride bırakarak, yaşadığı kasabadan uzaklaşarak; şehirde tek odalı bir dairede yaşamaktadır. Filmin ilk sahnelerinde konuk olduğumuz Lee’nin tek kişilik hayatı, ani bir değişimle alt üst olur. Abisinin ölümüyle, kasabasına dönmesi ve yeğeni Patrick’in vasisi olması gerektiğiyle yüzleştiğinde ise Lee, kendi içinde yaşadığı çatışmayı gözler önüne sererken aslında benzer bir çatışmayı ise Patrick ile de yaşamaktadır. Aslında pek çok filmden aşina olduğumuz kuşak çatışması konusuyla yüz yüzeyizdir artık. Hayatta kalmak veya gitmek başlı başına keskin bir çizgiyken; bu duruma bir de sorumluluk duygusu eklenince içinden çıkılmayan bir hal alır. Lee’nin tek başına kurduğu, toplumdan yabancılaştığı hayatın karşısında henüz lise öğrencisi olan ve ne arkadaşlarından ne de babasının teknesinden ayrılmak istemeyen Patrick’in hayatı.

Vicdan Azabı / Kendine Kestiğin Ceza

manchester-by-the-sea-14-filmloverss

Bazı tecrübeler vardır ki; başkaları tarafından cezalandırılmasa da vicdanının süzgecinden geçemez. Herkes sana acırken; sen kendine kızıyorsundur ve vicdan azabı artık yavaş yavaş hayata olan bir küskünlüğe dönmüştür. Hayatta kalmanın amacını, nedenini fazlasıyla sorguladığın anlar da olur elbet; işte bunları yaşarken birçok yöntemle karşılaşırız. Kendi kabuğuna çekilerek yaşamın bitmesini bekleyen Lee gibi de yapabilir insan veya eski eşi Randi gibi yeni bir hayat kurup, hayatına bir şekilde devam etmeye çalışarak… Ne kadar zaman geçse de zamanın iyi gelmediği durumlar vardır; aslında Manchester by the Sea tam olarak da bunu, ‘zamanın hiç bir şeyi düzeltmeyeceği, daha kötü de etmeyeceği; zamandan bağımsız olan şeyleri’ anlatıyor. Bizi Lee ve Randi ile tanıştırarak, sadece üzmüyor kelimenin tam anlamıyla süründürüyor.

Sonsuza Kadar Kaybettiğini Farkına Varmak: ‘Baba!’

manchester-by-the-sea-7-filmloverss

-Gideceğin bir adada yanına seni koruması için bir kişi alacaksın… bu kişi baban mı olsun istersin yoksa ben mi?

-Babam.

-Bence yanılıyorsun.

Filmi izlerken kafamın içinde hep Barış Bıçakçı’nın şu sözü dolanıyordu. ” ‘Tuz kokusu’ dedi babam, ‘ölümsüzlük hissi verir’ ” Bir balıkçı kasabasında, denizi babasıyla olan ilişkisinin merkezine almış Patrick’in hikayesini izlerken bunları düşünmek çok olası tabi. Uçsuz bucaksız mavi deryada; babası ve amcasıyla kurduğu küçük dünyasını bir tekneyle özdeşleştiren; ve o tekne giderse anıları da birer birer silinecek diye düşünen Patrick’in yaşadığı yerden ayrılmamak adına yaptığı tüm ısrarlar belki de o yüzden çok makul. Filmin her ne kadar Lee’nin sessizliğe hapsolmuş hikayesi gibi görünüyor olsa da aslında babasının kaybıyla birlikte uzun zamandır görüşmediği amcasıyla birlikte yaşamaya başlayan Patrick’in gürültülü gençliğini de ele aldığını unutmamak gerek.

Boğazlara Düğümlenen Bir Hikaye

manchester-by-the-sea-10-filmloverss

Manchester by the Sea’nin Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirdiği prömiyerinin ardından birçok eleştirmen birliği tarafından ‘Yılın En İyi Dramı’ olarak lanse edilmesi boşuna değil. Film yalın anlatımının paralelinde; bir insanın hatasından arınmasını öyle etkileyici bir kurguyla ele alıyor ki izleyici bir anda kendisini hikayenin tam orta yerinde buluveriyor. Vicdanı ve hayatı arasında kalmış Lee’yi izlerken, belki kendimizin hayatından bir kareyle özdeşleştirdiğimiz içindir; kendi geçmişimizle yüzleşiyoruz. Manchester by the Sea, çaresizlik, sevgi, dostluk, bağlılık gibi insanı en derinden etkilemeyi başaran kavramları; abartılı bir dili tercih etmeden hayatın içinden bir anlatımla yansıtıyor. Vurucu noktalarıyla kalbimize öyle dokunuyor ki ifade etmekte zorlanılan bir duygu buhranına kapılıyor hatta filmin ardından bile boğaza düğümlenen yumrudan kurtulamıyoruz. Lee’nin bağıra çağıra ağlamasını beklerken; o patlama duygusuna kavuşamamanın huzursuzluğuyla yalnızlığımızla yüzleşiyoruz.

Filmin Önemli Sahneleriyle Buluştuğumuz: Klipler!

manchester-by-the-sea-13-filmloverss

Lee (Casey Affleck), apartman görevlisi olarak çalışan yalnız bir adamdır. Ağabeyinin ani ölümü üzerine, 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olma görevini üstlenmek zorunda kalır ve daha önce uzaklaşmak istediği kasabasına geri döner. Lee; yeğeniyle beraber zor günlerin yaralarını sarmaya çabalarken aslında geçmişiyle de bir hesaplaşma içindedir. Eski karısı Randi (Michelle Williams) ile yollarının ayrılmasına ve mutlu aile tablosunun ellerinden kayıp gitmesine neden olan trajik geçmişini unutamayan Lee’nin duygu yüklü hikayesi!

Filmden yayınlanan kliplerden biri Lee ile yeğeni Patrick arasında geçen bir tartışmayı ele alırken; diğeri ise flashbacklerle gittiğimiz Lee ile Randi’nin hayatına bakmamızı sağlıyor. Muazzam bir kurguyla; ana karakterinin zaman içindeki değişimini başarılı bir şekilde bizlere yansıtmayı başaran Lonergan’ın son harikası Manchester by the Sea’yi mutlaka sinemalarda izleyin!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi