1930’lu yıllarda geçen bir aşk hikayesini ele alan, sinemanın dahi yönetmeni Woody Allen imzası taşıyan Café Society 12 Ağustos Cuma günü izleyiciyle buluşacak.

Bronx’da doğan Boby Dorfman’ın aşka yakalandığı, kendisini bulduğu Hollywood hayatını ve sonrasında evine geri dönerek keşfettiklerini ortaya çıkardığı New York’taki olağanüstü hikayesini eksenine alarak; aşkı, hırsı, pişmanlıkları, tercihleri, renkli aile yaşantısını, karanlık dünyaları Allen’ın gözünden oldukça zarif bir şekilde anlatan Café Society, yönetmenin nostaljiden beslendiği Midnight in Paris’ten sonra o dönemin ihtişamıyla bizi buluşturan bir diğer önemli yapımı olmayı başardı. New York ve Hollywood’un panoramik bir hikaye sunan film, dönemin heyecanını ve gösterişini yansıtan film yıldızlarına, sosyeteye, playboylara, güzel kadınlara, politikacıları ve gangsterlere yazılmış, Allen filmografisinden alışık olduğumuz bol ironili bir şiir.

Hollywood’un ünlü yıldızları, görkemli partileri, 30’lu yılların sinemasına doğru bir yolculuk yapmak ve Boby’nin keşfine ortak olmak için bu Cuma vizyonda Café Society ile buluşmadan önce sizin için derlediğimiz ‘Bu Hafta Sinemada Café Society İzlemek İçin 10 Sebep’ listesine bir göz atmalısınız.

Bu Hafta Sinemada Café Society İzlemek İçin 10 Sebep!

Woody Allen

cafe-society-1-filmloverss

“Hayat sadist bir yazarın kaleminden çıkmış bir komedidir”

Sinemanın en üretken ve aynı zamanda da en aykırı yönetmeni Woody Allen, sinemaya adım attığı günden bu yana mizahını ve zekasını konuşturduğu dolu dolu bir filmografiye imza atmıştır. Annie Hall, Manhattan, Everybody Says I Love You, Whatever Works, Blue Jasmine, Midnight in Paris ve daha nicesi… Son olarak ise nostaljinin o büyülü atmosferinden, biraz Los Angeles’ın ihtişamından biraz da New York’un şiirselliğinden bahsettiği; yer yer hem kendisiyle hem de sinema sektörüyle alay ettiği, aşkı ve pişmanlığı anlattığı Café Society ile beyazperdeyle buluşan Allen, yine izleyiciyi büyülemeyi başardı. Nostaljik anıları, kendi kişisel takıntılarını; bolca din ve sinema sektörü esprisiyle çevrelediği sadece Allen’ın yaratabileceği güzellikte bir dünyayı bize sunan Café Society, birçok kez unuttuğumuz sinemanın büyülü atmosferini hatırlamamızı sağlıyor.

New York Rüyası

cafe-society-5-filmloverss

Woody Allen sinemasına biraz olsun hakimseniz, elbette ki yönetmenin New York’a olan takıntısını biliyorsunuzdur. Annie Hall, Manhattan, Husbands and Wifes, New York Stories, Deconstructing Harry gibi birçok filmde hikaye New York’ta akar, ve mutlaka karakterlerin arasında bir New Yorker saklıdır. Allen’ın Avrupa turuna çıkıp; Roma’da, Paris’te ve Barcelona’da izleyiciye hikayeler sunmasının dışında filmlerinin hakimidir Manhattan. Allen, son filmi Café Society’de bu alışkanlığından uzaklaşmayı tercih etmiyor. New York’ta ailesiyle birlikte yaşayan ve hiç mutlu olmadığı bir işte çalışan Bobby’nin Hollywood’da başarılı bir yapımcı olan dayısının yanına gelmesiyle başlayan hikaye; Bobby’nin gitgellerini, New York’un özgür ve sanatsal yanıyla Hollywood’un şaşalı ve abartılı yaşantısını karşılaştırarak izleyiciye yansıyor. Allen filmografisinden alışık olduğumuz gibi biz yine bir New York güzellemesiyle karşılaşıyor ve yeniden bu şehre aşık oluyoruz.

Müziğin En Büyülü Hali: Caz

cafe-society-15-filmloverss

Müzik şüphesiz ki sinemanın vazgeçemediği evladı, olmazsa olmazı, büyüsüne büyü katan en önemli faktördür. Sinemanın kapısından çıkar çıkmaz müzikler kulaktan silinmediyse eğer, gerçekten o tınının hakimiyeti altındayızdır ve büyülenmişizdir. Woody Allen,  Café Society ile birlikte sadece gözlerimize ziyafet çekmekle kalmayıp, olağanüstü bir soundtrack listesiyle kulaklarımızın da pasını silmeyi başarıyor. Bobby’nin plak koleksiyonundan duyduğumuz tınılar, gösterişli konukların her gece dolup taşırdığı kulüpte kulağımıza çalınan enfes parçalarla adeta bir müzik ziyafeti yaşatan film, uzun bir süre çalma listelerimizi süsleyecek gibi…

Jesse Eisenberg

jesse-eisenberg-filmloverss

Beyazperdeye ilk kez 2002 yılında Roger Dodger filmiyle merhaba diyen; ama esas çıkışını Mark Zuckenberg’i canlandırdığı The Social Network’le yapan Jesse Eisenberg, Café Society’de aşkın saflığına inanan ama sonrasında hayatın karşısına çıkardıklarıyla tercih yapmaya zorlanan ve değişimi kaçınılmaz olan Bobby olarak karşımıza çıkıyor. Eisenberg, Woody Allen’ın filmini tarif ederken kullandığı şu cümlenin, siluetini çıkarıyor bize; “Hayat, insanların seçimlerinin sonucudur.” Filmin ikinci yarısına doğru yol alırken, evrilen bir karaktere imza atan Eisenberg, en başarılı performanslarından birini sergiliyor. Richard Ayoade imzalı The Double’da Simon ve James adlı iki ayrı karaktere hayat vermedeki yeteneğini bize kanıtlayan başarılı oyuncu, elbette bu filmde de bizleri şaşırtmıyor. Bobby’deki karakter değişimini ve değişim gerçekleştikçe yükselen özgüven duygusunu çok etkileyici bir şekilde izleyiciye yansıtan Eisenberg, Woody Allen’ın vazgeçilmez oyuncular listesine adını yazdırmalı ve biz onu daha çok Allen yapımında izlemeliyiz!

Muazzam Sinematografi

cafe-society-3-filmloverss

1930’lu yılların muhteşemliği, Los Angeles ve New York’un renkleri ve Woody Allen’ın kadrajı bir araya gelirse; Café Society’den muazzam olmayan bir sinematografi beklememek olmazdı herhalde; ki nitekim hiç hayal kırıklığı yaşamadık. Bobby ve Vonnie’nin adım adım gezdiği Los Angeles sokakları, o muhteşem evler, bizi şiir gibi bir görsellikle buluşturan sahil sahneleri ve ardından gelen New York portresi. Cuma günü beyazperdede izleyeceğimiz Café Society’nin minimal tasvirini şu şekilde yapmak yanlış olmaz; Allen’ın mükemmelliyetçi bakış açısıyla bütünleşen, görsel olarak en çok keyif veren 1930’lu yıllar ve eşsiz bir sinematografi. Café Society’de üç Oscar ödüllü Vittorio Storaro ile çalışan Allen, “Hikayemi anlatmamda sinematografi çok önemlidir ve Vittorio, muhteşem bir sanatçı.”  açıklamasına, filmin içinde yer alan farklı dünyalarını estetik anlamdaki farklılıklarıyla yansıtabilmek adına Storaro ile çok detaylı bir çalışma gerçekleştirdiklerini de ekliyor.

1930’lar: Kostüm, Renk ve Işık Uyumu

cafe-society-14-filmloverss

İhtişamlı bir Hollywood yaşantısı elbette ki renklerden ve ışıltıdan uzak düşünülemez. Bir de bu duruma atmosferin rengine uygun olarak seçilmiş kostümler eklenince, seyirliği keyifli muazzam bir görsel şölenle buluşuyoruz. 2011 yılında izleyiciyle buluşan; kurgusunun ve hikayesinin yanı sıra muhteşem Paris görüntüleriyle büyülediği Midnight in Paris’in ardından, onun da bir adım üstüne çıkan Allen, Café Society’de döneme ait kostümleri, aksesuarları ve mekanları; öyle güzel bir şekilde renklerle ve ışıkla harmanlamış ki izlemeye doyamayacağımız görüntüler ortaya çıkmış. Soft renklerin hakimiyetinde bir sinematografi sunan Cafe Society, 1930’lu yılların Hollywood’uyla; New York’un renklerini de birbirinden ayırmayı ihmal etmiyor. Film boyunca hissettiğimiz o karşılaştırma dürtüsünü her detayla ince bir şekilde karşımıza çıkarmayı başaran Allen, Los Angeles görüntülerinde hakim olan sarı ve turuncu rengini; New York’ta beyaz, kırmızı gibi daha iddialı ve modern çizgilerle değiştirir. Allen’ın dediğine göre; film ilerledikçe birbirinin zıttı iki şehir arasında bir denge oluşmakta ve bu denge kullanılan renklerle resmedilmektedir;“Bunu seviyorum. Başlangıçta birbirinden farklı iki görsellik, yavaş yavaş birbirine geçiyor.”

Yan Hikayeler

cafe-society-19-filmloverss

Allen sinemasında en dikkat çekici özelliklerden biri; hatta filmografisini bu kadar özel kılan noktaların en önemlisi hikayede yer alan her karakterin farklı ve derin hikayelere sahip olması. Woody Allen, her ne kadar film başroller üzerinden ilerliyor gibi görünse de; ana karakterlerin yaşantılarında, tercihlerinde ve sözlerinin ardında kalan yan karakterlere yer vermeyi ihmal etmez. Başrolde yer alan karakteri anlamaya çalışırken; onun ailesine, arkadaşlarına, patronuna göz kırpan yönetmen, Café Society’de de aynı yöntemi devam ettirmiş ve izleyiciyi gülümseten birçok yan hikayeye yer vermiş. İki Veronica arasında kalan Bobby ve Hollywood’da ünlü bir yapımcı olan dayısı ekseninde gelişen filmde pek çok yan hikayeler mevcut. 1930’lu yılların gangster hikayelerini anımsatan Bobby’nin abisi Ben’in karanlık yönünü izlerken; bir anda Bobby’nin ablasının evine konuk oluyor ve klasik bir Woody Allen filminde olmazsa olmaz olan biraz huysuz ve başına buyruk bir komünist karakter olan enişteye selam veriyoruz. Ardından yine Bobby’nin ailesine gidiyor; annesiyle babasının din ve ölüm üzerine söylediklerine odaklanıyoruz. Allen’ın keskin zekası ve mizahıyla çevrelenmiş muhteşem repliklere ev sahipliği yapan anne-baba diyaloglarıyla mest olmuşken; başka bir çifte, Bobby’nin Hollywood’da tanıştığı Rad ve Steve’le tanışıyor, apayrı bir ilişkiyle karşılaşıyoruz. Ana hikayenin hakim olduğu kederli atmosferini, yan öykülerle dağıtmayı ve izleyiciyi gülümsetmeyi başaran Café Society, yan karakteriyle de göz dolduruyor.

 Coen Kardeşler’in Hail, Ceasar’ına Selam!

cafe-society-7-filmloverss

Woody Allen’ın genellikle filmlerinde takındığı alaycı tutum ve yer yer mazoşistliğe varan yaklaşımlarıyla hem kendisini hem de sinema sektörünü eleştirdiğine rast gelmişizdir. Zaten filmlerinin özünde her zaman  ironiye kaçan diliyle bütünleştirdiği eleştirel bakış açısını barındırmayı ihmal etmeyen Allen için bu durum artık olmazsa olmazlar arasındadır. Café Society’nin açılış sahnesinde başlayan Hollywood taşlamaları, Bobby ile Vonnie’nin ünlü yıldızların evlerini dolaşırken daha çok kendini belli eder. Hollywood’un Altın Çağı olarak tanımlanan 1930’lu yıllarda; ‘ünlü olma’ kavramını, büyük evleri, havuz başı partilerini ve doyumsuzluğu gözler önüne seren Allen, repliklerinin ardına sakladığı muhteşem ironisiyle kendisine has güzel bir eleştiri sunar. Tıpkı Coen Kardeşler’in  Hollywood dünyasını ve sinema sektörünü ele aldıkları bu yıl vizyona giren son filmi Hail, Ceasar!’da olduğu gibi. Café Society yer yer, farklı tarzlarıyla sinema dünyasının en önemli yönetmenleri arasında olan Ethan ve Joel Coen’in mizahi bir yaklaşımla Hollywood’u ele aldıkları Hail, Ceasar!ı anımsatır ve bize Coen’leri özletir.

Karşılıksız Aşk: Sinema

cafe-society-steve-carell-filmloverss

Her sinemasever beyazperdenin büyüsüne; ‘filmimiz başlamak üzere’ anonsuyla kapılıverir zaten. Artık o kişi için ışıklar sönüp de film başlayınca farklı, büyülü dünyanın kapısı çoktan aralanmıştır. İşte o nedenledir ki sürekli ‘sinemadan çıkmış insan’ kavramı diye, kutsanmış bir güç, bir süper kahraman gerçekten bahsederiz. Bu gücü ve etkiyi, yıl ne olursa olsun beyazperdenin büyüklüğüyle buluştuğumuz an hissetsek de kabul etmemiz gerek ki; bu gücün de en özel anlarının yaşandığı, ihtişamıyla göz kamaştırdığı bir dönemi vardır; sinemanın en saf haliyle izleyiciyle buluştuğu, nefes kesen güzellikte 1930’lu ve 40’lı yıllar! Café Society, işte tam bu noktada hikayesiyle olduğu kadar birçok yönüyle de izleyeni 80 yıl öncesine bırakıverir ve biz de Woody Allen’ın şiirsel yaklaşımıyla, film başlar başlamaz adeta zamanda yolculuk yaparak sinemaya duyduğumuz aşkı doruklara taşırız; sinemadan dışarıya adımımızı atar atmaz ise yine aynı büyünün ve tutkunun bünyemizi ele geçireceğini bilerek…

Filmden Etkileyici Sahnelerin Yer Aldığı Klipler

cafe-society-filmloverss

İlk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yapmadan önce yayınlandığı klipleriyle Woody Allen’ın hayal dünyasına kısa bir yolculuk yapmış, vizyona gireceği günü iple çekmeye başlamıştık. Filmin vizyona girmesine saatler kala, geri sayıma başlamadan önce; Café Society’nin rengini ve dokusunu hissedebileceğimiz, filmin ruhunu yansıtmayı başaran ve özenle seçilmiş sahnelerden oluşan klipleri hatırlayalım.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi