2013 yapımı, Bille August’un yönettiği ve Pascal Mercier’in aynı isimli romanından uyarlanan Lizbon’a Gece Treni filminde kahramanlardan biri defterine şöyle yazıyordu: “Bir yeri terk ettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz. … Çok kısa süreliğine de olsa hayatımıza sahnelik eden bir yere gittiğimizde ruhumuza yolculuk ederiz. Ama kendimize ettiğimiz bu yolculukta, kendi yalnızlığımızla yüzleşmemiz gerekir.” Filmi izlerken bu cümleleri duyduğumda, yaklaşık bir yıl önce Erasmus için gittiğim Lizbon kentiyle aramda kurulan bağı daha doğrusu bir kentin bir insanın hayatına ne denli etki edebileceğini düşünmüştüm. 4 ay için gittiğim bir kentti Lizbon; ama ruhumun köklerine yaptığım yolculukları düşününce hep oradaydım, oraya aittim. ‘Doğduğun değil doyduğun yer’ derler ya hani, o doymanın karın tokluğu değil ama ruh tokluğu olduğunu 4 aylığına gittiğim bir kentte öğrendim. Dilini, dinini, kültürünü hiç bilmediğim bir yerin bana açtığı kucak hala sıcacık, hala taptaze ve diri. İçimdeki gitme arzusu bu kente duyduğum özlemle birleşince çığ olup düşüveriyor gerçekliğe. Oradayken sıla özlemi çektiğim zamanlar da oldu, olmadı değil; ama insan gittiği her yere alışabilen bir varlık, özellikle de varılan yerin aidiyetinizin merkezi olduğunu keşfettiyseniz. Benim için Lizbon’un anlamı buydu, hala da böyle ve döndüğümden beri içimde tamamlanamayan birçok şeyin sebebini bazı parçalarımın, ruhumun kimi uzuvlarının orda kalmış olmasına bağlıyorum ve içimden:  “Bir gün yeniden” diyorum. Bir gün yeniden gidebilme ümidiyle gün ışığının içimi ısıttığını duyumsuyorum.

Hayatımın 4 ayına ev sahipliği yapmış bir kente olan özlemimi niye anlattığımı düşünüyor olabilirsiniz; ama mesele aslında çok açık: Brooklyn filminin, filmin ana karakterinin hissettiklerinin bende uyandırdığı duygular bunlardı. Eilis’in yaşadığı sıla özlemi, İrlanda’nın küçücük bir kasabasından kalkıp çalışmaya geldiği Brooklyn semtindeki yaşama uyum sağladıktan sonra yaşadığı değişim ve yüzüne vuran huzur duygusu o kadar tanıdıktı ki; film boyunca Eilis ile yaşadığım özdeşleşmeyi bu şekilde anlatmak istedim.

Brooklyn: Geçmiş ile Gelecek Arasında Yapılacak Seçim

Prömiyeri Sundance Film Festivali’nde yapılan Brooklyn eleştirmenlerden büyük övgü almış olmasına ve bu seneki Oscar’larda en iyi film adaylığı kazanmış olmasına rağmen hemen herkes tarafından göz ardı edildi ve değeri verilmedi. Bunun en büyük sebebi elbette ki pazarlama stratejisindeki hatalar vs. olabilir fakat film hali hazırda vizyona girecekken değerini bilmek gerektiği kanaatindeyim. Zira Brooklyn; arka planında göç, işsizlik, mültecilik gibi önemli ve güncel meseleleri konu edinen ve tüm bu meselelerin hakkını verebilen bir dönem filmi olarak göz ardı edilmemesi gereken bir film. Brooklyn’in sadece göç meselesiyle değil; göçün arka planında yatan ülkeler arası ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar üzerine de çıkarımlar yapabilen bir film olduğunu unutmamak gerek.

John Crowley’nin yönetmen koltuğunda oturduğu ve senaryosu Nick Hornby tarafından Colm Tóibín’in aynı adlı romanından uyarlanan Brooklyn; İrlanda’nın küçük bir kasabasında annesi ve ablasıyla yaşayan, iş bulmakta güçlük çeken Eilis Lacey’nin (Saoirse Ronan) karşısına çıkan bir fırsatla ABD’ye gitmesine ve sonrasında bu ‘özgürlükler ülkesi’nde yaşadıklarına ve geçirdiği dönüşümlere odaklanıyor. Kendisine daha iyi bir hayat sunmak için çabalayan ablası, Eilis’in bu küçük ve fakir kasabada kalmasını ve bir anlamda çürümesini istemediği ve kardeşinin iyi bir geleceği olmasını istediği için ABD’de yaşayan Peder Flood’dan (Jim Broadbent) yardım ister. Neticede Peder, Eilis’e hem çalışacağı bir iş hem de kalacağı bir ev ayarlar. Ablası ve annesinden ayrılarak yeni yaşamına doğru yelken açan Eilis, bir yandan New York’un Brooklyn semtinde kendine yeni bir hayat kurmaya çalışırken bir yandan da büyük bir sıla hasretiyle boğuşmaktadır. Fakat bir gün bir dans gecesinde karşısına çıkan İtalyan genci Tony (Emory Cohen) ile aralarında büyük bir aşk başlar ve Eilis bu aşk ile birlikte hem kendini bulmaya hem de içindeki özlemi yatıştırmaya yönelik ilk adımı atmış olur. Zaman geçtikçe mutluluğu ve huzuru yüzünden okunan ve ülkesinden kilometrelerce uzaktaki bu ülkeye adapte olmayı başaran Eilis, Peder Flood’un kendisine verdiği oldukça üzücü bir haber sonucunda bir süreliğine ülkesine dönmeye karar verecek ve birlikte göç ettiği geçmişi onu hem iki ülke hem de iki hayat arasında seçim yapmaya zorlayacaktır.

Yazmış olduğu High Fidelity, About a Boy isimli kitapları beyazperdeye de uyarlanan İngiliz romancı Nick Hornby’nin büyük övgüleri hak eden senaryosu Brooklyn filminin en büyük artısı olarak dikkatleri çekerken John Crowley’nin titiz yönetmenliği, dönemin tonlarına uygun renk seçimleri, kostüm ve dekorlardaki incelik de filmin değerini arttırıyor. Aynı şekilde Eilis karakterini canlandıran genç oyuncu Saoirse Ronan’ın sade ve abartıya kaçmayan oyunculuğu ve ona eşlik eden Emory Cohen, Domhnall Gleeson ile usta oyuncular Jim Broadbent ve Julie Walters’ın performansları da Brooklyn’in olumlu olarak değerlendirilebilecek yanları arasında. Özellikle Nick Hornby’nin metin ve diyalogların arasına sızdırdığı mizahi çıkarımlar filmden oldukça keyif almamızı sağlarken; filmin hemen hemen son yarım saatlik diliminde ve özellikle sonunda esmeye başlayan melodram rüzgarı başarılı biçimde akan Brooklyn’i kesintiye uğratıyor. Melodrama kaymaya başladığı anda başarılı giden yapısını sekteye uğratan Brooklyn her şeye rağmen -artılarıyla-eksileriyle- kaçırılmaması ve mümkünse sinemada izlenmesi gereken bir film olarak sinema tarihinde kendine has bir yer ediniyor.

2013 yapımı, Bille August’un yönettiği ve Pascal Mercier’in aynı isimli romanından uyarlanan Lizbon’a Gece Treni filminde kahramanlardan biri defterine şöyle yazıyordu: “Bir yeri terk ettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. Gitmiş olsak da orada kalırız. Ve içimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz. … Çok kısa süreliğine de olsa hayatımıza sahnelik eden bir yere gittiğimizde ruhumuza yolculuk ederiz. Ama kendimize ettiğimiz bu yolculukta, kendi yalnızlığımızla yüzleşmemiz gerekir.” Filmi izlerken bu cümleleri duyduğumda, yaklaşık bir yıl önce Erasmus için gittiğim Lizbon kentiyle aramda kurulan bağı daha doğrusu bir kentin bir insanın hayatına ne denli etki edebileceğini düşünmüştüm. 4 ay için gittiğim bir kentti Lizbon; ama ruhumun köklerine yaptığım yolculukları düşününce hep oradaydım, oraya aittim. ‘Doğduğun değil doyduğun yer’ derler ya hani, o doymanın karın tokluğu değil ama ruh tokluğu olduğunu 4 aylığına gittiğim bir kentte öğrendim. Dilini, dinini, kültürünü hiç bilmediğim bir yerin bana açtığı kucak hala sıcacık, hala taptaze ve diri. İçimdeki gitme arzusu bu kente duyduğum özlemle birleşince çığ olup düşüveriyor gerçekliğe. Oradayken sıla özlemi çektiğim zamanlar da oldu, olmadı değil; ama insan gittiği her yere alışabilen bir varlık, özellikle de varılan yerin aidiyetinizin merkezi olduğunu keşfettiyseniz. Benim için Lizbon’un anlamı buydu, hala da böyle ve döndüğümden beri içimde tamamlanamayan birçok şeyin sebebini bazı parçalarımın, ruhumun kimi uzuvlarının orda kalmış olmasına bağlıyorum ve içimden:  “Bir gün yeniden” diyorum. Bir gün yeniden gidebilme ümidiyle gün ışığının içimi ısıttığını duyumsuyorum. Hayatımın 4 ayına ev sahipliği yapmış bir kente olan özlemimi niye anlattığımı düşünüyor olabilirsiniz; ama mesele aslında çok açık: Brooklyn filminin, filmin ana karakterinin hissettiklerinin bende uyandırdığı duygular bunlardı. Eilis’in yaşadığı sıla özlemi, İrlanda’nın küçücük bir kasabasından kalkıp çalışmaya geldiği Brooklyn semtindeki yaşama uyum sağladıktan sonra yaşadığı değişim ve yüzüne vuran huzur duygusu o kadar tanıdıktı ki; film boyunca Eilis ile yaşadığım özdeşleşmeyi bu şekilde anlatmak istedim. Brooklyn: Geçmiş ile Gelecek Arasında Yapılacak Seçim Prömiyeri Sundance Film Festivali’nde yapılan Brooklyn eleştirmenlerden büyük övgü almış olmasına ve bu seneki Oscar’larda en iyi film adaylığı kazanmış olmasına rağmen hemen herkes tarafından göz ardı edildi ve değeri verilmedi. Bunun en büyük sebebi elbette ki pazarlama stratejisindeki hatalar vs. olabilir fakat film hali hazırda vizyona girecekken değerini bilmek gerektiği kanaatindeyim. Zira Brooklyn; arka planında göç, işsizlik, mültecilik gibi önemli ve güncel meseleleri konu edinen ve tüm bu meselelerin hakkını verebilen bir dönem filmi olarak göz ardı edilmemesi gereken bir film. Brooklyn’in sadece göç meselesiyle değil; göçün arka planında yatan ülkeler arası ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar üzerine de çıkarımlar yapabilen bir film olduğunu unutmamak gerek. John Crowley’nin yönetmen koltuğunda oturduğu ve senaryosu Nick Hornby tarafından Colm Tóibín'in aynı adlı romanından uyarlanan Brooklyn; İrlanda’nın küçük bir kasabasında annesi ve ablasıyla yaşayan, iş bulmakta güçlük çeken Eilis Lacey’nin (Saoirse Ronan) karşısına çıkan bir fırsatla ABD’ye gitmesine ve sonrasında bu ‘özgürlükler ülkesi’nde yaşadıklarına ve geçirdiği dönüşümlere odaklanıyor. Kendisine daha iyi bir hayat sunmak için çabalayan ablası, Eilis’in bu küçük ve fakir kasabada kalmasını ve bir anlamda çürümesini istemediği ve kardeşinin iyi bir geleceği olmasını istediği için ABD’de yaşayan Peder Flood’dan (Jim Broadbent) yardım ister. Neticede Peder,…

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

80

Brooklyn; arka planında göç, işsizlik, mültecilik gibi önemli ve güncel meseleleri konu edinen ve tüm bu meselelerin hakkını verebilen bir dönem filmi olarak kesinlikle ıskalanmamalı!

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
80
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi