Netflix tarihini, öncesi ve sonrası diye ayırmaya kalksak, bunu büyük ihtimal Stranger Things üzerinden yaparız. 80’ler nostaljisinden yola çıkıp neredeyse o yıllarda çekilmiş bir dizi hissiyatı uyandıran Stranger Things; Netflix’in en çok tutan dizisi olmakla kalmayıp, markanın değerini artırdı ve doğru zamanda doğru kitleye ulaşmayı başardı. Daha da önemlisi izleyiciyi avucunun içine alacak o “gizli formülü” buldu. İş orijinal filmlere geldiğinde ise Netflix’in şimdilik çok geniş bir kitleyi hedefleyen farklı yapımlar ürettiğine şahit olduk. Bu yıl platformda gösterilen Okja, The Meyerowitz Stories ve War Machine birbirlerinden tamamen farklı yapımlardı; ilk ikisi daha çok bağımsız seyirciye hitap ederken War Machine ise sırtını büyük ölçüde Brad Pitt’in büyülü personasına dayıyordu. Başrolünde Will Smith’in yer aldığı ve yönetmenliğini Suicide Squad ve Fury gibi filmlerden hatırladığımız David Ayer’in üstlendiği Bright ise bence Netflix’in ilk büyük formüle edilmiş film denemesi oluyor. 90 milyon dolarlık bütçesi, Suicide Squad’ın neredeyse yarısını bir araya getiren kadrosu ve Oscar’a göz kırpan makyaj çalışmasıyla Bright’ın, sonuç ne olursa olsun bir gövde gösterisi olarak hazırlandığı kesin. Hatta daha gösterime girmeden çıkan devam filmi söylentileri daha büyük bir hamlenin geleceğinin işaretçisi. Fakat film, yarattığı beklentilerin gölgesinde kalan bir yapım olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.

Bright: Netflix’in Gizli Formül Arayışı

Formülden başladık, oradan devam edelim. Bright’ın en büyük çabası; elfler, orklar, insanlar ve perilerin bir arada yaşadığı bir dünyanın varlığına izleyicisini inandırmaya çalışması. Tabii bu çabanın arka planında, tüm konsepti bir sosyal metafora dönüştürme çabası var. Orklar; Amerika’nın yeni siyahileri olarak gettolara çekilirken Elfler, daha zengin bir yaşam tarzının içerisinde yer alıyorlar. İnsanlar ise bu değişime rağmen hala kendi içlerindeki ırk ayrımlarını yenebilmiş değiller. Will Smith’in canlandırdığı polis memuru Ward, bir Ork olan ortağı Jakoby (Joel Edgerton) nedeniyle arkadaşları tarafından bile hor görülüyor. Jakoby’nin durumu ise daha kötü; polis departmanında çalışan tek Ork olarak ayrımcılığa mahkum. Üstelik bir olay esnasında Ward’ın vurulmasına karşı bir şey yapamadığı için her gün cezalandırıldığını hissediyor. En başta Ward ile Jakoby arasındaki uyumsuz ortaklık, polisiye türünün diğer filmlerini fazlasıyla hatırlatıyor. 48 Hours, Lethal Weapon, Training Day gibi filmlerin mizaha göz kırpan bölümleri aklımıza gelirken Ayer ve senarist Max Landis, dramatik bir arka plan kurmaya da çalışıyor. Ward’ın ailevi ve ekonomik sorunlarının yanı sıra Jakoby’nin dışlanmışlığı, toplumda hüküm süren sosyal ve ekonomik eşitsizlik hakkında bir fikir veriyor. Fakat hepsi bu. Binbir emekle yaratılan bu dünya hakkında başka bir şey öğrenemiyoruz. Çünkü filmin asıl hedefi izleyiciyi bir an önce vadedilen aksiyonun içine sokmak. Hatta bunun için filmin tonunu tamamen göz ardı eden kararlar vermek de cabası. Yönetmenliğini yine Ayer’in yaptığı End of Watch (2012)’u Scorsese’nin After Hours’u ile bir araya getiren, formülize bir film izlemeye başlıyoruz. Kahramanlarımızın bir gecede başından geçen mitolojik felaketler silsilesi; biraz I am Legend’ın kehanet alt metni biraz da Underworld serisinin atmosferiyle bir araya geliyor. Normalde yazdığım eleştirilerde diğer filmlere fazla atıf yapmaktan kaçınırım ama Bright, neredeyse her karesiyle başka filmlerin toplamına dayalı bir yapıya dönüşüyor. Ve maalesef 2+2, nadiren 4 yapıyor.

Bright: Mitoloji Kaynaklı Görsel Bir Çılgınlık

Bir noktadan sonra bahsi geçen gövde gösterisi, filmin aksiyon tarafına kayıyor. Film mizaha ve fanteziye dayalı hikayesine ek olarak şiddetin gösterimi konusunda da oldukça iddialı bir yapıda. Netflix’in televizyon ve film dünyasına getirdiği yeniliklerden biri olan biçimsel özgürlük, belki de ancak bu anlarda kendisini gösteriyor. Elbette kahramanlarımız kendilerinden onlarca kat güçlü mitolojik yaratıklara karşı başa baş mücadele etmekte pek sorun yaşamıyorlar ama en azından filmin karanlık atmosferinin hakkını veren bir görsel çılgınlık izleyicileri bekliyor.

Bright’ın dikkat çekici noktalarından biri de Will Smith’in hikayede kapladığı yerin, tüm bu karmaşayı neredeyse yan hikayeye dönüştürmesi oluyor. War Machine’de Brad Pitt’e ayrılan ekran süresinin fazlalığı, Bright’ta da benzer bir etki yaratmış durumda. Netflix büyük ihtimalle yıldızları vitrine koyarak maksimum ilgiyi çekecek senaryoların peşinde ama iki filmde de bu tercihin çok olumlu sonuçlar vermediğini söyleyebilirim. Daha az karakterli ve söyleyecek daha az sözü olan bir filmde bu anlaşılabilecek bir tercih olabilirdi. Fakat metaforlara, önyargıların yıkılmasına ve ötekini anlamaya dayalı görünen bir filmde kontrolün elden kaybedilip “eğlenceli bir seyirlik” anlayışına dönülmesi, bazı klişelerin defalarca altının çizilmesine yol açıyor. Bright; kolay olanı seçiyor ve iki saatlik bir fantezi olarak kendisini sınırlarken, “halbuki ne kadar güzel başlamıştık” dedirtiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi