…kitaplar yalnız kralların adını yazar.
yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?…

(Bertolt Brecht – Okumuş Bir İşçi Soruyor)

Mutlu Parkan’ın 1983 yılında kaleme aldığı kitabıyla aynı başlığı taşıyan yazımda, Brecht estetiği ve sinema bağlamında kitaptan bol bol faydalandığımı ve okunması gereken bir eser olduğunu belirttikten sonra yazıma klasik anlatı sineması ve brecht estetiğini karşılaştırarak başlayacağım.

Öncelikle klasik anlatı sinemasıyla brechtyen anlatının yani epik tiyatro ölçütlerinin farkı üzerinde durmak gerekir. Brecht’in bu konuda dile getirdiği temel farklılıklar vardır. Epik tiyatronun hangi yönlerden farklı olduğunu incelemeden önce, yıllardır üzerine bir izleme pratiği geliştirdiğimiz klasik anlatı sinemasını ele almamız gerekmektedir.

Gılgamış Destanı’ndan bu yana anlatı; giriş, gelişme, sonuç bölümlerine ayrılmış, olaylar düğümlenmiş, doruk noktasına ulaştırılmış ve çözüme kavuşturulmuştur. Bu anlatı türünde önemli olan karakterin dramatik yolculuğudur. Bu yolculuğu Campell ve Vogler de ayrı ayrı ama benzer aşamalara ayırmışlardır. Örnek vermek gerekirse klasik anlatı sinemasında bir karakter “olağan dünya“sında yaşarken “maceraya çağrı“lır; çağrıyı reddeder ya da kabul eder akabinde “akıl hocası”yla tanışır. Akıl hocasıyla tanışma bölümünde kahraman atıldığı macera konusunda kendine güvenmeye başlar, bu akıl hocası genelde daha önceden bu yola çıkmış ve yolu tamamlamış biridir, Bruce Almighty gibi istisnalar haricinde bu akıl hocası genelde yaşlı ve beyaz erkeğin temsiliyle izlediğimiz roller olarak karşımıza çıkar. Akıl hocasının kadın olduğu filmlere rastlamak ise oldukça zordur. Bu küçük ayrıntı bile Hollywood’un cinsiyet rollerinde kadını nasıl konumlandırdığını anlayabilmek açısından derinlemesine incelenmelidir. Ödül, diriliş ve iksirle dönüş gibi aşamalarla tamamlanan anlatıda kahraman artık başladığı noktadan çok daha farklı bir yerdedir. Görselde de dikkatinizi çekeceği üzere, klasik anlatı sinemasına ait tüm eserler bu defelarca denenmiş ve başarısına (tartışılır) inanılmış bir anlatı tekniğidir.

freytag-piramidi-FilmLoverss

En bilindik melodramlardan, izleyicinin hayal gücünü zorlayan bilimkurgulara, fantastik filmlere kadar, daha ayrıntılı şemalar kullanılsa da hepsinin özü hikayeyi bu birkaç kritik noktaya göre şekillendirmeye dayanır. Bu teknikle, izleyicinin karakterle birebir özdeşleşmesini, kendisini hikayeye kaptırmasını ve katharsisten aldığı hazzı arttırmak çok daha kolaydır. Ancak Brecht, Aristoteryen anlatının izleyiciye düşünme fırsatı tanımadığını ve izlediklerini sorgulamadan benimsemesine yol açtığı konusunda görüş belirtir. Klasik anlatı sinemasının dramatik yapısının ilk kez Dziga Vertov tarafından sorgulandığı söylenebilir. Vertov “sinema-dram halk için afyondur” diyerek, geleneksel sinemanın sunduğu gerçekçilik algısını eleştirir. Vertov geliştirdiği “Kinoglas” ve “Kinopravda” kuramlarıyla senaryoyu, oyunculuğu, dekoru, kostümü ve makyajı reddederek dayandığı miras bakımında binlerce yıllık bir geleneğe sahip olan sinema-dramın (geleneksel sinemanın) dışına çıkmıştır (aktaran Tezgören, Parkan,1991).

Brecht Estetiği ve Sinema: Yabancılaştırma

Sanatın gerçekliğin bir taklidi yani mimesisi olması konusuna karşı çıkan Brecht, katharsis ve einfühlung (empati) kavramlarını da kendi tiyatrosundan silmek adına belli başlı yöntemlere başvurdu. Bu yöntemlerden en önemlisi “yabancılaşma” tekniğidir. Nasıl ki resimde yabancılaştırma, ressamların doğanın ya da nesnenin birebir yansımasını çizdikten sonra tuvalde boyanmamış bir kısım bırakmaları ve bunu o resmin yalnızca bir yaratı olduğunun vurgulanması ile yapılabiliyorsa, epik tiyatro ve sinemada da oyunun ya da filmin bir yaratı olduğunu, gerçek olmadığını vurgulamak Brecht için esastır. Bu yabancılaşma çeşitli kurgusal atlamalar, tekrarlar, müzik ya da oyunculukla sağlanabilirken, izleyicinin karanlık bir salonda voyeristik bir hazla, kimsenin kendisini görmediğinden emin bir şekilde karşısındaki hayatları gözetlerken oyuncunun aniden kameraya dönüp izleyiciyle göz göze gelmesi de yabancılaşma efekti yaratır. Gözetleme pratiğine karanlık salonda kendisini tamamen kaptırmış olan izleyicinin hazzı, oyuncunun onu yakalamasıyla bölünür ve kendisini karakterle bir bütün gibi hisseden izleyici, karakterin onu bir başkası olarak tanımlamasıyla kurduğu özdeşleşmeyi kaybeder ve durum yabancılaşmayla sonuçlanır. Olayların takip ettiği neden-sonuç ilişkisinin yerine Brecht epizodik anlatımı koyar. Yanı sıra Brechtyen anlatıda izleyicinin odağı filmin sonunda, çözümünde toplanmaz, ilgi nasıl ilerlediğindedir. Her sahne kendisi için vardır. Sinemada Brechtyen estetiğin yansımalarını özellikle Fransız Yeni Dalga filmlerinde görmek mümkündür. Godard el attığı her işte, klasik anlatıyı yıkmayı ve izleyiciyi düşünmeye sevk etmeyi amaç edinmiştir denebilir. Tout va Bien, Pierrot Le Fou, Masculin Feminin ve daha birçok filminde, izleyici izlediği sahneyi tekrar tekrar izleyebilir, oyuncular aniden kameraya dönüp izleyicinin orada olduğunu belirtebilir. Tüm bunlar karakterle özdeşim kurmayı baltalamak ve izleyiciye katharsis yaşatmamak adına yapılır. Çünkü rahatlayan izleyici bu konunun üzerine bir daha düşünmeyecektir ancak onu rahatlamak ve pohpohlamak yerine huzursuz etme yolu, izleyiciyi düşünmeye sevk eder. Yanı sıra sinemamızda da Toplumsal Gerçekçi yapıtların verilmeye başladığı 1960’lı yıllarda yapı bakımından olmasa da işlevsel olarak Brechtyen anlatıya uygun eserler verilmiştir. Yılmaz Güney kuşkusuz bu isimlerin başında gelir.

Her bakışın bir noktada ister istemez politik ve taraf olduğu gerçeği kabul edildiğinde, çocukluğumuzdan bu yana izlediğimiz filmler sebebiyle nasıl bir düşünme ya da düşünmeme şekli geliştirdiğimiz sorgulanmaya başlanmalıdır. Özendirildiğimiz hayatlar, olmak istediğimiz karakterler etrafımızı sardıkça benliğimiz küçülmüş ve kendimizden ne kadar kaçarsak, ne kadar bir başkası olursak o denli mutlu olacağımız inancını geliştirmişiz. Modern insanın mutsuzluğunun bir sebebi de bu olsa gerek. Gözünün önünde her zaman sahip olabileceği bir “daha iyisi” varken kendinle yetinememe durumu. Brecht tam da bu yüzden kıymetli olmalıdır; izlediğimiz her görüntünün bir kurgudan ibaret olduğunu ve sorgulanması gerektiğini yıllar öncesinden bugüne tekrar tekrar yüzümüze vurduğu için.

Sorgulamalı seyirler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi