Angelina Jolie’nin; yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği 2011 yılında çekilen, Bosna Savaşı’nı konu edinen Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey)  filminden sonra ikinci politik film denemesi olan Boyun Eğmez’in senaryosu Coen Kardeşler ve Richard LaGravenese tarafından yazıldı. Filmin senaryosu, Laura Hillenrand’ın asıl adı Unbroken: A World War II Story of Survival, Resilience and Redemption olan ve Türkçeye Boyun Eğmez olarak çevrilen kitabına dayanıyor.

Kitap, Louis Zamperini’nin çocukluktan başlayıp, Japonya’da esir düştükten sonra başına gelenlere odaklanan bir biyografi. Kitabın izinden giden Boyun Eğmez, öncelikle izleyiciyi Zamperini’nin ne kadar haylaz bir çocuk olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Bu enerjisini ve haylazlığını abisinin uğraşlarıyla atletizme yönlendiren Zamperini, dünyaca ünlü bir atlet olmayı başarıyor. II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, Japonya’da katılacağı olimpiyatların iptal edilmesi üzerine Zamperini gönüllü olarak orduya katılıyor ve tüm bunların sonucunda Japonya’da esir düşüp, hayatını cehenneme çevirecek olan Bird lakabıyla anılan Watanabe ile tanışıyor.

Militarizm ve şovenizm kokan Boyun Eğmez, Japonlar’ın savaş boyunca Amerikan askerlerine neler yaptığını acı üzerine acı katarak anlatmaya/aşılamaya çalışıyor. Tamamen bir propaganda aracına dönüşebilen sinema, Amerika’nın yine kendini beyazperdede aklama yöntemi olarak Boyun Eğmez’de bir kez daha işliyor.  II. Dünya Savaşı’nda, Mihver Devletleri Almanya, Japonya ve İtalya’nın oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, “doğru yolu” seçen bir İtalyan olarak Louis Zamperini’nin kucaklanması filmin en ikircikli yanlarından biri. Film boyunca İtalyan olduğunu küçük ayrıntılarla hissedebildiğimiz Zamperini, gönüllü olarak orduya katılması sebebiyle zaten bir Amerikalı gibi lanse ediliyor. Asla boyun eğmeyen Zamperini’nin kırılmaz iradesinin neye dayandığını film boyunca sorgulayabilirsiniz; inatçılık, aile sevgisi, çocukluğundan gelen boyunduruk altına girmeme… Hayır, mesaj açık, film bu durumu Amerikalı olmaya bağlıyor.

Hiroşima’ya Little Boy’u bırakıp o yıl sonuna kadar yaklaşık 140.000 sivilin ölümüne sebep olan Amerika, bir askerin esir düştüğü kampta psikopat bir Japon asker tarafından sopayla dövülmesi ve gördüğü eziyetlerin hikayesiyle savaş suçları konusunda ibrenin yönünü değiştirebilecek mi? Hollywood’un bu yanlı tavrı düşünüldüğünde, Kathryn Bigelow tarafından çekilen ve En İyi Film dalında Oscar kazanan Hurt Locker’ın, Iraklıları ötekileştirmesi, bomba ve ezan sesini senkronize kullanarak gayet bilinçli bir şekilde İslamofobiyi desteklemesi akla geliyor. Kathryn Bigelow da Afganistan’da, Irak’ta ölen Amerikan askerlerini kucakladığı Oscar konuşmasında, filmindeki gibi militarist ve şovenist bir tavır sergilemişti. Amerika’yla özdeşleştiğimiz ve Amerika’nın bakış açısından baktırıldığımız bu iki filmin ortak noktalarından biri de yönetmenlerinin kadın olması denilebilir. Gayet cinsiyetçi bir bakış açısıyla filmlerdeki kadın dokunuşunun, filmi daha inandırıcı ve duygusal kılacağı inancı olabilir mi?

Amerika’nın Amerika’yı pohpohladığı film, 137 dakikalık süresinin oldukça üzerinde ilerliyor, buna rağmen filmi kurtaran nosyonlardan biri kesinlikle oyunculuk. Dane DeHaan ve Jack O’Connell’in aday olduğu Louis Zamperini rolünü, Jack O’Connell almış ve tek kelimeyle harikalar yaratmış. Takamasa Ishihira da, “bütün Japonları kötü gösteremeyiz” düşüncesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan günah keçisi Watanabe rolünde oldukça başarılı. Hatta sette, Ishihira, Watanabe’nin Zamperini’ye duyduğu hıncı kaybetmemek adına Jack O’Connell’dan uzak durmuş. Gerçek Louis Zamperini de hastanede ölmeden önce kendi hikayesini, yönetmen Angelina Jolie’nin bilgisayarından rough cut (kaba kurgu) olarak izleyebilmiş.

Baştan aşağı klişelerle dolup taşan filmin soundtracklerinin de, klişelerin altını çizecek şekilde kullanılması büyük bir kayıpken, Coldplay’in üzerinde çalıştığı albümden Miracles parçasını Boyun Eğmez için yayınlaması, ve M83-Wait parçasını duymak filmin güzel ayrıntılarından. Roger Deakins’ın Oscar’a En İyi Görüntü Yönetmeni dalında aday olduğu Boyun Eğmez, yeşil ve mavinin pastel tonlarının kullanıldığı bir skalayla başlayıp, okyanus sekansında derin bir mavi ve karanlığa bürünüp, Zamperini kampa geldiğinde tam da kampta Zamperini’nin hislerine uygun olarak ruhsuz yeşil ve kahverengiye dönüşüyor. Görüntüler başarılı olsa da, Oscar kazandıracak bir muhteşemliğin olduğunu söylemek abartılı kaçacaktır ancak, filme bu dalda Oscar verilmesi politik sebeplerden dolayı şaşırtıcı olmayabilir.

Sonuç olarak, Angelina Jolie’nin filmde başarılı olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bazı aksamalara rağmen amaçlanana ulaşılmış ancak ulaşılan bu sonuç, özellikle filmlere eleştirel yaklaşan izleyiciyi memnun etmeyecektir.

Angelina Jolie’nin; yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği 2011 yılında çekilen, Bosna Savaşı’nı konu edinen Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey)  filminden sonra ikinci politik film denemesi olan Boyun Eğmez’in senaryosu Coen Kardeşler ve Richard LaGravenese tarafından yazıldı. Filmin senaryosu, Laura Hillenrand’ın asıl adı Unbroken: A World War II Story of Survival, Resilience and Redemption olan ve Türkçeye Boyun Eğmez olarak çevrilen kitabına dayanıyor. Kitap, Louis Zamperini’nin çocukluktan başlayıp, Japonya’da esir düştükten sonra başına gelenlere odaklanan bir biyografi. Kitabın izinden giden Boyun Eğmez, öncelikle izleyiciyi Zamperini’nin ne kadar haylaz bir çocuk olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor. Bu enerjisini ve haylazlığını abisinin uğraşlarıyla atletizme yönlendiren Zamperini, dünyaca ünlü bir atlet olmayı başarıyor. II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, Japonya’da katılacağı olimpiyatların iptal edilmesi üzerine Zamperini gönüllü olarak orduya katılıyor ve tüm bunların sonucunda Japonya’da esir düşüp, hayatını cehenneme çevirecek olan Bird lakabıyla anılan Watanabe ile tanışıyor. Militarizm ve şovenizm kokan Boyun Eğmez, Japonlar'ın savaş boyunca Amerikan askerlerine neler yaptığını acı üzerine acı katarak anlatmaya/aşılamaya çalışıyor. Tamamen bir propaganda aracına dönüşebilen sinema, Amerika’nın yine kendini beyazperdede aklama yöntemi olarak Boyun Eğmez’de bir kez daha işliyor.  II. Dünya Savaşı’nda, Mihver Devletleri Almanya, Japonya ve İtalya’nın oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, “doğru yolu” seçen bir İtalyan olarak Louis Zamperini’nin kucaklanması filmin en ikircikli yanlarından biri. Film boyunca İtalyan olduğunu küçük ayrıntılarla hissedebildiğimiz Zamperini, gönüllü olarak orduya katılması sebebiyle zaten bir Amerikalı gibi lanse ediliyor. Asla boyun eğmeyen Zamperini’nin kırılmaz iradesinin neye dayandığını film boyunca sorgulayabilirsiniz; inatçılık, aile sevgisi, çocukluğundan gelen boyunduruk altına girmeme… Hayır, mesaj açık, film bu durumu Amerikalı olmaya bağlıyor. Hiroşima’ya Little Boy’u bırakıp o yıl sonuna kadar yaklaşık 140.000 sivilin ölümüne sebep olan Amerika, bir askerin esir düştüğü kampta psikopat bir Japon asker tarafından sopayla dövülmesi ve gördüğü eziyetlerin hikayesiyle savaş suçları konusunda ibrenin yönünü değiştirebilecek mi? Hollywood’un bu yanlı tavrı düşünüldüğünde, Kathryn Bigelow tarafından çekilen ve En İyi Film dalında Oscar kazanan Hurt Locker’ın, Iraklıları ötekileştirmesi, bomba ve ezan sesini senkronize kullanarak gayet bilinçli bir şekilde İslamofobiyi desteklemesi akla geliyor. Kathryn Bigelow da Afganistan’da, Irak’ta ölen Amerikan askerlerini kucakladığı Oscar konuşmasında, filmindeki gibi militarist ve şovenist bir tavır sergilemişti. Amerika’yla özdeşleştiğimiz ve Amerika’nın bakış açısından baktırıldığımız bu iki filmin ortak noktalarından biri de yönetmenlerinin kadın olması denilebilir. Gayet cinsiyetçi bir bakış açısıyla filmlerdeki kadın dokunuşunun, filmi daha inandırıcı ve duygusal kılacağı inancı olabilir mi? Amerika’nın Amerika’yı pohpohladığı film, 137 dakikalık süresinin oldukça üzerinde ilerliyor, buna rağmen filmi kurtaran nosyonlardan biri kesinlikle oyunculuk. Dane DeHaan ve Jack O’Connell’in aday olduğu Louis Zamperini rolünü, Jack O’Connell almış ve tek kelimeyle harikalar yaratmış. Takamasa Ishihira da, “bütün Japonları kötü gösteremeyiz” düşüncesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan günah keçisi Watanabe rolünde oldukça başarılı. Hatta sette, Ishihira, Watanabe’nin Zamperini’ye duyduğu hıncı kaybetmemek adına Jack O’Connell’dan uzak durmuş. Gerçek Louis Zamperini de hastanede ölmeden önce kendi hikayesini, yönetmen Angelina Jolie’nin bilgisayarından rough cut (kaba kurgu) olarak izleyebilmiş. Baştan aşağı klişelerle dolup taşan filmin soundtracklerinin de, klişelerin altını çizecek şekilde kullanılması büyük bir kayıpken, Coldplay’in üzerinde çalıştığı albümden Miracles parçasını Boyun Eğmez için yayınlaması, ve M83-Wait parçasını duymak…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Amerika’nın Amerika’yı pohpohladığı film, 137 dakikalık süresinin oldukça üzerinde ilerliyor, buna rağmen filmi kurtaran nosyonlardan biri kesinlikle oyunculuk.

Kullanıcı Puanları: 3.45 ( 1 votes)
50
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi