*Not: Filmi 4 Ekim 2017 tarihinde İstinye Park’ya yapılan basın gösteriminde izledim ve ilk kez sinema yazarı Burak Göral’ın sosyal medyadan duyurduğu gibi gösterim kopyasında sorunlar olduğunu düşünüyorum. Çıplaklık içeren bazı görüntülerin perde dışında bırakılacak şekilde sunulduğunu ve bazı çekimler arası geçişlerde kurguya müdahale edilmiş olduğunu söyleyebilirim. 163 dakika olarak ilan edilen film süresinin bazı Türkçe kaynaklarda 152 dakika olarak geçmesi de şüphe uyandırıyor. Konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yapılmadığını da belirtelim.

Son birkaç yıl içinde sinemaya dadanan prequel, sequel, origin, reboot filmler zaman algımızla ve cüzdanımızla oynarken, kült filmlerin kadın oyunculu yeniden uyarlamaları da politik doğruculuk terazimizi alt üst etmeye devam ediyor. Bu nedenle son yıllarda her yeniden çevrim haberi, tüylerimizi olumsuz anlamda diken diken ediyor. Ama açık konuşmak gerekirse Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı, ilk açıklandığı tarihten bu yana endişeleri bertaraf eden bir proje olmayı başardı. Alien: Covenant ile ağzımızda kekremsi bir tat bırakan Ridley Scott’ın koltuğunu vizyoner yönetmen Denis Villeneuve’e teslim etmesi, orijinal filmin senaristlerinden Hampton Fancher’ın ve “insan mı yoksa replikant mı?” olduğunu hala tartıştığımız Deckard karakterinin dönmesi en fanatik hayranları bile ikna etmeye yetti. İnsanları hala ikiye ayıran bir film olmasına karşın felsefesiyle, gelecek öngörüsüyle ve iyi-kötü ayrımını yok eden komplike karakterleriyle ilk filmin üstüne bir tuğla koyma fikri ise beni en çok heyecanlandıran unsurdu. Villeneuve’ün ilk zamanlar yaptığı açıklamalar da bir devam filminden ziyade kendi ayakları üstünde duran bir yapı inşa etmek üzerineydi; ta ki o da “benden önce Ridley ve Hampton senaryoyu oluşturmuşlar, içine de Deckard’ı bir güzel yerleştirmişler” diyene kadar. İlk izlenim olarak söyleyebilirim ki; karşımızda neredeyse iki farklı film var ve izleyicinin ilk filmle olan ilişkisi de alacağı keyfi önemli derecede etkiliyor.

Kendi Ayakları Üstünde Duran Bir Film Olarak Blade Runner 2049

Blade Runner 2049’un ana karakteri olan polis memuru K (Ryan Gosling), aynı zamanda bir replikant. Artık kendilerine uzun bir ömür bahşedilen ve kimliklerinin bilinciyle insan içine karışan replikantlar, bir bakıma günümüzün mültecilerine dönüşmüş durumdalar. Ne çalıştıkları yerde ne de evlerinde isteniyorlar. Eski zamanın köleleriyken günümüzde bir bakıma orta sınıfa mensup işçilere dönüşmüşler, “insandan daha insan” mottosundan uzaklaşıp sıradanlaşmışlar. Öyle ki, K’nın evine monte edilen ve ona hizmet eden Joi (Ana de Armas) gibi yapay zekaların varlığıyla kendi kölelerini edinmiş durumdalar. Her ne kadar bir yapay zekanın başka bir yapay zekaya olan yaklaşımı bir insanın acımasızlığını taşımasa da, 2049’un yaklaşımı sermayenin kendi eliyle kendi kölelerini yaratması ki günümüzde de bu süreç çok farklı işlemiyor. Amirine itaat etmekten başka çaresi bulunmayan K; üstüne üstlük kendi türünü avlayan bir avcı. Yani tekrar söylemek gerekirse “insandan daha insan”. Bir dava esnasında replikantları ilgilendiren sürpriz bir ihtimalin peşine düştükçe hem kendisini tanımaya hem de kukla pozisyonundan çıkmaya başlıyor ve bilinç kazanıyor. K karakteri, ister istemez akla Kafka’nın Dava kitabının aynı isimli kahramanını akla getiriyor. Kitapta neyle suçlandığını bilmemesine rağmen tutuklanan ama bir yandan da normal yaşamını sürdüren K’nın çıkmazı anlatılırken, filmimizin K’sı ise kendi seçimlerinin olmadığı ya da şekillendirildiği bir dünyada anlam arayışına ve bireysel bir yolculuğa çıkıyor. Zamanla kendisini bu yolculuğun devrimcisi, fedakar çocuğu ya da hadi söyleyelim “İsa Mesih”i olarak görüyor fakat kendisine o güne kadar biçilmiş olan yaşam, ona farklı bir yolu işaret ediyor.

K’nın arayışına ev sahipliği yaşayan coğrafya ise dijital sinemanın tüm nimetlerinden faydalanıyor. Orijinal filmi kült statüsüne taşıyan 2019 Los Angeles’ı, 30 yıllık değişime uğramış bir şehir olarak dikkat çekiyor. 1980’lerin Japon istilası öngörüsünün gerçekleşmemesi üzerine Uzak Doğu etkisi yerini daha multi-kültürel bir yapıya bırakıyor, şirketlerin devasa LED reklamları onlarca dilde alıcısına ulaşıyor. Fakat filmde bahsedilen “2022 Kararması” ile gerçekleşen kıyamet sonrasında şehre çok hakim olamıyoruz çünkü filmin ana bölümleri iç mekanlarda ya da post apokaliptik ıssız bölgelerde geçiyor. Bu tercih aynı zamanda “film-noir” yaklaşımının dışına çıkılmasına ve bilinmeyen topraklarda gizemin çözülmesine yönelik daha modern bir anlatıma geçilmesi ile sonuçlanıyor. Neyse ki Roger Deakins’in muazzam görüntü yönetmenliği ile simgesel özellik taşıyan simetrik tanıtım planlarına ve uzun alan derinliğine bolca yer verilerek bu coğrafya gerçek bir dünyaya dönüşüyor. Bu arada söylemekten yorulmadım, burayı da fırsat bilip tekrar belirteyim: Ey Akademi, Deakins’e artık bir Oscar ver! Benjamin Wallfisch ile Hans Zimmer’in ortaklaşa imza attıkları müzikler ise Vangelis’in deneysel yorumundan beslense de onun etnik derinliğe sahip yorumundan yoksun kalıyor, daha geleneksel bir yapıya bürünüyor. Özellikle aksiyon sahnelerinde Zimmer’in “Nolan etkisi” fazlasıyla hissediliyor ve sahnenin önüne geçen bir müzik kullanımı dikkat çekiyor.

Sequel Bir Film Olarak Blade Runner 2049

Blade Runner 2049 ne zaman ki sadece doku ya da nostalji hissi olarak değil de hikaye olarak da ilk filme bağlanmak istiyor, o noktada ortaya bir doku uyuşmazlığı çıkıyor. İlk filmin dini ve felsefi alt metni düşünüldüğünde Villeneuve’ün filmi bu konuda pek etkileyici bir yaklaşım getiremiyor. Burada en göze çarpan hata, Tyrell şirketini ele geçirerek yeni nesil Nexus replikantlara hayat veren Niander Wallace’ın (Jared Leto) fazlasıyla geri planda kalması. Gözleri görmeyen ve etrafında biri olsa dahi daha çok monolog şeklinde konuşan Wallace; İncil’den ve Mısır mitolojisinden beslenen bir karakter olarak, yarattığı replikantları “insanlara hizmet eden melekler” olarak nitelerken diğer yandan onları piramitleri inşa eden işçiler misali “medeniyetin dayandığı köleler” olarak görüyor. İnsanın güvenilmezliğine, tahmin edilemezliğine ve kendi kendini yok etme tehlikesine karşın geleceğin replikantların omzunda yükseleceğini görmek zor olmuyor. Fakat Wallace’ın ya da ondan daha fazla ekran süresine sahip olan asistanı Luv’ın (Sylvia Hoeks) temel sorunları, ayrıntılı olarak işlenmemeleri ve daha çok iyi-kötü arasındaki bir savaşın parçası haline getirilmeleri. Yazının ilk paragrafında sözünü ettiğim komplike karakterler yaratma becerisini Blade Runner 2049’da göremiyoruz. Bu tercih de filmi ister istemez konvansiyonel sinemaya ya da kendi çağının taleplerine daha çok yaklaştırıyor. Lucifer, Adem ve İsa gibi dini figürlerden beslenirken ölüm ve özgürlük arasındaki ilişki üzerinden Heideggerci felsefeye göz kırpan ilk filmin aksine 160 dakikalık sürenin önemli bir kısmı Deckard’ı (Harrison Ford) filme dahil etmeye çalışmakla harcanıyor. Sonrasında tercih edilen aksiyona dayalı anlatım ise görsel başarısından çok ilk filmin inceliğinin uzağında kalmasıyla hatırlanacak gibi görünüyor.

Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı: Sinematografik Devrime Yetişemeyen Bir Hikaye

Bir klasiğe 21. yüzyılın sinema diliyle bir şeyler eklemek varken ve bu yolda başarıyla ilerlenirken, Star Wars: The Force Awakens’ta da başımıza gelen “eski defterleri açma” derdi Blade Runner 2049’un da değerini düşürüyor ve gereksiz bir dramatik alt yapı kurma çabasına girişiliyor. Tabii şunu da belirtmem lazım ki; bu çabanın arkasında Blade Runner’ı bir seriye dönüştürme düşüncesi de yatıyor. Umarım farklı katmanlardan oluşan bu evrenin yarattığı sinemasal zenginlik, tek tip bir yapıya kurban edilmez. Çünkü tüm olumsuzluklara karşın Blade Runner 2049, sadece sinematografisiyle bile yılın sinema olaylarından biri olmayı hak ediyor.

*Not: Filmi 4 Ekim 2017 tarihinde İstinye Park'ya yapılan basın gösteriminde izledim ve ilk kez sinema yazarı Burak Göral'ın sosyal medyadan duyurduğu gibi gösterim kopyasında sorunlar olduğunu düşünüyorum. Çıplaklık içeren bazı görüntülerin perde dışında bırakılacak şekilde sunulduğunu ve bazı çekimler arası geçişlerde kurguya müdahale edilmiş olduğunu söyleyebilirim. 163 dakika olarak ilan edilen film süresinin bazı Türkçe kaynaklarda 152 dakika olarak geçmesi de şüphe uyandırıyor. Konuyla ilgili henüz resmi bir açıklama yapılmadığını da belirtelim. Son birkaç yıl içinde sinemaya dadanan prequel, sequel, origin, reboot filmler zaman algımızla ve cüzdanımızla oynarken, kült filmlerin kadın oyunculu yeniden uyarlamaları da politik doğruculuk terazimizi alt üst etmeye devam ediyor. Bu nedenle son yıllarda her yeniden çevrim haberi, tüylerimizi olumsuz anlamda diken diken ediyor. Ama açık konuşmak gerekirse Blade Runner 2049: Bıçak Sırtı, ilk açıklandığı tarihten bu yana endişeleri bertaraf eden bir proje olmayı başardı. Alien: Covenant ile ağzımızda kekremsi bir tat bırakan Ridley Scott’ın koltuğunu vizyoner yönetmen Denis Villeneuve’e teslim etmesi, orijinal filmin senaristlerinden Hampton Fancher’ın ve "insan mı yoksa replikant mı?" olduğunu hala tartıştığımız Deckard karakterinin dönmesi en fanatik hayranları bile ikna etmeye yetti. İnsanları hala ikiye ayıran bir film olmasına karşın felsefesiyle, gelecek öngörüsüyle ve iyi-kötü ayrımını yok eden komplike karakterleriyle ilk filmin üstüne bir tuğla koyma fikri ise beni en çok heyecanlandıran unsurdu. Villeneuve’ün ilk zamanlar yaptığı açıklamalar da bir devam filminden ziyade kendi ayakları üstünde duran bir yapı inşa etmek üzerineydi; ta ki o da “benden önce Ridley ve Hampton senaryoyu oluşturmuşlar, içine de Deckard’ı bir güzel yerleştirmişler” diyene kadar. İlk izlenim olarak söyleyebilirim ki; karşımızda neredeyse iki farklı film var ve izleyicinin ilk filmle olan ilişkisi de alacağı keyfi önemli derecede etkiliyor. Kendi Ayakları Üstünde Duran Bir Film Olarak Blade Runner 2049 Blade Runner 2049'un ana karakteri olan polis memuru K (Ryan Gosling), aynı zamanda bir replikant. Artık kendilerine uzun bir ömür bahşedilen ve kimliklerinin bilinciyle insan içine karışan replikantlar, bir bakıma günümüzün mültecilerine dönüşmüş durumdalar. Ne çalıştıkları yerde ne de evlerinde isteniyorlar. Eski zamanın köleleriyken günümüzde bir bakıma orta sınıfa mensup işçilere dönüşmüşler, “insandan daha insan” mottosundan uzaklaşıp sıradanlaşmışlar. Öyle ki, K’nın evine monte edilen ve ona hizmet eden Joi (Ana de Armas) gibi yapay zekaların varlığıyla kendi kölelerini edinmiş durumdalar. Her ne kadar bir yapay zekanın başka bir yapay zekaya olan yaklaşımı bir insanın acımasızlığını taşımasa da, 2049’un yaklaşımı sermayenin kendi eliyle kendi kölelerini yaratması ki günümüzde de bu süreç çok farklı işlemiyor. Amirine itaat etmekten başka çaresi bulunmayan K; üstüne üstlük kendi türünü avlayan bir avcı. Yani tekrar söylemek gerekirse “insandan daha insan”. Bir dava esnasında replikantları ilgilendiren sürpriz bir ihtimalin peşine düştükçe hem kendisini tanımaya hem de kukla pozisyonundan çıkmaya başlıyor ve bilinç kazanıyor. K karakteri, ister istemez akla Kafka’nın Dava kitabının aynı isimli kahramanını akla getiriyor. Kitapta neyle suçlandığını bilmemesine rağmen tutuklanan ama bir yandan da normal yaşamını sürdüren K’nın çıkmazı anlatılırken, filmimizin K’sı ise kendi seçimlerinin olmadığı ya da şekillendirildiği bir dünyada anlam arayışına ve bireysel bir yolculuğa çıkıyor. Zamanla kendisini bu yolculuğun devrimcisi, fedakar çocuğu ya da hadi söyleyelim “İsa Mesih”i olarak görüyor fakat kendisine o güne kadar biçilmiş olan…

Yazar Puanı

Puan - 74%

74%

Tüm olumsuzluklara karşın Blade Runner 2049, sadece sinematografisiyle bile yılın sinema olaylarından biri olmayı hak ediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.51 ( 7 votes)
74
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi