Olur da kara aynadaki görüntü çok bulanıksa ve aynada gördüğünüz siz değilsiniz sanıyorsanız diye, Black Museum yansımanızı billurlaştırmaya hazır.

Black Mirror’ın “White” yani beyaz sözcüğünü içeren iki ayrı bölümüyle karşılaştık şu ana kadar. Her iki bölüm de “beyaz” kelimesinin pirüpaklığından nasibini almamış, sindirmesi zor bölümlerdi. Black Museum ise ismindeki karalığa inat tertemiz bir atmosfere sahip, ritmi oldukça sakin giden, son saniyeye kadar huzurunuzu pek de kaçırmayan, sindirmesi çok da zor olmayan San Junipero tadında bir bölüm -anlattığı hikayeler bu kadar şirin olmasa da bölümün benimsediği üslup işleri bu hale getiriyor. Hatta San Junipero ve Black Museum’ı yanyana koymak hiç de hatalı olmayacaktır. Öncelikle, bu bölümde San Junipero’ya atıfta bulunulduğu için bunu söylüyor olsak da, bu kıyaslamanın esas sebebi San Junipero insan eliyle üretilen bir cennet olarak kabul edilirse eğer, Black Museum’ın denginin cehennem olması.

Black Museum birkaç şeyi başarıyla yapıyor: White Christmas’ta olduğu gibi, birkaç hikayeyle karşı karşıyayız ve bu, anlatılan hikayeye acayip bir akıcılık kazandırıyor. İkinci olarak bölümün genel atmosferi bu defa göğsünüzde hiç baskı yaratmıyor. Üçüncü olarak, bölümün gidişatına dair varsaydıklarınızı adım adım yutmaya hazır olun, çünkü ilk beklentilerinizi Black Museum başarıyla püskürtecek. Bu yazıda da bu keyfi elinizden almamak için mümkün olduğunca spoiler vermeden, izleme keyfinizi kaçırma tehlikesi taşıyan detayları hafifçe falsolayarak bu bölüm hakkında konuşmayı planlıyorum, o yüzden pek çok önemli analizi de şimdilik askıya almam gerekecek. Azıcık bile spoiler vermenin sadece bölümün tadını değil, bizzat amacını da kaçıracağına inanıyorum. O yüzden henüz Black Museum’ı izlemediyseniz, içiniz ferah bir biçimde okumaya devam edebilirsiniz.

Black Museum: Amazing Stories’in Tadı Damağınıza Gelecek

BlackMirror_S4_Black-Museum-FilmLoverss

Black Museum için hafiften Spielberg’in Amazing Stories serisini anımsatan -haliyle Stranger Things’in rüzgarından nasibini almış- bir tadda diye bahsetmek mümkün: merakınız kabarıyor, bölümün üslubunda alttan alta sırıtan birilerinin kalemini hissediyorsunuz ve tam da bu muzur hevesiniz sizi gafil avlıyor. Bu bölümün izleyicilerle çok büyük bir derdi var. Şiddet kültürünün eleştirisini bir şiddet pornosuymuşcasına yüzünde yan gülüşüyle tatmin ola ola izleyen bizler, bölümün gizli öznesiyiz bir noktada. Çok bariz bir biçimde değil elbette, fakat müzenin ziyaretçlerinde kendinizden bir tad yakalamamanız mümkün değil. Tam da bu bağ yüzünden, Black Mirror’dan beklemediğimiz, başka yapımlarda görmeye daha aşina olduğumuz tadda bir sona sürükleniyoruz bu bölümde.

Şahsi tavsiyem, Black Museum’ı izlerken The Purge serisini -her ne kadar Purge yapmak istediğini tam olarak yapmayı başaramamış olsa da- aklınızın bir köşesinde tutmanız. The Purge Serisi ve René Girard’da Kurban Kavramı yazısı bunu neden vurguladığımı daha iyi açıklamaya yardımcı olacaktır. Günümüzde kaleme alınan her türlü distopik kurgunun sınıfsal ve toplumsal eşitsizliklere dair benzer bir mesajı olduğunu ihmal etmeden Black Museum’u izlemek, bile bile bölümün açılmış kuyularına düşmek gerçekten hepimiz için faydalı bir deneyim. Anlatılan hikayede farklı toplumsal kategorilerde yer alan ve farklı çaresizlikler içerisindeki bireylerin hayatlarının sahip oldukları imkanlar doğrultusunda neye dönüşebileceğine dair çok iyi örnekler bulacaksınız. Özellikle yarattığımız cisimlerin, belli koşullarda nelere mal olabileceğinin cisimlerin yer aldığı sosyal bağlamlardan hiç de bağımsız olmadığını şahane bir şekilde gözlemleme şansı yakalayacağız. Black Museum’ın bu mesajı sezonun tamamına yayılmış bir mesaj olsa da, dizinin kendi evreninin olduğunu bize kanıtlayan sezon finalinde cisimlerle nasıl ilişkilendiğimizin önemi hepten ön plana çıkıyor. Sezonun tamamına yanılan bir tür katharsis burada da karşımıza çıkıyor, Kimin elinde olduğunun pek önemi olmayan, herkesi yöneten bir iktidar teması, ve sorunu çözmek adına üzerine çok da düşünülmemiş kararlar alan karakterler sezonun her yerine yayılmış durumda. Distopik hissiyatlar yerini daha ütopik ama alıştığımız anlamda da ütopyaya o kadar benzemeyen senaryolara bırakmış vaziyette: tıpkı Zizek’in 2014’de Buenos Aires Üniversitesi’nde ona yöneltilen bir soruya verdiği cevaptaki tasvirdeki gibi:

“Bugünkü vaziyetimizin ne kadar acayip olduğunu düşünün: 30-20 yıl kadar önce hala geleceğe ne olacağını konuşuyorduk: komünist, faşist, kapitalist, falan filan… Bugün kimse artık bunları konuşmaz oldu, hepimiz sessizce küresel bir kapitalizmin kalıcı olarak geldiğini kabullendik. Bir yandan da kozmik felaketlerleri düşünmekle takıntılı olduk, dünyadaki bütün yaşamın bir virüs yüzünden yokolacağını, gezegene çarpan bir astroidin her şeyi yok edeceğini ve benzerlerini düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Buradaki paradoks şu ki, kapitalizmin mütevazi fakat radikal bir değişim geçireceğini varsayarsak dünyada tüm yaşamın sona ereceğini kurgulamamız daha kolay –  o yüzden de bir ütopya yaratmamız gerek fakat bu tam olarak ne olmalı? Ütopyanın iki yanlış anlamı var: ilki ideal bir toplumu kurguladığımız eski kavramsallaştırılma biçimi; ikincisi ise yeni bir ütopya, yeni sapkın arzuları içinde barındıran, sadece izniniz olmadığı için yapamadıklarınızı başarmanızı sağlayacakları kapsayan yeni bir ütopya karşılığı. Gerçek ütopya ise, mevzu artık tartışma konusu edilecek herhangi bir yanı kalmadığında, mümkün olanın sınırlarında meseleyi halletmek artık mümkün olmadığında hayatta kalma içgüdünüz yeni bir mekan yaratmanızı sağladığında olandır. Ütopya, özgür düşünce değildir, ütopya bir aciliyettir, bunun tek çıkış yolunuz olduğunu düşündüğünüzde ortaya çıkar ve bizim de bugün ihtiyacımız olan şey bu!”

Kara Müze ve Eşyaya Yüklenen Sorumluluk

Kara Müze, suç unsuru olan cisimlerin bir araya geldiği bir mekan olarak bize takdim ediliyor. Müzede sergilenen cisimlerin hikayelerini, Douglas Hodge’un karakteri Rolo Haynes yolu müzeye düşen Letitia Wright’ın canlandırdığı turiste anlatıyor. Müzede pek çok farklı cisim olsa da bizimle paylaşılan cisimler bilinç aktarımıyla alakalı hikayeler: Rolo Haynes’in bizzat kendisinin aktarımlarına dahil olduğu deneysel süreçlerin nasıl sona erdiğini dinlerken, bir yandan her şeyi insan eliyle kontrol etmenin pek de mümkün olmadığını, bizim bilgimizi fazlasıyla aşan şeyleri kurcaladığımızı anlıyoruz. Hikayenin bizi nihayetinde götürdüğü yer müzeye çok daha farklı bir anlam katıyor. Teknolojinin gelişmesiyle dönüştüğümüz şey bizi rahatsız ettikçe, objeleri suçlamaya yatkınız. Fakat toplumsal bilinçdışının içine işlemiş pagan ögeler sadece sorumluluğu üzerimizden atma çabamızın bir parçası. Bunun için Black Mirror’ın kendi evrenine dahil olmamız şert değil: 1900’lerin başına kadar siyahilerin sergilendiği “ insan-hayvanat bahçeleri” (human zoos), günümüzde hapsedilen hayvanların sergilendiği hayvanat bahçeleri, antropolojinin ve sosyolojinin hayatlarımıza girme şekli, “gizli” sekmesinden ulaştığımız sayfalar ve daha nicesi gösteriyor ki her gün yeniden ürettiğimiz şiddet sarmalını yaratan ve hayatta tutan bizleriz, yarattığımız nesneler değil. Şüphesiz ki bu nesnelerle nasıl bir etkileşim içerisinde olduğumuzun olayların vardığı noktada önemli bir rolü var, ama cisimlerin kendisinin yapamayacağı şeyleri cisimlere birer anlam olarak yükleyen bizleriz.

Black Mirror evrenindeki cisimlerin kendileri ve hayata geçirilme ihtimalleri ve bizzat hayatımıza girmeye başlamaları, dizinin kendisi kadar ilgi çeker vaziyette. Black Museum’da bu objelerin bir kısmının, en azından Rolo Haynes’in üretimine dahil olduğu objelerin sergilendiğini fark etmemizle birlikte dizinin hikayeleri arasında bir bağ olduğuna dair bugüne kadar sahip olduğumuz en önemli ipucunu elde ediyoruz. Doğrudan referans verilmese de arkaplanda White Bear ve National Anthem gibi bölümlerden ve bu sezondan detaylarla da karşılaşıyoruz. Her bir hikaye aynı evrende mi geçiyor henüz tam olarak bilmesek de, bu sezon karşımıza çıkan hikayeler belli bir zaman akışına oturmuyor gibi duran kimi bölümlerin de diziyi tek bir evren olarak ele alırsak bir yerlere denk gelebileceğini gösteriyor. Eski sezonlarda da küçük ipuçları vardı dizinin hayranlarına selam çakan ama ilk kez dördüncü sezon ve bilhassa Black Museum bu tezi gerçek anlamda teyit ediyor.

Hikayenin akışında içinde yaşadığımız dünyada varolan sistem sarmalındaki mücadelemiz esnasında bile sistemin içerisine nasıl düştüğümüz, bağımlılıklarımızın nasıl kontrolden çıktığı, çok büyük kararları bencilce motivasyonlarla nasıl kolayca verebildiğimiz, zamanla bizde tatmin oluşturmayı bırakan şeyleri nasıl da kenara atabildiğimiz, yine de zamanla atacağımız objelere büyük anlamlar yükleyip onları saklama saplantımız, adalet arzumuzun nasıl da daha ilkel bir intikam ateşine dönüşebildiği gibi temalar başarıyla ele alınıyor. Fakat sanmayın ki buraya kadar söylediklerimiz Black Mirror’ın bundan sonraki seyrine dair çok bir şey anlatıyor ve hikayelerin bir kısmının aynı evrende geçtiğini fark etmemiz bu bağların bundan sonra bariz bir biçimde kurulacağına dair bir ipucu veriyor. Sembolik boyutta alabildiğimiz tek mesaj Black Mirror’ın bir sayfayı kapatıp yeni bir sayfayı açıyor olduğu. Elbette Rolo Haynes’in hikayesi, birden fazla teknolojik atılımın bir tür tekel tarafından yürütüldüğüne işaret ediyor ve ilerleyen zamanlarda buna dair ipuçlarımız olacaktır. Fakat bu ipuçlarına bel bağlamanın yapabileceğimiz en basit şey olduğunu göz önünde bulundurursak eğer, gelecek sezon bizi çok daha çılgın hikayelerin beklediğini şimdiden söyleyebiliriz.

Belirttiğim gibi Black Museum; izlemesi, atmosferine kapılması çok kolay bir bölüm. Fakat bir taraftan sindirmesi çok zor bir bölüm, en çok da bölümün sonlarına doğru kendi davranışlarınızı gözlemlemeye kalkarsanız. Hatta bölümün sonuna doğru yapabileceğiniz en iyi şey gerçekten de kendinizi gözlemek. Dizinin finalinin, sizin finale verdiğiniz tepkiden daha kıymetli olmadığını bilerek izlerseniz, Black Museum’ın neden böyle bir hikayeyi bu şekilde anlattığını daha iyi anlayacaksınız. Bölümü daha da muhteşem olmaktan alıkoyan bir takım seçimlerin tam olarak bu sebeple yapıldığını düşünüyorum.

Bu sezon başlamadan Black Mirror bölümlerini kötüden iyiye sıralamıştık. Seneye bu listeyi güncelleyecek olursak, Black Museum’ın yüksek sıralarda kendine yer edinmesini bekleyebilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi