Black Mirror 4. sezonda kadın karakterler ya ana karakter olarak karşımıza çıkıyor ya da hikayenin akışı esnasında ön plana çıkıyorlar. Sezonun bölümlerini bir arada ele aldığımızda görüyoruz ki burada gözümüze gözümüze sokulan bir mesaj yok ve dizinin yapımcılarından Annabel Jones’a göre bu bir tesadüften ibaret. Hatta Crocodile bölümünün senaryosu aslında bir erkek ana karakter için kaleme alınmış olsa da, Andrea Riseborough role talip olunca senaryo tekrar elden geçiriliyor.

Yapımcıların seçimi bir “tesadüf” olmuş olabilir, ama burada tesadüften kastedilen şey, özellikle kadın kahramanların ön plana çıkması gayesiyle sezonun yazılmış olmaması. Sinema ve televizyonda kadın temsilinin ne kadar sıkıntılı olduğunu, kadınların anlatılardaki rolünün erkeğin hayatının bir katmanı olarak karşımıza çıkmasına alışkın olduğumuzu düşünürsek, bilinçsizce kadın başrollerin ön plana çıktığı bir sezonun hazırlanmış olması, nihayet sinema ve televizyonda bir eşitlik düzleminin oluşmaya başladığının işaretçisi. Yazının sonlarına doğru planlanmamış bir biçimde bu sezonda kadın karakterlerinin hakim olmasının yapımcıların aklına gelmemiş başka bir nedeni var mı gözden geçireceğiz. Fakat öncesinde sezonun her bölümünü öne çıkardıkları feminist temalarla ayrı ayrı ele alalım. Kullandığımız başlıklardan ayrıca bu sezonun bölümleri için kaleme aldığımız eleştirilere ulaşabilirsiniz. Bu yazıdaysa pek rafine bir biçimde kadın kahramanların hikayelerinin nasıl ele alındığı ve bunların sezonun tamamında nasıl bir sembolizm yarattığını, elimizdeki malzemeyi bir hayli yönlendirerek tartışacağız.

***Yazının bundan sonraki bölümü Black Mirror 4. Sezon  ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içermektedir.***

Black Mirror 4. Sezonda Kadın Başrollerin Hakimiyeti

BlackMirror_S4_MetalHead_filmloverss

USS Callister: Kadının Özneleşme Süreci

USS Callister bölümünde bir bilgisayar oyununun demosunun içerisine sıkıştırılmış bilinç klonu karakterler, Nannette simülasyona dahil olana kadar Robert’ın otoritesine koşulsuz boyun eğmiş durumdalar. Bu tahakkümün özellikle kadınlar üzerinde önemli bir karşılığı var: her maceranın sonunda Robert’ı öpmeleri gerekiyor. Bu cinsiyetçi yaklaşıma rağmen, tüm karakterler cinsel organlarından arındırılmış durumdalar ve bölümün sonunda özgürleşmelerinin en önemli parçalarından biri cinsel organlarına yeniden kavuşmaları oluyor. Tıpkı 60’lı yılların sonunda olduğu gibi karakterlerimizin dünyasında da özgürlük mücadelesi cinsel özgürlük mücadelesini de bünyesinde taşıyor. Nannette, köle olmaktansa yok olmayı tercih ediyor ve bu sayede kendisiyle beraber diğerlerini de özgürleştiriyor. İlk kuşak feministlerin yaptığı da tam olarak bu: kendi özneleşme mücadeleri başka azınlıkların da kurtuluşu oluyor ve savaşan feministler haklarını kazanmak için sahip oldukları diğer her şeyi kaybetmeyi göze alıyorlar.

Bölümde yer alan bir başka toplumsal cinsiyet problemi teması daha var: Alfa erkeği ve pasif erkek miti. Başta kafamızda canlanan kategorizasyonu uyarlayamıyoruz. David Mech’in 1970’de kurtlara dair yaptığı

gözlemlerini yayınladığı kitabından ilham alıp dünyayı ele geçiren Alfa erkeği miti, Mech’in daha sonra kendi gözleminde hatalı olduğunu 1999’da kabul etse de, kendi çalışmasını piyasadan toplatmayı dahi başaramadı çünkü alfa kurdunun olması, kültür için çok şey ifade ediyordu. Beyaz perde ve beyaz ekranda sık sık rastladığımız bu tema, USS Callister bölümünde feci halde tiye alınıyor. İki ayrı ortamda iki ayrı dominant erkek imgelemi yaratılıyor ve ikisini de ayrı boyutlarda itici buluyoruz.

Arkangel: Annelik Sorunsalı

Feminist mücadelenin tepesinde “annelik” her zaman bir hortlak olarak dolanmış durumda. Modernizmin başlangıcı ile öncelikle Avrupada ama kolonizasyonun etkisiyle yavaş yavaş tüm dünyada kadınların sahip oldukları tek sıfat “anne” ve anneler kutsal kabul edilirken, kadınların kaderi ve erişebilecekleri en yüksek mertebe olarak anne olmak karşımıza çıkıyor. O yüzden önce anne olmama kararını alabilmek, daha sonra da feminist olduğu halde anne olabileceğini kanıtlamak feminizmin farklı dönemlerde ve sık sık aynı anda uğraşmak zorunda kaldığı bir sorunsal.

Eşcinsel bir anne olarak kendi payına düşen mücadeleyi vermiş olan Jodie Foster’ın yönettiği Arkangel, anneliğin kişiye ne gibi haklar getirdiğini ve kişinin anne olma hakkını neye göre elde edip edemediğini, kafasına çip yerleştirilmiş küçük bir kızın büyüme hikayesi çerçevesinde tartışmaya açıyoruz. Bölüm haddinden fazla kalabalık olduğu ve çok da orijinal bir hikayeye sahip olmadığı için potansiyeline erişemese de, Jodie Foster’ın kişisel deneyimi anlatıya gene de empati kurmaktan kaçamamamızı sağlayan bir kuvvet katıyor.

Fakat daha iyi bir senaryoyla çok daha iyi bir gidişata erişebilecek Arkangel, anneliği toplumsal bir bağlama çok da oturtamayıp, ebeveyn-çocuk ilişkisinin bir güven-ihlal çizgisinde ele almayı tercih ediyor. Ana karakterimizin, sistemin baskısından kaçabilmek için öncelikle annesini geride  bırakması gerekiyor.

Crocodile: Aile ve Toplum

Arkangel’ın sahip olmadığı toplumsal baskı teması, esas konusu annelik olmayan Crocodile’da var. Kadınlar, aile kurumunun inşası öncesindeki hayatlarını hiç yaşanmamış gibi takdim etmek durumunda kalıyorlar. Yalnızca aile sahibi olmaları değil, kariyerlerini belli bir konumda tutabilmeleri için de mükemmel taklidi yapmaları gerekiyor. Sosyal baskının büyüklüğü, kadınları saklamaya çalıştıkları şeylerden çok daha ağır hatalar yapmaya itebiliyor, toplum baskısı korkusu diğer tüm etik kaygıları bastırabiliyor.

Crocodile’de 15 yıl önce yaptığı bir hata eski sevgilisi formunda hayatına yeniden girince ana karakterimiz Mia, toplumsal imajını, ailesini ve kariyerini koruma kaygısıyla kendisini freni patlamış bir trenin içinde buluyor. Hikayedeki yegane anne Mia değil, bir sigorta şirketinde çalışan Shazia da kariyerine verdiği öncelikler yüzünden işlerin kontrolünden çıkmasıyla ailesini korumaya girişse de başarılı olamıyor.

Bölümün sonunda “Kim bir bebeği öldürür ki?” sorusuyla karşılaşmamız Black Mirror’ın büyük bir lütfu: ikinci sezonda bu sorunun bir benzerine verebileceğimiz bir cevap olduğunu hatırlıyoruz. Mia’nın başına gelecek olan şey, muhtemelen White Bear Justice Parc’ın yeni ve geliştirilmiş halinde kendisini bulmak. Üstelik bölümün ismi de buradan geliyor olabilir, keza Victoria, ağlamaya başladığında Baxter ona “Aman, ağlamaya başlama, timsah gözyaşların beni hasta ediyor” diye susturuyordu. Mia’nın bastıramasığı göz yaşlarıyla beraber, dizinin seyirciye bir selam daha çaktığını düşünebiliriz.

White Bear atfının bu okuma için önemi ne derseniz, orada da ir kadın, kendi yaratmadığı bir sistemde oyunu kurallarına göre oynamaya çalışırken yaptığı bir hatayı hatırlamasa dahi, o hata ile yaşamak zorunda kalıyordu. Victoria suçu işlediğini itiraf etse de, aslında ne olduğunu bilmiyoruz. Hikaye anlatıldığı gibiyse dahi ceza ve suçun arasında orantı yok, intikam arzusu hukukun yerini almış durumda. Çocuğu neden kaçırdığını bilmiyoruz, ama nişanlısıyla kaçırması ve çocuğu kendi çocuğu sanması, aile kurma arzusunu işaret ederken, ciddi bir duygusal istismar altında olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz. Mia’nın hikayesinde eylemlerinden artık sorumlu olmama teması o kadar baskın değil, hatta yönlendirici unsuru ortadan kaldırmasıyla tüm sorumluluk ona geçiyor. Fakat ilk örtbas edişinde partnerini koruma güdüsüne yenik düşerken, ana hikayede tümüyle başarılı ve kariyer sahibi bir anne imajını koruma kaygısı diğer her şeyin önüne geçiyor.

Hang The Dj: Takılma Kültürü ve Partner Edinme Kaygısı

Şu sıra feminist gruplar içinde en popüler tartışmalardan bir tanesi takılma kültürü üzerine dönüyor. Takılma kültürünün norm olmaya evrildiği noktadan derin rahatsızlık duyan, ama güçlü bir kadın imajı çizebilmek için duygularını ve ilişki yaşama arzularını saklamak zorunda kalan kadınlar deneyim paylaşımlarından yola çıkarak meseleyi teorik boyutta da sorgulamaya başladılar. Partner seçimlerimizi birilerini sağa veya sola kaydırarak yaptığımız bir gerçeklikte yaşarken Hang The DJ özgün fikriyle olduğu kadar, yaralarımıza parmak basışıyla da kalplerimizi fethetti.

İdeal partneri edinmek yüzyıllar boyunca kadınlar için en önemli yatırımdı ve bunun kültürel etkileri ve toplumsal baskısı yok olmamışken, cinsel özgürlük mücadelesinin açtığı alan, tüketim toplumuyla harmanlanıp zorunlu bir takılma kültürünü yarattı. Herkesin heteroseksist bir düzende tek eşli ve tekdüze hayatlar yaşamak istemediğini anlamaya çalışırken, kimsenin ilişki yaşayamaz hale geldiği, ilişki istemenin bir acizlik olarak algılandığı ve ironik bir biçimde bir insanın hiçbir partnere sahip olmamasının da kabul edilemez bir şey olarak algılandığı bir toplumda savrulurken bulduk kendimizi. “Sistem olmadan önce insanlar ne yapıyormuş” sorusunu bu denli komik bulma nedenimiz bu kadar yalpalayarak yürümeye mahkum edilmemizdir belki.

Takılma kültürü tartışması ilk bakışta ahlakçı unsurları bünyesinde barındırıyor gibi dursa da “takılma” eyleminin kendisiyle alakalı değil sıkıntı, takılmanın, ilişkiye ad koymamanın, duyguları seksin geri planına atmanın bir zorunluluk haline gelmesi, insanların aylarca, yıllarca yalnızca yalnız kalmamak için sürdürdükleri ilişkilerin varlığı, ortaya başka problemler çıkartmış durumda. Amy’nin ve Frank’in simülasyonun içerisinde düştükleri durumlar bu saydıklarımızın kombinasyonu gibi: bekar değiller ama ilişki yaşasınlar diye orada duruyor, bazen kendileri seçmeseler de birkaç saatlik bir şeyler yaşamak durumunda kalıyorlar işlerin bu kadar mekanik dönmesi can sıkıcı bir hal alıyor, kendileri gerçek mi onu bile bilmezken gerçek bir şeye erişebilmenin kaygısıyla yaşıyorlar. Ve içinde mutlu oldukları bir ilişkiye kavuşunca dahi kaybetme korkusu gerçekten her şeyi batırıyor.

Bize verili heteroseksist bağlamda ve Hang The DJ’in kendi hikayesinde, her iki cinsiyet de aynı oranda bu durumdan etkilenir dursa da, geleneksel baskı ve çağdaş baskıyı aynı anda sırtına yüklenenler ağırlıklı olarak kadınlar. Hang The DJ de bu hususta bize belli bir bakış açısı sağlıyor.

Metalhead: Kadının Tek Başına Makinelere Karşı Verdiği Mücadele

Bu sezon Black Mirror’ın en karanlık bölümü Metalhead, robotlara karşı kaybetmeye mahkum bir kadının hayatta kalma mücadelesini anlatıyordu. Sinema’da en çok alıştığımız güçlü kadın tipolojilerinden bir tanesini Bella’da bulduk. Bella daha önce kurgulayamadığımız bir gerçekliğin Sarah Connor’ı. Tek fark insanlığı korumak gibi büyük bir gayesi yok, umutsuzlukla savaşmak için yeğenine verdiği bir sözü tutabilmenin peşinde yalnızca. Uzun süre kendisinden çok daha güçlü, donanımlı ve zarar göremez düşmanıyla mücadele edecek kadar güçlü ve akıllı şüphesiz ki. Ama makinelerle savaşmayı başaramıyor.

Matrix okumaları sırasında, okumaların 2010 öncesi daha çok yapılmış olmasından kaynaklanan küçük bir eksiklik vardır. Matrix’in ayrımcılık karşısında sisteme karşı mücadeleyi sembolize ediyor olmasıyla sık sık yorumlar içerisinde yer alır, fakat Wachowski kardeşlerin her ikisinin de trans kadınlar olarak açılmış olması, kendi deneyimlerinin filme nasıl yansıdığına dair ciddi bir ipucu veriyor. Savaşılan esas makine, cinsiyeti hetroseksist bir ikilik içerisinde üreten ve kurallarını herkese biyoloji adı altında bir norm olarak dayatan, duyguları, hisleri, ihtiyaçları ve arzuları kaale almayan koca bir toplumsal cinsiyet makinesi. Bugün ekranda izlediğimiz simülasyon ve makineler temalı herhangi bir kurgunun en önemli referanslarından birinin her zaman Matrix olacağını düşünürsek eğer, bu bölümde yer robot köpeklere karşı hayatta kalma savaşı veren bir kadın ana karakterin, feminist mücadelenin neye benzediğinin bir dışavurumu olarak okunmasının yapılması mümkün olabilir.

Black Museum: Azınlık-Oluşun Silaha Dönüşmesi

Siyahi bir ana karakterin olması, bölümün kendi ismi de göz önünde bulundurulduğunda “Black Museum”ın ırkçılıkla alakalı bir derdinin de olabileceğine zaten işaret ediyordu. Akla ilk gelen düzlükte bir fikirle karşımıza çıkmasa da bu bölüm, etnik kimliğin sınıfsal yönüne parmak basmadan yoluna devam etmedi. Türkiyeli izleyiciler için bu göndermeyi deşifre etmek amerikalı izleyiciler için olduğu kadar doğrudan olmasa da, “Black Lives Matter” hareketiyle birlikte konu hepimizin gündeminde kendine biraz yer edinmiş durumda. Köleliğin nasıl ırkçı karakterini çok da değiştirmeden hapishane sistemiyle dönüştürüldüğü ve maphusların durumu ve köleliğin tarihselliği arasındaki bağ 13. Madde (13TH) belgeselinde de oldukça başarılı bir üslupla anlatılıyor.

Amerikalı siyahi kadınlar, 1960’lı yıllarda kendilerine yönelik ayrımcılığın ne beyaz feministler ne de siyah erkekler tarafından anlaşılamadığı, çifte ayrımcılığa uğruyor oldukları fikri etrafında örgütlenmeye başlamışlardı. Üstelik bu ayrımcılığı aynı anda eşcinsel olan, alt sınıftan olanlar daha katmanlı yaşıyorlardı. Çok kimlikli oluşları bireysel değil, belli bir grubu bağlayan özelliklere dayanıyordu. “Siyahi Feminizm” (Black Feminism) ismine sahip bu akım, bugün “beyaz feminizm” diye eleştirip durduğumuz ayrıcalıklı bakışa yönelik tüm eleştirilerin kökenlerini atarken, bir yanda siyahi erkeklerin cinsiyetçiliği karşısında da bir mücadele kanalı açtı.

Siyahi feminizmin hikayesini, akımın en önemli temsilcilerinden Patricia Hill Collins’in bir fikri, bölümün temasını tam olarak anlatıyor diye sizlere aktardık. Collins’in siyahi feminizm çerçevesinde sunduğu en önemli fikirlerden biri, bir kişinin aynı anda hem tahakküm uygulayan, hem de tahakküme uğrayabileceği fikridir. Black Museum’da Nish, Rolo’yu alaşağı ederken tam da bu alıntının etrafında dans ediyoruz. İki bireyin arasında geçen hikayede, aralarındaki dinamikleri tek yönlü bir tahakküm ilişkisiyle açıklayamıyor olsak da, her ikisinin de sistemin boyunduruğunda olduğunu söyleyebiliyoruz. Üstelik Rollo, bugüne kadar dizinin bize takdim ettiği en güçlü, en çok alana eli erişen karakterlerden biri – ve Rollo’nun hiçbir gücünün aslında olmadığını keşfediyoruz bir taraftan.

Bu kadar kadın hikayesinin tesadüfen bir sezonda buluşmasını sağlayabilecek olan ne peki? Black Mirror nesneleri fevkalade ön plana çıkartan bir dizi: teknolojik keşiflerimiz birer araç olmaktan çıkıp hayatlarımızı fetheder hale geliyorlar. Bugünlerde teknoloji denince aklımıza gelen elbette elektronik aletlerimiz, ama teknoloji insanlık tarihi boyunca işimizi kolaylaştıran bambaşka cisimlerin de kapsayan bir kelime. Ve feminist teorisyen Paola Tabet’ye göre, cinsiyetçi iş dağılımı ve bu aletler arasında kuvvetli bir bağ var.

Maurice Gaudelier ve pek çok antropolog, iş bölümündeki cinsiyet ayrılığını avcı toplumlardan gelen pratiklikle ilintili olgulara bağlamıştır. Antropolojinin yakın döneme kadar kabul ettiği bu modelde kadın toplayıcılık yapıp mağarada yaşarken, güçlü erkeklerin ava gittiği var sayılmış olsa da, günümüzde temel farkın eylemin kendisinde değil, eylem sırasında kullanılan aletlerde olduğu ortaya çıkıyor. Yazının olmadığı zamanlara erişimimiz kısıtlı olsa da, kadınların ava çıktığını biliyoruz. Bildiğimiz diğer şey, aletlerin kullanıldığı toplumların neredeyse tamamında en üst teknoloji erkeklerin elindeyken, kadınların daha basit aletlerle çalışmak durumunda kaldığı. Bu sosyo ekonomik teoriler, cinsiyetçiliğin kökenine dair çok az şey bildiğimizi, ama kadınların aletlere erişiminin geç gerçekleşmesinin cinsiyetçi ayrımların en temellerinden birini oluşturduğuna işaret ediyor. Haliyle 4. sezonun tesadüfen ortaya çıkmış kadın hikayelerinin, sosyolojide belli bir yere denk geliyor olması, tespitlerin bilinçli olmamaları halinde bile pekala yerinde olduğunu ve şahane bir sembolizm oluşturduklarını gösteriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi