Tutku bireyleştirir ama köleleştirir de.

Emile Durkheim

Black Mirror’ın 4. sezonunun 4. bölümü olarak izleyiciyle buluşan Hang the DJ’in kesinlikle sezonun en başarılı bölümlerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Gerek anlatıyı kurgulayış biçimiyle, gerek Yorgos Lanthimos imzalı The Lobstervari dünyasıyla gerekse farklı okumalara açık sonuyla üzerine uzun uzun konuşulabilecek bir bölüm Hang the DJ.

Bölüme adını veren Hang the DJ, aslında The Smiths’in Panic adlı şarkısının nakaratı ve izleyicinin zihninde soru işaretleri yaratan final bölümünde de bu nakaratı duymamız oldukça önemli. Bu noktada, Morrissey imzalı Panic adlı şarkının yazılış hikayesini de hatırlamakta fayda var. BBC Radio 1 kanalını dinleyen Morrissey’in, Steve Wright adlı sunucunun Çernobil felaketini anons etmesinin ardından Wham – I am Your Man gibi eğlenceli bir şarkı çalabilmesinin üzerine “Hang the DJ, Hang the DJ…” sözlerini yazdığı söylenir. Peki bu şarkıyı diziyle nasıl bağdaştırabiliriz? Hepsine birazdan değineceğiz.

***Yazının bundan sonraki bölümü Black Mirror 4. Sezon 4. Bölüm Hang the DJ ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Hang the DJ: Duyguötesi Toplumda Duyguların Peşine Düşmek

hang-the-dj-filmloverss

Hang the DJ bölümünü biraz daha ayrıntılandırabilmek adına Stepan G. Mestrovic’in duyguötesi toplum kavramından yararlanacağımı belirterek başlamak istiyorum. Aslına bakarsanız, Black Mirror’ın birçok bölümü bu kavram üzerinden okunmaya oldukça müsait. Ancak Hang the DJ’in direkt olarak duygulara ve ötesine hitap ettiğini söylemek mümkün. Alternatif bir gelecekte (ya da değil) insanların hayatının aşkını yani nihai “eşleşmeyi” bulması için geliştirilen bir sistemi konu alan bölüm, bir hayli ilginç noktalara evriliyor. Çoğunlukla Lobster hissiyatı veren Hang the DJ, günümüz modern dünyasına keskin bir eleştiri niteliğinde. Ellerinde “coach” şeklinde hitap ettikleri bir alet olan bireyler, içinde bulundukları dünyada kendileri için en doğru kişilerle bir bir eşleştiriliyor. Kurgulanan bu yeni dünyada, Coach, bir araya getirdiği tüm çiftlere aslında bir tüketim süresi sunuyor. Kimi zaman 12 saat, kimi zaman 1 yıl gibi bir süreyle karşılaşan bireyler, bu süreyi o kişiyle geçirmek zorunda. Erkenden ayrılmaya çalışıldığında ya da süre tamamlandığı halde bir arada kalma ısrarı gösterildiğinde sistem tarafından tehditkar bir tavırla karşılaşmak mümkün. Tüm bunların yaşanmasının sebebi ise nihai eşleşmeyi yakalamak: %99.8!

Kısa bir bölüm özetinin ardından kaldığımız yerden devam edelim. Mestrovic, duyguötesi toplum kavramını kullanırken, sentetik sanki-duyguların, benlik, ötekiler ve bir bütün olarak kültür endüstrisinin geniş çapta manipülasyonunun temel haline geldiği bir toplum yapısından bahseder. İçinde yaşadığımız çağın, kitlesel simülasyon çağı olduğunu vurgulayarak, bu çağın görünüşte köksüz dolaşan (circulating) kurguların tahakkümü altında olduğunu ekler. Aslında Hang the DJ’in temel aldığı nokta da tam olarak budur: Kitlesel bir simülasyon çağında ve duyguötesi bir toplum yapısında, köksüz kurgularla duyguların peşinden koşmak. Duyguötesi toplum, sosyoloji çevrelerinde bir yandan özgürlükle bağdaştırılırken bir yandan da nihilist bir tavır olarak görülebilir. Ancak Mestrovic ikisini de reddederek, bu toplum yapısının bir kölelik olduğunu savunur: titizlikle işlenmiş bir duygu-köleliği. Hang the DJ bölümüne döndüğümüzde iyi-kötü duygulardan bağımsız, partnerinizle %99.8 oranında bir eşleşme elde edecek kadar ortak noktanız olmasa bile sevebileceğiniz ihtimalinin ortadan kaldırıldığı bu alternatif dünya, tamamen matematiksel verilere dayalı nihai eşleşmeyi, hayatın yegane amacı olarak sunarken aslında bambaşka bir kölelik geliştirir. Sistemin istediği kişiyle, sistemin istediği süre boyunca birlikte olmak artık duyguların da köleleştirilebildiği noktadır.

Bu kölelikten kurtulmak içinse duyguların peşinden gitmek gerekir, çünkü gerçek duygu, duyguötesi toplumun sanki-duygularını aşabildiği sürece gerçektir. Charlie Brooker’ın yazar kimliğiyle kurguladığı bu dünyada ise aynı çiftin 1000 simülasyonu üzerinden geliştirilen deneyde, bu bin farklı simülasyondan kaçının kendilerine önerilen nihai eşi reddedip aşık oldukları kişiyle kaçma yoluna gidecekleri yani başkaldıracakları gözlemlenir. İzlediğimiz anlatıda, Frank ve Amy’nin 1000 farklı simülasyonundan %99.8’i sisteme başkaldırdığı için yaşadıkları “gerçek aşk” olarak tanımlanır. Bu sonucun aktarıldığı asıl program ise telefon ekranında size gerçek eşleşmenizi sunar ve Amy, Frank’i gerçek (?) dünyada gördüğü anda arka planda Hang the DJ çalar. Çünkü yaşananlar, izleyiciye gerçek aşkı bulan ikilinin mutlu sonu gibi görünürken aslında gerçekleşenler tam olarak Steve Wright adlı sunucunun Çernobil felaketini anons etmesinin ardından  I am Your Man şarkısını çalması gibidir ve Black Mirror, Morrissey’in bu eleştirel şarkısını izleyicisi için bir başka eleştiri olarak son sahnenin arka plana yerleştirir.

Bu eleştirinin sebebi, -bana kalırsa- gerçek aşk olarak tanımlanan durumun yine bir sistem tarafından belirlenmesidir ve değişime açık bireysel duygular bir kez daha duyguötesi toplumun duygu-köleliğine dönüştürülür, yani olabilecek en gerçek aşk dahi sistem içerisinde bir köleliğe dönüşür. Durkheim’ın da dediği gibi “Tutku bireyleştirir ama köleleştirir de.” Hang the DJ örneğinde, en başkaldıran, bireyi duyguötesi toplumdan ayıran, yani bireyleştiren tutkunun dahi sisteme geri döndürüldüğü, köleleştirildiği gözlenir. Tam da bu yüzden “It’s says nothing to me about my life, hang the blessed DJ.”

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi