Dün gece Velvet Indieground’a yönelik saldırı hakkında hepimizin sosyal medya hesapları paylaşımlarla doldu, hepimiz hemen hemen aynı şeyleri düşünüyor ve paylaşıyoruz. Bugün itibariyle dükkan sahibi, Velvet İndieground’un tahliyesini istedi ve hepten güzel olan her şeyin elimizden alınmaya çalışıldığını sergilemiş oldular. Bir insanın belki de hayatı boyunca düşlediği yegane şeyin, birkaç kendini bilmez yüzünden nasıl kolayca elinden alınabildiğini bir kez daha acı bir biçimde deneyimledik. Radiohead’den gelen dayanışma mesajı bir nebze de olsa toparlanmamızı sağlasa da, bu ülkede farklılığın nasıl karşılandığı, kültür ve sanat gitgide kıymetsizleştirilirken, güzel ve alternatif bir şeyler yapmak için çabalayan insanların başına neler geldiğini bir kez daha görmüş olduk.

Gerçekleşen saldırının kendisine yönelik pek bir şey söylemeye niyetimiz yok. Böyle iğrençlikler ancak lafın bittiği yerde oluyor zaten… Bu yazı bize ısrarla unutturulmaya çalışılan bir şeyi anımsatmak için kaleme alındı: kendi kurtarılmış bölgelerimize çekilir ve örgütlenmezsek, yorgunluğumuz ve bıkkınlığımız mücadele etme isteğimizi alt ederse, kurtarılmış sandığımız bölgeleri de yitirmemiz kaçınılmaz olacak. Taksim’de Onur Yürüyüşü yapamaz hale geleceğiz, Cihangir’de içemez hale geleceğiz, Kadıköy’de sıradan bir akşam geçirirken ertesi günü göremeyeceğiz, yıllarca ötekilerin mücadelesine katkıda bulunan Bilgi Üniversitesi gibi zeminlerde düşünce özgürlüğü hiçe sayılıp akademisyenler işten çıkartılacak. Ki şu an bile, örneklerin çoğunun son bir haftadan sıralıyor olmamız gösteriyor ki, gündem bizi yutmaya, sindirmeye, hafızamızı silip güncel olana odaklanmaktan büyük resmi görememeye itmeye çoktan başladı. Kadıköy’de kartopu attığı gerekçesiyle katledilen Nuh Köklü’nün, kadın arkadaşlarına sözlü cinsel saldırıda bulunanların karşısında duran Bahadır Grammeşin’in, Yoğutçu Parkı’nda yürürken şuursuz bir kamyon sürücüsünün sorumsuzluğu yüzünden kaybettiğimiz İdil Dere’nin isimlerini zor anımsıyoruz. Gezi’de kaybettiğimiz gencecik insanların anısı çok uzaklardaymış gibi geliyor. Hafızamızı çalıp, beynimizi kendi pislikleriyle, sahte gündemleriyle dolduruyorlar. Beraber hareket etmedikçe bize düşen tek şey, gaddarlıklarını izleyip de kaybettiklerimize üzülmek oluyor.

Birlikte Direnmezsek Kaybederiz

70’lerden günümüze yadigar kalan bir sloganı Gezi’de direnirken kim bilir kaç kez haykırdık: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Birlikte direnmezsek, Türkiye’de yaşamanın yarattığı yorgunluğu kendimize bahane edersek, kaçabildiğimiz bölgeleri teker teker kaybetmeye başlarız. Örgütlü ve bir ayağı sokakta olan bir mücadeleyi yitirip de, sosyal medya hesaplarımızda isyan etmeye çekilirsek, isyanımızın olası en büyük neticesi online hareketlerimiz dolayımıyla fişlenmek olur. Slacktivizm yani online akivizm, sokak hareketinden bağımsız kaldığı müddetçe yapıcı olmayan bir deşarj alanını ifade edebilir. Paylaşımlarımız bize geçici bir rahatlık verir, bize hak veren birkaç kişiye daha erişiriz belki ama umutlarımızın nasıl da solduğunun kaydını tutmaktan daha fazlasını yapmayız. Kendimizi böyle bir alana mahkûm etme lüksüne maalesef Türkiye’de sahip değiliz. Sokaktaki mücadeleden vazgeçersek, çevrimiçi olmayan zeminler içinde de “kurtarılmış” varsaydığımız, kendimizi güvende hissettiğimiz alanlara çekilir, bize dayatılan umutsuzluğun galip gelmesine izin verirsek, hayatının temeline oturttuğu kutsal kitabın tek bir sayfasını açıp okuma zahmetinde bulunmamış nefret dolu insanların bizim adımıza bizim kaderimizi tayin etmesine izin vermiş oluruz. Tartışmalarımız “gerçek islam bu değil” ile “ben şimdi nasıl islamofobik olmayayım” arasında yapıcı en ufak bir yanı olmayan bir yere sıkışır.

Korkularımız, bizi sindirmekten başka bir işe yaramayacak. Ama her ne için savaşırsak savaşalım, birlikte hareket edebildiğimiz müddetçe Türkiye’de çoğulculuğun hayatta kalabilmesi için bir tohum daha serpeceğiz. Eğer bir gün barış ve farklılığa tahammül bu topraklarda filizlenebilecekse eğer, bizim diktiğimiz tohumlar sayesinde olacak. Münferit vakalardan ibaretmiş gibi sunulup duran bu sistematik baskının karşısında ancak hep beraber dikilebiliriz. Neyse ki çok şanslıyız, bundan üç sene önce bunun yapılabileceğini bu ülkenin tarihinde ilk kez kanıtlayan bizleriz ve bunun nasıl bir deneyim olduğunu çok iyi biliyoruz. Yan yana durduğumuz zaman aşamayacağımız engel yok, o yüzden son üç senedir ana akım medyada yer alan popüler söylemler hep, bu ülkede “muhalif” olarak kabul edilen kesimleri ayrıştıracak türdendi. O yüzden ülkenin doğusunda yaraları sarılmaya başlanmış bir savaş yeniden başlatıldı. O yüzden bu ülkede yirmi yılı aşkın zamandır yapılan Onur Yürüyüşlerine şimdi tepki veriliyor. İstenilen yan yana duramamamız, korkmamız, sinmemiz, kendi canımızın derdine düşüp sokaktan çekilmemiz.

Hadi yarın hep beraber 17. Trans yürüyüşünde “Nerdesin Aşkım?” sorusunu “Buradayım Aşkım!” diye cevaplayarak ilk adımı atalım!

Not: Bu yazı sabah saatlerinde kaleme alınmıştı, o yüzden akşamüstü olup bitenleri kapsayamadı. Cihangir’de direnenlere selam olsun!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi