Birleşen Gönüller, yönetmenliğini sinema camiasında adını henüz çok fazla duymadığımız Hasan Kıraç’ın üstlendiği ve senaryosunu gerçek olaylardan esinlenerek Serkan Birlik ve Özge Aras’ın yazdığı bir Türkiye yapımı yüksek bütçeli bir film.

2. Dünya Savaşı sırasında Stalingrad’a kadar dayanan Nazilerin, Rusya’da yarattığı korku, dönemin tüm gençlerinin askere alınmasına sebep olur. Bu gençlere Kuzey Kafkasya Türkleri de dahildir. Niyaz ve Cennet, Kuzey Kafkasya’da bir köyde yaşayan yeni bir evli çifttir ve köyün gençlerinin toplanarak savaşmaya götürüldüğü kamyon bu iki aşığı ayırır.

Cennet ve Niyaz’ın birbirlerine “tekrar bir araya gelmek” üzerine verdikleri söz, Birleşen Gönüller’in ana konusunu oluşturuyor. Bunun yanı sıra bir öğretmen olan Yunus ve karısı Dilek’in Kazakistan’a gidip orada bir Türk-Kazak Lisesi kurma ideallerini kapsayan bir yan hikaye izliyoruz ve bu yardımcı hikayenin içerisinde de tüm filmin konusunu toparlayacak bir ana fikre ulaşabilmek adına Yunus’un çocuklarına tren yolculuğunda anlatmaya başladığı Zümrüd-ü Anka masalına ortak oluyoruz.

Daha açılış sahnesinde akmaya başlayan ve nedenini film boyunca öğrenemediğimiz (ancak Kazakistan’a gittikleri için Dilek’in babasının kızması gibi bir yorum yapılabilir) Dilek’in göz yaşları film boyunca durmuyor. Hikayesi tamamen izleyiciyi ağlatmaya yönelik kurgulanan Birleşen Gönüller ne yazık ki ağdalı bir dram olmaktan öteye gidemiyor. Klişe olabilecek gidişatı kırmak adına üretilmiş olabilecek yan hikayecikler, karakterler arası bağlantılar daha büyük klişelere sebep olmuş. Tabi ki filmik dünyanın mantıksal sorgulamasını yapmıyorum sadece nispeten dolambaçlı yollardan sonuca gitmeye çalışan film yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimine güzel bir örnek teşkil ediyor.

Tüm bunların yanı sıra, Birleşen Gönüller Türkiye sinemasında henüz bahsedilmemiş çok farklı bir konuyu ele almasıyla takdir edilmesi gereken bir film. Hollywood’un oldukça popüler konularından olan 2. Dünya Savaşı’nı ve Nazi işgalinin Kuzey Kafkasya Türklerine nasıl yansıdığını görebilmek adına önemli bir film olarak da değerlendirilebilir. Nitekim, dev bütçesiyle de 2014’ün konuşulacak filmlerinden olan Birleşen Gönüller’in en beğendiğim sahneleri de Nazi işgalini ve çalışma kampını içeriyor. 2.Dünya Savaşı sahnelerinin Amerika’da Hollywood stüdyolarında çekilmiş olmasının da bunda etkisi olabilir. Ayrıca geniş bir coğrafyaya yayılan Birleşen Gönüller, farklı kültür ve dönemleri yansıtabilen kostümleri ve mekanlarıyla da başarılı bir film. Ancak dönem sahnelerini filmden çıkardığımızda geriye kalan ağdalı dram ne yazık ki rahatsız edici boyutlarda ve ağlamak istemeyen seyircilerin kaçınması gereken bir formatta ilerliyor.

“Kadın bekler” düşüncesinin film boyunca hem karakterlere söyletilerek hem de hikayenin içine yedirerek seyirciye empoze edilmeye çalışılmasını tehlikeli buldum diyebilirim. “Önemli olan sonuç değil ilerlenen yoldur” ana fikrini veren masalın görsel olarak da filmde yer alması  filmin aşırı dram yüklü havasını dağıtan güzel bir ayrıntı olarak değerlendirilebilse de, The Fall (2006) filminin masal sahnelerini neredeyse birebir yansıtıyor olması özgünlüğün değerini bir kez daha hatırlatıyor.

Sonuç olarak, daha önce değinilmemiş farklı ve dönemsel bir hikaye izlemek için gidilebilir, fakat film boyunca karakterlerin göz yaşları durmadığı gibi yönetmen de seyirciyi ağlatmak için her şeyi yapıyor. Çok ağlatan/güldüren filmlerin iyi film kategorisine alındığı ülkemizde bu tavra belki de şaşırmamak gerekiyor.

Birleşen Gönüller, yönetmenliğini sinema camiasında adını henüz çok fazla duymadığımız Hasan Kıraç’ın üstlendiği ve senaryosunu gerçek olaylardan esinlenerek Serkan Birlik ve Özge Aras’ın yazdığı bir Türkiye yapımı yüksek bütçeli bir film. 2. Dünya Savaşı sırasında Stalingrad’a kadar dayanan Nazilerin, Rusya’da yarattığı korku, dönemin tüm gençlerinin askere alınmasına sebep olur. Bu gençlere Kuzey Kafkasya Türkleri de dahildir. Niyaz ve Cennet, Kuzey Kafkasya’da bir köyde yaşayan yeni bir evli çifttir ve köyün gençlerinin toplanarak savaşmaya götürüldüğü kamyon bu iki aşığı ayırır. Cennet ve Niyaz’ın birbirlerine “tekrar bir araya gelmek” üzerine verdikleri söz, Birleşen Gönüller’in ana konusunu oluşturuyor. Bunun yanı sıra bir öğretmen olan Yunus ve karısı Dilek’in Kazakistan’a gidip orada bir Türk-Kazak Lisesi kurma ideallerini kapsayan bir yan hikaye izliyoruz ve bu yardımcı hikayenin içerisinde de tüm filmin konusunu toparlayacak bir ana fikre ulaşabilmek adına Yunus’un çocuklarına tren yolculuğunda anlatmaya başladığı Zümrüd-ü Anka masalına ortak oluyoruz. Daha açılış sahnesinde akmaya başlayan ve nedenini film boyunca öğrenemediğimiz (ancak Kazakistan’a gittikleri için Dilek’in babasının kızması gibi bir yorum yapılabilir) Dilek’in göz yaşları film boyunca durmuyor. Hikayesi tamamen izleyiciyi ağlatmaya yönelik kurgulanan Birleşen Gönüller ne yazık ki ağdalı bir dram olmaktan öteye gidemiyor. Klişe olabilecek gidişatı kırmak adına üretilmiş olabilecek yan hikayecikler, karakterler arası bağlantılar daha büyük klişelere sebep olmuş. Tabi ki filmik dünyanın mantıksal sorgulamasını yapmıyorum sadece nispeten dolambaçlı yollardan sonuca gitmeye çalışan film yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimine güzel bir örnek teşkil ediyor. Tüm bunların yanı sıra, Birleşen Gönüller Türkiye sinemasında henüz bahsedilmemiş çok farklı bir konuyu ele almasıyla takdir edilmesi gereken bir film. Hollywood’un oldukça popüler konularından olan 2. Dünya Savaşı’nı ve Nazi işgalinin Kuzey Kafkasya Türklerine nasıl yansıdığını görebilmek adına önemli bir film olarak da değerlendirilebilir. Nitekim, dev bütçesiyle de 2014'ün konuşulacak filmlerinden olan Birleşen Gönüller'in en beğendiğim sahneleri de Nazi işgalini ve çalışma kampını içeriyor. 2.Dünya Savaşı sahnelerinin Amerika’da Hollywood stüdyolarında çekilmiş olmasının da bunda etkisi olabilir. Ayrıca geniş bir coğrafyaya yayılan Birleşen Gönüller, farklı kültür ve dönemleri yansıtabilen kostümleri ve mekanlarıyla da başarılı bir film. Ancak dönem sahnelerini filmden çıkardığımızda geriye kalan ağdalı dram ne yazık ki rahatsız edici boyutlarda ve ağlamak istemeyen seyircilerin kaçınması gereken bir formatta ilerliyor. “Kadın bekler” düşüncesinin film boyunca hem karakterlere söyletilerek hem de hikayenin içine yedirerek seyirciye empoze edilmeye çalışılmasını tehlikeli buldum diyebilirim. “Önemli olan sonuç değil ilerlenen yoldur” ana fikrini veren masalın görsel olarak da filmde yer alması  filmin aşırı dram yüklü havasını dağıtan güzel bir ayrıntı olarak değerlendirilebilse de, The Fall (2006) filminin masal sahnelerini neredeyse birebir yansıtıyor olması özgünlüğün değerini bir kez daha hatırlatıyor. Sonuç olarak, daha önce değinilmemiş farklı ve dönemsel bir hikaye izlemek için gidilebilir, fakat film boyunca karakterlerin göz yaşları durmadığı gibi yönetmen de seyirciyi ağlatmak için her şeyi yapıyor. Çok ağlatan/güldüren filmlerin iyi film kategorisine alındığı ülkemizde bu tavra belki de şaşırmamak gerekiyor.

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Daha önce değinilmemiş farklı ve dönemsel bir hikaye izlemek için gidilebilir, fakat film boyunca karakterlerin göz yaşları durmadığı gibi yönetmen de seyirciyi ağlatmak için her şeyi yapıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.34 ( 7 votes)
45
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi