Bir televizyon programında sunucu Aznavour’a şöyle der: “Fransa’nın dünyada en çok tanınan ve en çok saygı duyulan sanatçısısınız.”  Aznavour ise güler ve kendisine cevap verir: “Annemin ülkesi Türkiye’de yaşasaydım demek ki dünyadaki en ünlü Türk sanatçısı olacaktım! Kader…”

Son yüzyılın en önde gelen sanatçıları arasında yer alan Charles Aznavour, Türkiye’de yaşasaydı aynı başarıyı elde eder miydi bilinmez; ancak edebilseydi de büyük ihtimalle, tıpkı Türkiye’nin en saygın isimleri arasında yer alan Adile Naşit gibi Ermeni soyundan pek de haberdar olmadığımız; ancak sanatçı kişiliğiyle gurur duyduğumuz isimler arasında yer alırdı. Zira tarih, onları kendi geçmişleriyle tanımamıza izin verme(z)di.

Yazıya böyle bir giriş yapmamızın sebebi, bugün 91. yaşını kutlayan Charles Aznavour’un, Türk takipçilerinin büyük bir ikilem içinde olması. Çoğu zaman siyasi duruşu müziğinin önünde değerlendirilen Charles Aznavour’un, Ermeni diasporası sebebiyle maruz kaldığı nefret söylemleri hiç de azınsanmayacak düzeyde. Biz bu nedenle, tarihe ismini daha yaşarken yazdırmış olan şarkıcı, oyuncu, yazar ve diplomatı farklı kadrajlardan ele alalım, sanatçının hayatına böylece bir yolculuk yapalım istedik.

Yolculukta size eşlik etmesi için ise bir playlist hazırladık…

Edith Piaf’la gelen kariyer

1924 yılında, Gürcistan’dan göçen bir baba ile Adapazarı’ndan göçen bir annenin oğlu olarak Paris’te bir çocuk dünyaya gelir. Babası şarkıcı, annesi ise oyuncu olan bu çocuk, sanatçı bir ailenin içinde doğmanın verdiği avantajla, daha erken yaşlardayken sahnenin tozunu yutmaya başlar. Küçük kumpanyalarda şarkı söyleyerek başlayan kariyeri, “Kaldırım Serçesi” olarak da anılan Fransız şarkıcı Edith Piaf tarafından keşfedilmesiyle şekillenir. Gerçek adı Shahnour Vaghenag Aznavourian olan bu çocuk, Charles Aznavour olarak dünyaca tanınacağı günlere doğru böylece ilk adımlarını atar.

Aznavour, Piaf’la çıktığı turne sayesinde Amerika, Kanada gibi ülkelerde de ismini duyurur. Tıpkı Edith Piaf gibi “r”leri bastırarak telaffuz ettiği kelimeler, Fransızca’nın melodik yapısı içinde çınlar ve oluşturduğu üslubu kendisine büyük bir hayran kitlesi kazandırır. Çoğu zaman aşk, kimi zaman ise tarihin kendisine ve ailesine hissettirdiklerini dile getiren sanatçı, dinleyenin de bu sözleri adeta yaşamasını, hatta anlamasa dahi hissetmesini sağlar.

Aznavour’un sanatçı kişiliğinde ön plana çıkan nokta müzisyenliği olsa da, babasının izinden gitmiş olan sanatçının, anne methiyesine de hayatında mümkün olduğunca yer verdiği görülür. “Mümkün olduğunca”dan kastımız ise, 70’in üzerinde film!

Kumpanyalardan beyazperdeye…

Henüz 9 yaşındayken kumpanyalarda rol almaya başlayan Aznavour’un, beyazperdede ismini duyurması için ise 1960 yılını beklemesi gerekir. Zira sanatçının sinema kariyerinde patlama yaşatan film, Yeni Dalga akımının önde gelen yönetmenlerinden François Truffaut imzalı Piyanisti Vurun (Tirez sur le Pianist) olur. Böylece sanatçıya New York Carnegie Hall’ün kapıları açılır ve Charles Aznavour, hayatının bir kısmını da geçireceği ABD’de çeşitli sinema yapımlarında yer alır. Dolayısıyla müzisyenlik hayatında kendisine bir dönüm noktası yaşatan Edith Piaf’ın ardından, benzer bir dönüm noktasını sinema dünyasında yaşatan ismin ise François Truffaut olduğunu söyleyebiliriz.

Öncelikli olarak müzisyen karakteriyle tanıdığımız Charles Aznavour’un, her ne kadar bu yönü yeteri kadar tanınmamış olsa da oyunculuk kariyerine sığdırdığı 77 filmi bulunur. “Un Taxi pour Tobrouk”, “Le Testament d’Orphée”, “Paris au Mois d’Août”, “Candy”, “The Blockhouse”, “Il Maestro” gibi yapımlarda yer alan sanatçı, “Yiddish Connection” da dahil olmak üzere üç filmin ise senaristi olarak karşımıza çıkar. Son yıllarda “Emmenez-Moi”, “Mon Colonel” gibi yapımlarda yer alan Aznavour, Türkiye’de ise en çok Atom Egoyan imzalı Ararat yapımıyla isminden söz ettiriyor. Türkiye’de vizyon göremeyen filmin bu denli tartışmalara yol açan noktası ile Aznavour’un maruz kaldığı nefret söylemleri arasında ise ortak bir nokta bulunuyor elbette!

Ermeni Diasporası ve bir diplomat olarak Aznavour

Cehennem yolculuğunun sonunda doğdum, göç denilen cennetin başladığı yerde.”

Charles Aznavour, Ermeni asıllı bir ailenin oğlu olarak Fransa’da dünyaya geldiğinde, ailesinin hayatında açılan yaralar henüz kapanmamıştı. Üstelik kapanmayacaktı da. Aznavour, Ermenistan’ın gün geçtikçe azalan nüfusuna tanıklık edecek ve Türkiye ile kapalı olan sınırın açılması için söylemlerde bulunurken, aynı zamanda ülkesinde yaşanan mafya problemine de eleştiri oklarını savurmaktan geri durmayacaktı.

Sanatçı, 1988’de Ermenistan’da meydana gelen depremin ardından bir vakıf oluşturmuş ve ülke halkına büyük yardımlarda da bulunmuştu. 2004 yılında “Ermenistan Ulusal Kahramanı” ödülüne layık görülmüş, 2008 yılında ise Ermenistan vatandaşlığını almıştı. Tüm bunları takip eden süreçle birlikte 2009 yılında ise Charles Aznavour, Ermenistan’ın İsviçre Büyükelçisi olarak bu kez de siyaset sahnesinde karşımıza çıkacaktı…

“Bir gün kız kardeşim bana şöyle sordu: ‘Sence bir Türk seni öldürebilir mi?’ Bir Ermeni de bunu aynı nedenlerden ötürü yapabilir. Risk alıyorum. Ben meseleleri böyle görüyorum. Bir işe girdim mi de tam girerim!”

Ülke nüfusunun yakında daha da düşerek bir tarihin tamamen ortadan kalkacağından duyduğu endişeyi dile getiren ve bunun meydana gelmemesi için çalışmalar yapan Charles Aznavour, her ne kadar Ermenistan’a olan desteğini sonuna kadar kullansa da, aynı zamanda kimi noktalarda ise Ermeniler’i karşısına alır. Zira sanatçı bir röportajında, “Burada söyleyeceklerimle bazı Ermenileri karşıma alacağım, ama bence bu önemsiz” şeklinde başladığı ifadesine, Türkler’i rahatsız eden şey “soykırım” kelimesi ise, bunun yerine başka bir kelime bulunarak da bir diyalog başlatılabileceğini belirterek devam eder. Nitekim Aznavour, gerçekten de Ermenistan ileri gelenleri tarafından tepkiyle karşılanır; ancak vereceği cevap hazırdır: Ben bağımsız büyükelçiyim. Yani Ermenistan’dan aldığım emirlere göre hareket etmiyorum, etmem ve edemem. Kendi bildiğim doğrulara göre hareket ediyorum.” İlerleyen yaşıyla birlikte Aznavour, iki ülke arasında bir gelişme olmamasından ötürü çıkmaza düşmüş ve sabırsızlaşmıştır. Bunda sanatçının karşı karşıya olduğu “Türk düşmanı” ifadelerinin de büyük etkisi vardır. Zira sanatçı bu şekilde yansıtılmaktan duyduğu huzursuzluğu her fırsatta dile getirir. Daha önce iki kez Türkiye’ye gelen sanatçı İstanbul’da konser vermeyeceğini açıklarken, bunun Türk halkı değil, devlet ileri gelenleriyle ilgili olduğunu belirtir ve artık bir çözüm sürecine girilmesi gerektiğini vurgular. Nitekim Aznavour, anadili olarak Türkçe konuşan annesinin anlattıklarının da etkisiyle, iki ülke halkının dost olması, kin ve öfkenin ise unutulması gerektiğini savunur. Yapılması gereken ise geriye dönüp tarihe bakılması ve iki ülke arasındaki diyaloğun sağlıklı bir şekilde oluşturulmasıdır.

Bu noktada Aznavour’un rol aldığı Ararat adlı filmde dile getirdiği şu replik, sanatçının gerçekte düşündüklerini de olduğu gibi yansıtan bir karaktere sahiptir: “…Bu kadar acıya hala sebep olan nedir biliyor musun? Mesele kaybettiğimiz insanlar ya da toprak değil. Mesele nefret edildiğimizi bilmek.”

Charles Aznavour, yazdığı şu eseriyle ise barışa çağrıda bulunmuş, kelimelerini bu kez Türkiye ve Ermenistan için kullanmıştır:

Bir Türk dosta mektup

Senin ayağında bir diken var,

Kardeşim,

Benim yüreğimde bir tane senin için,

Benim içim de her şeyi güç kılıyor rahatsız.

Gülün dikenleri var el atılınca korur

Bir kan damlası oluşabilir parmağın ucunda,

Ama eğer dikkat edilirse

O kendi güzelliğini bağışlar

Renk ve koku verir günlerimize

Hatta damaklarımızı okşar

Doyumsuz lezzetiyle.

Ben gülleri severim

Dikenleri hep olacak

Bundan kaçınılmaz kardeşim…

Eğer sen karar verseydin

Yüreğimdeki dikeni çekmeye

Ayağında diken de beraber

Çıkıp kaybolacaktı kendiliğinden

Ve biz ikimiz sen ve ben

Özgür kalacaktık

Ve kardeş…

Charles Aznavour’u bir gün İstanbul’da dinleyebilmek dileğiyle…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi