İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayla birlikte Amerikan toplumunda yarattığı tahribat sinemaya karamsarlık olarak yansımıştır. Kara filmin (Film Noir), bir tür olarak belirginleşmesi savaşı izleyen yıllara rastlamakla birlikte ilk örneklerini savaşın devam ettiği yıllarda vermiştir. Türün belirginleşmesinde tek kriter savaşın yarattığı yıkım değildir, buna büyük savaşın ertesinde başlayan Soğuk Savaş’ı ve komünist Doğu’ya karşı bir tedbir olarak başlayan McCarthy soruşturmalarını eklemek gerekir. Bu süreçlerin beraberinde getirdiği baskı ve karamsarlık ortamı Amerikan toplumunda bir yılgınlığına yol açarken kara film türünün de temellerini atmıştır.

Kent kültüründen beslenen kara film, onu karanlık ve tehlikeli olarak tasavvur eder. Birbirini tanımayan insan kütlerinin üst üste yığıldığı bu mekânsal ortam, güvensiz ve dayanışmadan yoksundur. Kapitalist üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği kentsel kültür, insanlar arasında Sosyal Darwinist bir düzen yaratmıştır. Bu durumun aşırılaştığı bir örnek olarak Amerika, böylesi bir kentsel kültürü kuruluşundan itibaren hızlı bir şekilde yaratmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, 2. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve McCarthy soruşturmalarıyla birlikte gelen ağırlaştırıcı süreçler toplumsal yaşamdaki güvensizliği daha da pekiştirmiş, rekabetçi düzen yerleşik hale gelmiştir. Böylesi bir toplumsal yaşamda suç ve suç örgütleri kaçınılmaz bir olgudur ve kent yaşamına yerleşir. Şehirlerin yer üstü kadar, bir de yeraltısı vardır. Kara filmin yola çıktığı damar da budur; suç ve suç örgütleri, karanlık ilişkiler, kara para, cinayet vb. kriminal konular türün hikâye kalıplarını oluşturur. Bu ilişkiler içindeki gizem ve tekinsizlik, film atmosferinin temel bileşenleri olurken, olay örgüsü suça ilişkin olarak şekillenir.

Türün anlatısını oluşturan temel motifleri, “eril dış ses kullanımı, geriye -ve ileriye- dönüşler (flashback-flash forward), siyah-beyaz görüntü, keskin ve dramatik gölge kullanımı, öznel kamera kullanımı ile toplumsal bakışın yerini alan bireysel bakış”, özdeşleşmeyi engelleyen anti-kahraman, ışık kullanımındaki keskin karşıtlıklar, tehlikeyi ve gizemi barındıran kadın karakterler (femme fatale), özel dedektif ya da cinayet polisleri vb. olarak sıralamak mümkündür (Çalışır, 2015).

Kara filmin doğduğu Amerika’dan dönüp Türkiye’ye baktığımız zaman öykünme yollu örneklerine rastlamak mümkün. Türkiye’den bakınca “uzak Batı” olarak nitelenebilecek Amerika’nın gelişme dinamikleri farklıdır, bu sebeple türün örnekleri özgündür. Kuruluşundan itibaren Batılılaşmayı bir ulus devlet projesi olarak yaşayan Doğu-Batı ikiliğinin ortasındaki Türkiye, Batılı çağdaşlarıyla bir benzeşme ilişkisine girmiştir. Bu sebeple kültür hayatında Batılı sanat, öykünülen olarak durur. Bunun yanı sıra üretim ilişkileri ve toplumsal örgütlenme, küresel döngünün içine dâhil oldukça kentleşme süreci de benzer bir seyir izler. Bunun sonucunda İstanbul örneğinde net olarak görülen bir metropol ortaya çıkar. Metropolün barındırdığı potansiyel tehditlerden azade olmayan İstanbul, bu haliyle kara filmin yerel çıkış noktası için uygun bir örnek olur. Türkiye’nin en kalabalık ve gelişmiş şehri olarak yüksek suç istatistiklerine sahip oluşu, türün kent tasavvuruyla uyumludur. Bunun yanı sıra Türkiye yerelliğine özgü bir takım dinamikleri da hesaba katmak gerekir.

Doksanlı Yılların İçinde İz

Bütün bu anlattıklarımızla uyumlu olarak bir belirsizler bütünü içinde geçen İz, Doksanlı yıllar Türkiye’sinde kara filmle özdeşleşecek bir yapıya sahiptir. Politik dile sahip filmlerinden tanıdığımız Yeşim Ustaoğlu’nun ilk uzun metraj filmi olan İz’in senaryosu Tayfun Pirselimoğlu tarafından yazılmıştır. Ustaoğlu’nun politik dili düşünüldüğünde, İz’in yapısı daha kişisel durur. Bunda Pirselimoğlu’nun etkisi hissedilir, zira kendisi de yönetmen olan Pirselimoğlu daha ziyade kişisel öykülemeyi tercih eder.

İz, bir intiharın ardındaki gizemin peşine düşer. Cinayet büroda görevli Komiser Kemal, sıradan gibi görünen bir intiharı kendi vakası olmadığı halde araştırmaya koyulur. Aradığı maktulün yüzüne ait bir fotoğraftır fakat hiçbir yerde bulunmaz. Kemal giderek patolojiye dönüşen bir merakla intiharın gizemini çözmeye çalışır. Dipsiz kuyu misali o araştırdıkça gizem derinleşir. Hikâyenin gelişimi gösterecektir ki o aslında kendi hikâyesini aramaktadır. İşaretler, izler, hatırlananlar bir şekilde Kemal’i içine çekmekte, intihar edenle arasında bir bağ kurmaktadır. Sezgileriyle hareket Kemal, bu durumu fark etmekte, ısrarla bilinmezin üzerine gitmektedir.

Film, İstanbul’un bugün çöküntü alanları haline gelen izbe mekânlarında geçer. Beyoğlu’nun çevresini saran bu salaş yapılar, eskiyen halleriyle yaşanmışlığın izlerini taşır. Mekânın bu hali filmin atmosferine farklı işlevlerle katkı yapar. Eskiyen yapıların içinde meydana gelen şüpheli intihar vakası, buraların pek de güvenli olmadığına dalalettir. Yaşanmışlığın ve ölümün iç içe olduğu bu yerler, şehrin esrarını içinde barındırır. İnsanlar birbirine şüpheyle bakar, yalnız hayatlar yaşar. Geçmişi ya da ailesi bilinmeyen Kemal de o yalnızlardan biridir, hayatında işinden başka sahip olduğu pek bir şey yoktur. Düzensiz ve başıboş hayatı, aidiyetle ilgili meseleleri akla getirir. Sıradan bir vakanın altını ısrarla deşmesi, kendi iç huzursuzluğunun dışavurumu olmakla birlikte varoluş krizine bir cevap arayışıdır. Varoluş temasının görüldüğü benzer örneklerdeki Araf’ta kalmış karakterleri anımsatır. Tüm bu süreç gri tonların hâkim olduğu bir İstanbul atmosferinde geçer. Yönetmenin açı ve görüntü seçimleri, temayı bütünler. Kemal’in hırpani hali, pardösüsü, ağzından eksik olmayan sigarası yabacı örneklerinde sıkça gördüğümüz tipolojiye öykünmedir. Bu hali onu, kara film karakterlerine yaklaştırır. Bununla birlikte mekânların stilize sunumu ve intiharın ardındaki gizem, kara filmin yaygın öyküleme kalıplarındandır. Öte yandan zaman bir döngüdür, hikâye hep başa sarar. Bu kısır döngünün içindeki karakter, hikâyesini hep yeni baştan yaşar. Yönetmen ve senaristin bu seçimleri şüphesiz bilinçlidir.

Doksanlı yıllar Türkiye’si düşünüldüğünde İz, döneminin korku ve tedirginlik yaratan atmosferi içinde bir anlam kazanır. Toplumsal ruh halinde huzursuzluğun izleri vardır. Şehrin güvensiz ortamı esasen geniş bir coğrafyanın temsilidir. Ülkede o yıllarda da yaşanmakta olan iç çatışma ortamı, derin yapılanmalar ve mafyatik ilişkiler, aydınlatılamayan cinayetler bir bütün olarak karamsarlığı besler. Suç korkusu ve bilinmezliklerin yarattığı tedirginlik, bütün bir toplumu şüpheciliğe ve içe çekilmeye iter. İz’in karakterlerine dikkatle bakıldığında birbirlerine karşı güvensiz ve mesafeli oldukları görülür. Sevgiye dayalı bir ilişki yoktur. Bunun yerini esrarın ardındaki ısrarlı anlam arayışı alır. Senarist Pirselimoğlu, filmin çekildiği dönemde kendisiyle yapılan söyleşide “önemli olanın o arayış” olduğunu söylemiş; o vakit ilk uzun metrajını çekmekte olan yönetmen Ustağlu ise “silik ve belirsiz olan yaşam”a vurgu yapmıştır. Bu bilinçli belirsizlik seçimi referansını elbette ki yaşanılan ülkeden almaktaydı.

Toparlarsak eğer İz, stilize haliyle bir kara film öykünmesi olmakla birlikte yerel özgünlüklerden de beslenmektedir. İzlerden hareketle anlamı arayışı ve geçmişi sorgulaması belleksizleşmeye karşı bir meydan okuma olarak da okunabilir. Zamansal bir döngü vardır ancak bu, çıkışsız değildir; belki yaşanmış olan yeni baştan yaşanmalı ve düşünülmelidir.

Yararlanılan Kaynaklar

Gizem Çalışır. (2015). “Sinema Tarihini Etkileyen 10 Film Noir”.  (http://www.filmloverss.com/sinema-tarihini-etkileyen-10-film-noir/).

Hülya Arslanbay. (1994). “Hayata Asılı Kalan İnsan İzleri”. (http://arsiv.tsa.org.tr/uploads/documents/hayata_asili_kalan_insan_izleri_758/antrakt_28_52_53.pdf).

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi