20. yüzyılın ikinci yarısından sonra doğan her erkek, bir lanetle doğmuş ve doğacaktır: hiçbir zaman Humprey Bogart kadar ‘cool’ olamayacakları gerçeği ile. Humphrey Bogart ölümünden neredeyse altmış yıl sonra bile örnek alınan, yarattığı portreler ile günümüz oyunculuğunda eşine rastlamanın pek mümkün olmadığı bir aktör.

Bogart denince aklımda parça parça imajlar canlanıyor. Bir büyük yönetmenin, Nicholas Ray’in In A Lonely Place (1950) filminde canlandırdığı senarist ile kara filmin büyük ikonlarından biri oluşu; African Queen (1951) setinde su yerine viski içtiği için hastalanmayışı (ki tüm set hastalanır); Malta Şahini’nin Sam Spade’i ya da The Big Sleep’in Philip Marlowe’u; şapkası ve pardösüsü ile bir dedektif kılığından bir başka maceraya yelken açan adam; Lauren Bacall’ın aşkı, maço görünüşlü fakat kalbi kırık bir aşık…

Bogart tüm bunları içinde barındırıyor; bir maceracı, bir dedektif, sert, haşin, erkeksi, çirkin, karizmatik ama hepsinden önce bir ikon. Asla bir jön olmayan, jönler çağı yirminci yüzyıla eğretiliğini kabul ettiren büyük bir oyuncudur Bogart.

Humphrey Bogart: Bir 20. Yüzyıl ‘Cool’u

Benim içinse Bogart, çok ayrı bir yerde duruyor. Halen en çok sevdiğim aşk filmi Casablanca olduğu için mi böyle, yoksa Humphrey Bogart sayesinde mi Casablanca benim için bu kadar önemli bilemiyorum. Hollywood’un vazgeçemediği bir anti-kahraman portresidir Bogart’ın karakterleri, Rick Blaine de bunlardan biri. Dünya savaşının ortasında, Fas’ın Kazablanka kentine yerleşmiş, dünyayı umursamayan bir küçük işletmeciyi anlatır film. Ama Bogart’ın Rick’i hiç de öyle olmadığını yavaş yavaş ortaya çıkaracaktır. Bu umursamaz, umutsuz, kendinden başkasını düşünmeyen adam aslında kırık bir aşk hikayesinin ağırlığı altında eziliyordur. Bogart gerçekten ezilir bu filmde; ama gerçekten, Rick’in kendini gizlediği maskesinin altından sezdirir bunu. Casablanca Hollywood sinemasının zirvelerinden biri olduğu kadar Bogart’ın da zirvesidir.

Rick gibi, Humphrey Bogart da bir muhaliftir. Liberal demokrat olarak, McCarthyciliğe karşı durmuştur. Yer aldığı filmler 40’lar ve 50’lerin stüdyo filmleri içinde en politikleridir. Huston, Curtiz, Wyler, Mankiewicz, Hawks, Ray, Wilder gibi stüdyo yıllarının en parlak isimleri ile çalışmıştır. Hepsinden önemlisi kendinden emin, emin olmadığı zamanlarda da bunu gizlemek isteyen, üzüntüyü, zayıflığı kendine yediremeyen ancak karşılıksız iyiliğin, karşılıksız sevginin ve diğerkamlığın somutlaşmış hali olan karakterleri ile sinemanın bize tanıştırdığı en cool ama en bizden karakterlerden biri olmuştur. “We’ll always have Bogart…”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi