2006 yılında çekilen One Hundredth of a Second adlı kısa filmin sorunsalını ele alan film, savaşa yaklaşımıyla 2001 yılında çekilen War Photographer belgeselini de anımsatıyor. Pulitzer ödüllü fotoğrafçı Kevin Carter’ın “Child and Vulture” fotoğrafı ile hayatımıza girmiş olan “Gazeteci olmak mı insan olmak mı?” sorusunu daha çok “Bu bir tercih mi, felsefe mi yoksa yaradılıştan gelen bir varsayım mı?” olarak derinleştirip değerlendiriyor. Sonuç olarak, uzun yıllar tartışılan konuyu yine her bireyin kendi iradesiyle vereceği bir karar olarak yansıtıyor. Bu soruya cevap verirken seyircisini yönlendirmekten ziyade, yönetmen Erik Poppe’nin muhabir ve fotoğrafçı kimliğinin de etkisi olsa gerek, bu mesleği icra edenlerle çevrelerindeki insanlar arasındaki iletişim üzerinden çatışmalarla empati yapmanız sağlanıyor. Poppe’nin hikâyesini anlattığı karakterin bir kadın olmasına özellikle değinmek istiyorum. Karakteri canlandıranın Juliette Binoche olduğu da ölçüte eklenirse bu seçim, oldukça heyecan verici bir deneyimdi.

Dünyada olup bitenleri; savaşı, yokluğu, acıyı, çığlığı duyurmak isteyen bir benliğiniz ve çok sevdiğiniz ve vazgeçemeyeceğiniz, sizin için endişe duyan, her seferinde geride bıraktığınız bir aileniz var. Bu müthiş düğümü filmin odağına aldığı handikap olarak değerlendirebilirim rahatlıkla. Rebecca (Juliette Binoche) bu düğümü çok güzel çözümlüyor: “Fotoğraf benim kurtuluş yolum.”

Rebecca’nın kocası Marcus (Nicolaj Coster-Waldau) için karısının mesleği önceleri ateşli ve tutkulu bir eylem gibi gelse de bu kalıp, sorumlulukların etkisiyle bambaşka bir boyuta taşınıyor. Marcus, Rebacca’nın adrenalin bağımlısı olduğunu düşünmeye başlıyor. Büyük kızı Steph buna değip değmediğini sorgulayıp içine kapanıyorken, küçük kızı Lisa masumane bir şekilde annesine özlem duyuyor ve durumu anlamlandıramıyor. Kısacası, Rebacca’nın mesleği komşuları olsun, iş arkadaşları olsun hayatındaki herkes için ayrı bir anlam ifade ediyor. Son görevinde neredeyse ölüyor olması hayatındaki tüm dengeleri alt üst ediyor. İnsanların tavrı onu adaletsiz bir seçim yapmaya zorluyor. Marcus’un olası bir duygu patlaması yaşamasını beklerken, o patlamayı Steph yaşıyor. Okulda yürüttüğü bir Afrika projesi nedeniyle annesiyle Kenya’ya gidiyor. Güvenli bir kamp alanı zannettikleri yer, Rebacca’nın çekim gücünden olsa gerek, kabilelerin çatışacağı bir kaos ortamına dönüşüyor. Rebacca’nın bu kaos ortamındaki hamlesi Steph’in kaçınılmaz duygu patlamasıyla karşı karşıya bırakıyor bizi. Filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri bu çözülme sonrasında, Steph’in tepkisiyle yaşanıyor.

Kadın bombacıların adeta bir ritüele dönüşen hikâyelerinin sert etkisi, çocuklarla kurulan ilişkilerdeki doğallık ve naiflikle başarılı bir şekilde dengeleniyor. Böylece ağır bir dramdan katıksız bir gerçekliğe yöneliyor ilgimiz. Ta ki final sahnesine kadar, o son kareye kadar. Bir anda denge bozuluyor. Binlerce Kez İyi Geceler, adının barındırdığı tüm anlamlarla insanlığa ve vahşete adanmış bir ağıt olmaktan daha çok, insanların salt para yahut çıkarları için olanlara göz yummamasını sıklıkla dikte eden realist bir çizgide duruyorken Rebacca’nın tek bir fiziksel eylemi hikâyeyi bir anda ağıta dönüştürüyor.

Dünya genelinde savaş çığırtkanlarının sınırları zorlayarak propaganda yaptıkları bir çağda ve bilhassa Afganistan’da bir polisin ateş açması sonucu AP muhabiri Anja Niedringhaus’un hayatını kaybettiği şu günlerde mutlaka içselleştirilmesi gereken bir film.

Keyifle diyemeyeceğim, farkındalıkla iyi seyirler.

2006 yılında çekilen One Hundredth of a Second adlı kısa filmin sorunsalını ele alan film, savaşa yaklaşımıyla 2001 yılında çekilen War Photographer belgeselini de anımsatıyor. Pulitzer ödüllü fotoğrafçı Kevin Carter’ın “Child and Vulture” fotoğrafı ile hayatımıza girmiş olan “Gazeteci olmak mı insan olmak mı?” sorusunu daha çok “Bu bir tercih mi, felsefe mi yoksa yaradılıştan gelen bir varsayım mı?” olarak derinleştirip değerlendiriyor. Sonuç olarak, uzun yıllar tartışılan konuyu yine her bireyin kendi iradesiyle vereceği bir karar olarak yansıtıyor. Bu soruya cevap verirken seyircisini yönlendirmekten ziyade, yönetmen Erik Poppe’nin muhabir ve fotoğrafçı kimliğinin de etkisi olsa gerek, bu mesleği icra edenlerle çevrelerindeki insanlar arasındaki iletişim üzerinden çatışmalarla empati yapmanız sağlanıyor. Poppe’nin hikâyesini anlattığı karakterin bir kadın olmasına özellikle değinmek istiyorum. Karakteri canlandıranın Juliette Binoche olduğu da ölçüte eklenirse bu seçim, oldukça heyecan verici bir deneyimdi. Dünyada olup bitenleri; savaşı, yokluğu, acıyı, çığlığı duyurmak isteyen bir benliğiniz ve çok sevdiğiniz ve vazgeçemeyeceğiniz, sizin için endişe duyan, her seferinde geride bıraktığınız bir aileniz var. Bu müthiş düğümü filmin odağına aldığı handikap olarak değerlendirebilirim rahatlıkla. Rebecca (Juliette Binoche) bu düğümü çok güzel çözümlüyor: “Fotoğraf benim kurtuluş yolum.” Rebecca’nın kocası Marcus (Nicolaj Coster-Waldau) için karısının mesleği önceleri ateşli ve tutkulu bir eylem gibi gelse de bu kalıp, sorumlulukların etkisiyle bambaşka bir boyuta taşınıyor. Marcus, Rebacca’nın adrenalin bağımlısı olduğunu düşünmeye başlıyor. Büyük kızı Steph buna değip değmediğini sorgulayıp içine kapanıyorken, küçük kızı Lisa masumane bir şekilde annesine özlem duyuyor ve durumu anlamlandıramıyor. Kısacası, Rebacca’nın mesleği komşuları olsun, iş arkadaşları olsun hayatındaki herkes için ayrı bir anlam ifade ediyor. Son görevinde neredeyse ölüyor olması hayatındaki tüm dengeleri alt üst ediyor. İnsanların tavrı onu adaletsiz bir seçim yapmaya zorluyor. Marcus’un olası bir duygu patlaması yaşamasını beklerken, o patlamayı Steph yaşıyor. Okulda yürüttüğü bir Afrika projesi nedeniyle annesiyle Kenya’ya gidiyor. Güvenli bir kamp alanı zannettikleri yer, Rebacca’nın çekim gücünden olsa gerek, kabilelerin çatışacağı bir kaos ortamına dönüşüyor. Rebacca’nın bu kaos ortamındaki hamlesi Steph’in kaçınılmaz duygu patlamasıyla karşı karşıya bırakıyor bizi. Filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biri bu çözülme sonrasında, Steph’in tepkisiyle yaşanıyor. Kadın bombacıların adeta bir ritüele dönüşen hikâyelerinin sert etkisi, çocuklarla kurulan ilişkilerdeki doğallık ve naiflikle başarılı bir şekilde dengeleniyor. Böylece ağır bir dramdan katıksız bir gerçekliğe yöneliyor ilgimiz. Ta ki final sahnesine kadar, o son kareye kadar. Bir anda denge bozuluyor. Binlerce Kez İyi Geceler, adının barındırdığı tüm anlamlarla insanlığa ve vahşete adanmış bir ağıt olmaktan daha çok, insanların salt para yahut çıkarları için olanlara göz yummamasını sıklıkla dikte eden realist bir çizgide duruyorken Rebacca’nın tek bir fiziksel eylemi hikâyeyi bir anda ağıta dönüştürüyor. Dünya genelinde savaş çığırtkanlarının sınırları zorlayarak propaganda yaptıkları bir çağda ve bilhassa Afganistan’da bir polisin ateş açması sonucu AP muhabiri Anja Niedringhaus’un hayatını kaybettiği şu günlerde mutlaka içselleştirilmesi gereken bir film. Keyifle diyemeyeceğim, farkındalıkla iyi seyirler.

Yazar Puanı

Puan - 74%

74%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
74
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi