Sinema sohbetlerinde beğenilerimiz, ödüllerin dağılımı gibi çok tartışma yaratan hususların yanında süregiden tatsız bir tartışma daha var. Bu tartışma tür tartışması ve ana sebebi de kafaların haddinden fazla karışık olması. Sinemada türlerin belli bir noktadan sonra tamamen iç içe geçmesi seyircileri içinden çıkmakta zorlandıkları durumlarla karşı karşıya bıraktı. Bahsettiğimiz karmaşayı özellikle bilimkurgu filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Bunun pek çok sebebi var: Türlere, alt türlere ve temalara hâkim olunamaması, melez türlerin yanlış yorumlanması ve bilimkurgunun kapsayıcı yapısının farkında olunamaması gibi… Geçtiğimiz aylarda 2000’li yılları kapsayan bir bilimkurgu filmi listesi yaptığımda olumlu-olumsuz birçok tepki aldım. Olumsuz eleştiride bulunan arkadaşların eleştirdikleri nokta zevkler ve renkler yani kişisel seçimlerden ziyade listedeki filmlerin bazılarının bilimkurgu olmadığıydı. Bunu söyleyen arkadaşların argümanları tatmin edici olmadığı için fazla ciddiye alamadım. Örneğin yorumların biri ana ekseni bilimkurgu olmayan filmlerin bilimkurgu filmi listesinde olmaması gerektiği üzerineydi. Bu yorumun müsebbibi olan filmler ise The Fountain, Her ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dı şüphesiz. Aşkı odak noktasına alan, romantik bilimkurgu formülüyle yola çıkan bu üç filmi, ana ekseni bilimkurgu olmadığı için bilimkurgu olarak görmemek çok mantıksız. Üç film de mevcut bilimkurgu tanımlarının dışına çıkmıyor ve hikâyelerini aşk merkezli kurmaları da onları bilimkurgu filmi olarak değerlendirmemeyi gerektirmez. Bir Star Wars filmini tartışabilirsiniz ama diğerlerini asla… Gravity’nin de bilimkurgu olmadığı vizyona girdiği zamanlarda sıkça dile getirildi. Haklılık payı olmakla birlikte Gravity’nin mevcut bilimkurgu tanımlarını esneten bir bilimkurgu filmi olduğu kanısındayım. Kurgulanan olayların günümüz gerçekliğinde vuku bulabileceği söyleniyor ama acaba aramızda buna gerçekten inanlar var mı? Dr. Ryan Stone’un dünyaya dönebilmek için yaptığı son girişimi ve sonuçlarını bir kez daha düşünelim ve öyle karar verelim derim.

Tartışmanın alevlendiği The Man from Earth ve Star Wars’un yanı sıra Melancholia ve The Fountain ile ilgili düşüncelerimi ayrıca yazmak istedim.

The Man from Earth

the-man-from-earth-2007-filmloverss

Bilimkurgu olup olmadığı sosyal medyada uzun uzadıya tartışılan filmlerin başında The Man from Earth geliyor. 14 bin yıldır yaşadığını ve dünyaya bir cro mangon yani bir mağara adamı olarak geldiğini, yaşlanmadığını ve ölemediğini iddia eden bir adamın hikâyesinin anlatıldığı film, esasında saf bir bilimkurgudur. Tartışma konusu yapılması da abestir. Çünkü filmi bilimkurgu dışında başka bir türe dâhil etmek pek de mümkün değil. Çünkü film evrim teorisine sırtını yaslıyor. Evrim, bilimkurgu sinemasının ana temalarından biridir. Dolayısıyla bir mağara adamından, modern bir insana evrilen John Oldman’ın hikâyesinin de bilimkurgu olması kaçınılmazdır. Ama filmde bundan daha fazlası var. John Oldman’ı 14 bin yıldır hayatta tutan faktörü fantastik bir oluş veya tanrının bir mucizesi olarak değerlendiremeyiz. Bu olağanüstü durum ancak bilimle açıklanabilir. John Oldman’ın yaşlanmamasının ve ölmemesinin de bilimkurgu sinemasının alanına girdiğini söylememe gerek yok sanırım. Şimdi The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin argümanlarına bir bakalım. Yani bu tartışmanın nereden çıktığına… Filmin tek mekânda geçmesi, tamamen diyaloglardan oluşması ve bilimkurgu algısı oluşturacak hiçbir görsel öğeye yer verilmemesi bunlardan bazıları. Hikâyenin tamamen geçmişe yönelik olmasını da ekleyebiliriz. Ancak atlanan nokta John Oldman’ın hikâyesi içinde bulunduğu koşulları göz önünde tutarsak geçmişe ve bugüne geleceği de ekleyecek.  Filmin diyaloglardan oluşması ve bir tek mekân filmi olması, ana karakterimizin anlattıklarını bizim hayal gücümüzle zihnimizde canlandırmamızı zorunlu kılıyor. Ancak şu bir gerçek ki, bir filmin bilimkurgu olup olmadığına bazen bakarak karar verilemez. Önemli olan ortaya atılan fikirler, düşünceler ve teorilerdir. Tamam, John Oldman bir hikâye anlatıyor, biz de dinliyoruz ama film bu hikâyeyi kendi dünyasının sınırları içinde gerçek kabul ediyor. Seyirci bu gerçekliği kabul edip, filmin hala bir bilimkurgu olmadığını iddia ediyorsa yaman bir çelişkiye düşmüş demektir.

Toparlarsak, The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin elinde bilimkurgu olduğunu çürütebilecek herhangi bir argüman yoktur diyebiliriz.

The Fountain

HUGH JACKMAN stars as Tom Creo in Warner Bros. Pictures’ and Regency Enterprises’ sci-fi fantasy “The Fountain.” RACHEL WEISZ also stars. Courtesy of Warner Bros. Pictures PHOTOGRAPHS TO BE USED SOLELY FOR ADVERTISING, PROMOTION, PUBLICITY OR REVIEWS OF THIS SPECIFIC MOTION PICTURE AND TO REMAIN THE PROPERTY OF THE STUDIO. NOT FOR SALE OR REDISTRIBUTION

The Fountain de bilimkurgu olduğu tartışılamayacak filmlerden biri. Filmin 1000 yıllık zaman aralığında, üç farklı hikâye anlatıyor gibi görünmesi, farklı okumalara açık olması ve kafa karıştıran kurgusunu da hesaba kattığımızda bilimkurgu olup olmadığının anlaşılmaması bir derece anlaşılabilir biri durum. Peki, ne anlatıyor The Fountain ve neden bilimkurgu filmi diyoruz? Bir bilim insanı olan Tommy, ölümün bir hastalık olduğunu düşünmekte ve onu yenebilmek için ekibiyle birlikte yoğun mesai harcamakta. Diğer bir deyişle ölümsüzlüğü arayan Tommy, eşi Izzi’yi kurtaramasa da insanlığın en büyük hayalini gerçeğe dönüştürüyor. 16. yüzyılda geçen bölümün Izzi’nin yazdığı bir hikâye -bu bölüm tamamen kurgu- olduğunu kabul edersek The Fountain’in iki zaman diliminde -günümüz ve gelecek- geçtiğini düşünmek zorundayız. Ölümsüzlüğü keşfeden Tom, 26. yüzyılda Izzi’ye kavuşmak amacıyla şeffaf küresi ve anılarıyla bir uzay yolculuğuna çıkıyor. Filmi bu şekilde okuduğumuzda tartışma götürmez bir bilimkurgu izlediğimizi söyleyebiliriz. 16. yüzyılda geçen kısım filmin gerçekliği içindeki kurgudur. Eğer bu detay kaçırılırsa veya farklı yorumlanırsa kafa karışıklığı yaşanacaktır. Aksi halde nasıl okunursa okunsun tematik açıdan baktığımızda The Fountain bir bilimkurgu filmidir. Tarihten, mitlerden beslenmesi, aşkı merkezine alması sakın sizi yanıltmasın!

Melancholia

melancholia - filmloverss

Seyircide bilimkurgu algısı oluşturmakta zorlanan filmlerden bir diğeri de Lars von Trier’in Melancholia’sıdır. Bu algının oluşmamasının başlıca iki sebebi var. Birincisi filmin aldığı kıyamet filmi etiketi, ikincisi ise Trier’in kıyametin kendisinden ziyade ana karakterlerimiz üzerindeki etkisiyle ilgilenmesi. Trier’ın amacı dünyaya farklı pencereden bakan iki kız kardeşin, kıyamet yaklaşırken geçirdikleri ruhsal değişimlerinin görsel karşılığını bulabilmek ve iç dünyalarını yansıtabilmek olduğu için, film son düzlüğe girene kadar bir drama izliyoruz. Ancak kaçınılmaz son gerçekleştiğinde filmin aslında ne olduğu, nasıl okunması gerektiği net bir biçimde ortaya çıkıyor. Eğer bir film, insanlığın veya dünyanın sonunun nasıl olacağına dair ortaya bir senaryo atıyor veya bir öngörüde bulunuyorsa o filmin bilimkurgu olmama gibi bir ihtimali yoktur.

Star Wars

star-wars-a-new-hope-filmloverss

Star Wars filmleri bilimkurgu/fantezinin en iyi örneklerinden biridir. Öncelikle ve ağırlıklı olarak bir fantastik sinema ürünü olmakla birlikte bilimkurgu sinemasına mal olmuştur. Türü etkilemiş ve gidişatını değiştirmiştir.  Star Wars’un bilimkurgu yanını görmemek veya kabul etmemek demek bilimkurgu sinemasını baştan yazmayı zorunlu kılar ve Star Trek’i hatta Avatar’ı da yeniden tanımlamayı gerektirir. Var olan gerçekliğin dışına çıkıp, yeni bir evren tasarlamasıyla Star Wars bir fantezi ürünüdür. Ancak o evreni yaratırken bilimkurgusal bir taban kullanır. Bilimin ve insanlığın bugün ulaşmayı hedeflediği ışın silahları, gelişmiş yapay zekâ vb. bilimsel çalışmayı Star Wars’ta 1977’den bu yana görmekteyiz. Şöyle bir yaygın inanış var: “Star Wars, uzayı mesken tuttuğu için bilimkurgu filmi olduğu sanılıyor.” Hayır, bu doğru değil. Bunu biraz daha açıp, Galaktik Federasyon anlayışının onu bilimkurguya yaklaştırdığını söylemeliyiz. Bilimkurgu yazarlarından Philip K. Dick, bilimkurguyu fanteziden ayırmanın imkânsız olduğunu belirtiyor ve şöyle bir çıkarım yapıyor: “Olası olan veya olanaksız olan nesnel bir şekilde bilinemez, dolayısıyla da okuyucu veya seyircinin öznel inanışı belirleyici unsurdur.” Ben de diyorum ki, Star Wars bir fantastik sinema ürünüdür veya bir bilimkurgu filmidir diye diretirsek bu tartışma ilelebet sürer. Onun yerine her ikisinin kusursuz bir birleşimi olduğunu kabul etmek en mantıklı yaklaşım olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi