Hollywood’un cinsiyetçi tavrına karşı son zamanlarda sesler iyiden iyiye yükselmeye başladı. Nicole Kidman’dan Kristen Stewart’a; Rose McGowan’dan Emma Thompson’a(1) birçok sinemacı gerek röportajlarında gerekse ödül törenlerinde her fırsatta bu konudaki tepkilerini ortaya koydular. Biz de hazır sesler yükselmişken tepkisiz kalmak istemedik ve dayanışmanın temeline, o temeldeki probleme ve Hollywood’un kadın temsiline Kathryn Bigelow Sineması üzerinden farklı bir bakış açısıyla yaklaşalım dedik.

1970’lerden günümüze, Amerikan film endüstrisine giren birçok kadın, endüstrinin yapısındaki değişiklikler nedeniyle önemli ölçüde yükselmiştir. Daha önceleri endüstri, kadınları yönetmenlik veya prodüksiyon gibi üst düzey işlerden büyük ölçüde dışlayan erkeklere özgü bir alandı. Burada geçmiş zaman kullanmak yersiz olur, nitekim yukarıda vermiş olduğumuz örnek içerikler ve söylemler bu tavrın devam ettiğinin göstergesidir. Amerikan film endüstrisinin ilk dönemki tarihinde, 1895’ten 1920’lere kadar, yalnızca Alice Guy Blaché ve Lois Weber yönetmen olarak çalışmıştır. Hollywood’un klasik döneminde ise yalnızca Christopher Strong (1933), Craig’s Wife (1936) ve Dance, Girl, Dance (1940) gibi filmleri yöneten Dorothy Arzner ve Outrage (1950), The Hitch-Hiker (1953) ve The Bigamist (1953) filmlerini yöneten oyuncu Ida Lupino vardır. Amy Heckerling, Susan Seidelman ve Marisa Silver’ın aralarında bulunduğu kimi kadın yönetmenler film okulundan mezun olmuşken; Penny Marshall, Jodie Foster, Sondra Locke, Barbara Streisand ve Sofia Coppola oyunculuktan yönetmenliğe geçiş yapmıştır. Yönetmenlik kariyerlerine istismar filmleriyle başlayan Penelope Spheeris, Stephanie Rothman, Amy Holden-Jones ve Martha Coolidge gibi yönetmenler alışılagelmiş janr geleneklerini tersine çevirerek Hollywood’daki değişikliklere önayak olmuşlardır.

Hollywood’da gün geçtikçe daha çok karşımıza çıkan kadın perspektifini, sanat okulu aracılığıyla film yapımına başlayan ve kariyerini Columbia Üniversitesi’nde sinema teorisi ve eleştirisi konusunda yaptığı masterla taçlandıran Kathryn Bigelow’un sinema yolculuğu üzerinden incelemek, karşımıza sık sık çıkan ikilem üzerine daha sağlıklı sorular sormamıza sebep olacak ve bu sorulara verdiğimiz cevapları da daha tutarlı bir çerçeveye oturtmamızı sağlayacak.

Bigelow Sineması: Hollywood’da Kadın Olmak

Uzun metrajlı filmlerinde Hollywood’un geleneksel maskülen film janrlarına Avrupa Sanat Sineması yaklaşımı sergilediğini söyleyebileceğimiz Bigelow’un, bu janrları tek bir filmde birleştirerek karma janrlar oluşturması bu perspektifte bize daha çok tartışma alanı yaratıyor. Örneğin, 1987 yapımı Near Dark filminin, korku-vampir filmi ve western film arasında karma bir janra sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Bigelow’un filmlerini stilistik özellikleri açısından; karamsar aydınlatma (örneğin mavi tonlarda) ve dokulara dayalı güçlü, ayırt edici görsel bir stil, bir uçtan bir uca savrulan kurgu hızı ve klasik filmlere sıklıkla yapılan referanslarla değerlendirebiliriz. Temalar açısından ise yönetmenin filmlerini; isyankâr erkek karakterler ve güçlü çift cinsiyetli kadın karakterlerin ve/veya karşı-kültür temelli bir yaşam tarzında işlevsiz bir ailenin varlığı üzerinden tecavüz ve cinayet gibi şiddetin grafik betimlemeleriyle okuyabiliriz. Bigelow sinemasının, birçok eleştirmen tarafından özellikle geleneksel janr kodlarını dönüştürmesiyle birlikte anlatı tutarlılığı ve motivasyon eksikliği bağlamında eleştirildiğini belirtmeden geçmeyelim. Yenilikçi film yapımı tekniklerinin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını görmek ve sinemasal yolculuğundaki dönüşümlerini incelemek için Bigelow’un ilk filmi The Loveless’tan (Sevgisiz) Oscar ödülü kazandığı The Hurt Lucker’a kadarki süreci eleştirilerin temeline inmek adına ele alalım.

Bir milyon dolardan daha düşük bir bütçeyle çekmiş olduğu ilk uzun metraj filmi The Loveless (Sevgisiz, 1981)’la birlikte ressamlık geçmişinin sinematografisine yansıması sonucu güçlü bir çıkış yapan Bigelow, erkekleri odağına alan hikayelerinin ilkiyle geleneksel Hollywood erkek janrlarını yeniden biçimlendirme / yorumlama gibi bir başarı elde etti. Willem Dafoe’nin de ilk başrolünü oynadığı film, motorsikletini tamir ettirmek için çetesiyle birlikte küçük bir Güney kasabasına gelen bir motorsikletçi üzerinden karşı kültür temelli bir yaşam tarzını temsil eden bir grup insanla kasabanın yerlileri arasındaki aşırı tezatlığı ve düşmanlığı işledi.

Bigelow; klasik Hollywood filmi The Wild One (1954) ve yeraltı filmi Scorpio Rising (1964)’in yapıtaşlarını tek potada eritip yeni bir tanımlama yapma gayretine düşerek dikkatleri üzerine toplamış ve hedef haline gelmiştir. Klasik erkek janrının bir kadın tarafından yorumlanması birçok kişiyi rahatsız eder ama Bigelow, neden – sonuç mantığını bilinçli olarak kurmayarak insanları bir ikonografi üzerinde düşünmeye davet eder. Bigelow, yalnızca geleneksel janrların ikonografisini kullanmakla kalmayıp, aynı zamanda bu ikonografiler üzerine düşünmeye sevk ettiği için bu tercihi ulaşmaya çalıştığı noktada bir araç olarak kullandığını söyleyebiliriz.

The Loveless, aynı zamanda Bigelow’un filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız bir karakter profiliyle tanıştırır bizi: çift cinsiyetli kadın. Loveless filmindeki Telena’yı (Marin Kanter), Near Dark (1987) filminde Mae (Jenny Wright), Blue Steel (1990) filminde Megan (Jamie Lee Curtis) ve Point Break (1991) filminde Tyler (Lori Petty) izler. Loveless filmi de şiddet içerir ama Blue Steel, Point Break ve Strange Days kadar aşırı düzeyde değildir. Point Break ve Strange Days gibi filmlerde olduğu gibi ekranda tecavüz gösterilmez ama Telena’ya karşı işlenen ensest suçu ima edilir. Bigelow’un bir sonraki filmi olan Near Dark (Karanlık Bastığında) da bir karşı kültür temelli yaşam tarzını temsil eder. Korku-vampir filmi ve western karışımı olan bu yapımı takip eden filmlerse daha çok stüdyo kökenlidir. Blue Steel, Point Break, Strange Days, K-19 (2002) ve son olarak The Hurt Locker (2008) gibi stüdyo kökenli filmler her ne kadar janrları karıştırmayı sürdürse de Bigelow’un ilk filmindeki yenilikçi söylemleri aratan yapımlardır.

Akademi Ödüllerinde “En İyi Yönetmen” Oscarı’nı Kazanan İlk Kadın Yönetmen

2008 yapımı The Hurt Locker ve yönetmenin sonraki projelerini ele alarak; Bigelow’un Hollywood film yapımcısı statüsü üzerinden, yazının başında bahsetmiş olduğumuz tartışmaya tekrar dönelim. Sıklıkla “erkek filmleri” çekmekle itham edilen Bigelow’un En İyi Yönetmen Oscarı’nı kazanan ilk “kadın yönetmen” olmasıyla birlikte birçok tartışma ortaya atıldı. Kadınların yönetmen olarak Hollywood’da esamelerinin okunmadığı bir dönemde dedektif filmlerinden bilimkurguya, westernlerden savaş filmlerine birçok janrı harmanlayarak kült filmlere imza atma başarısını göstermiş bir yönetmenin -o ne demekse- “erkek filmleri çekiyor olması”yla anılması yeterli gelmemiş olacak ki; Bigelow azımsanmayacak bir kesim tarafından propaganda sineması yapmakla itham edildi. Bu durum haliyle akıllara şu soruyu getirmiyor değil; kadınlar sadece kadın sorunlarını ele alan, feminist filmler yapmaya mı odaklanmalı? Bu başka bir yazıda, çok daha kapsamlı ele alınması gereken önemli bir soru. Tekrar konumuza dönecek olursak; filmin herkesin potansiyel düşman, her objenin ölümcül bir silah olduğu Irak’ta geçiyor olması ve bombaları imha etmekle yükümlü bir grup Amerikan askerinin hikâyesini anlatıyor olması Bigelow’u hedef haline getiriyor. Politik bir film çekme yoluna girmiş bir yönetmenin haliyle politik bir tavır takınması, yadırganmaması gereken bir durum ama Bigelow’u sırf Amerikalı olmasından ziyade kadın kimliğiyle de hedef haline getiren bir kesim var, neden mi? Yalnızca az gelişmiş, gelişmekte olan ülkelerde değil; teknolojik imkânların inanılmaz boyutlara ulaştığı Hollywood endüstrisi içerisinde değerlendirildiğinde de kadınlar için sunulan fırsatlar, hem yönetmenlik hem de prodüktörlük bakımından oldukça sınırlıdır. Kadınlara tanınan haklar, kadın temalı film projelerinde kullanılmak üzere sınırlandırılmıştır. Birden Bigelow sineması sizin için de farklı bir anlam ifade etmeye başladı, değil mi? Savaşın bireyler üzerindeki etkisinin bu kadar milliyetçi bir yaklaşımla okunuyor olmasını Bigelow gibi bir sinema emekçisine haksızlık olarak görüyorum. Bu okumayı yapan Akademi’yle izleyici arasındaki çizginin benim için oldukça şeffaf olduğunu da belirteyim.

Gelgelelim, yönetmenin 2012 yapımı Zero Dark Thirty filmi de aynı suçlamalara maruz kaldı. Ama Bigelow’un bu suçlamalara yol açacak tavrını daha keskin ve farklı bir açıdan yorumlamakta fayda var. Yönetmenin filmdeki hamlelerini milliyetçi bir bakış açısıyla yorumlamaktan ziyade yaratıcı yönetmen perspektifinden ele almayı tercih ediyorum. Bu filme kadar başrolden dramatik yapıya; kurgudan sinematografiye kadar erkek filmi çektiği söylenen Bigelow’un baş karakteri bu sefer Maya adında kadın bir CIA ajanı. 11 Eylül ve akabinde bu saldırıyı üstlenen El-Kaide lideri Usame Bin Laden’in yakalanma sürecine, gizli operasyona ve o dönem yaşanan insan avına odaklanan filme yapılabilecek iki güçlü eleştiri var. Biri; Bigelow, gerçek bir olayı ele alırken, tarihsel gerçeklere sırtını dayayıp film çektiğini unutuyor. Bir diğeriyse; kendisine olan güveni ve üstün istihbarat başarısıyla gizli CIA operasyonunun tüm başarısı bir kadına atfedilerek aşırı ve de zorlama olarak tanımlanabilecek bir feminist yaklaşım sergileniyor. Konu itibariyle kariyerinde sıklıkla yaptığı gibi yine cesur bir adım atan Bigelow’un erkek filmi çektiğine dair söylentilerden rahatsız olurcasına başrolde Jessica Chastin’i oynatması bu dayatmalara boyun eğdiğinin göstergesi olarak okunabilir. Bu durumda Bigelow’un Akademi’ye oynadığını ve o güne dek ısrarla kendi özgün yorumunu filmlerine katan bir yönetmenin sırf bir heykelcik için kendi mücadelesinden vazgeçiyor olduğu çıkarımını yapabiliriz. Elbette bu çok tek taraflı ve ciddi olarak altı doldurulmamış bir ifade olur. Demek istediğim, Bigelow eğer eleştirilecekse kendi sinema dilinden uzaklaştığı için eleştirilmeli, milliyetçi bir yaklaşım sergilediği için değil. Nitekim yaptığı ödül konuşmasında hedef haline getirildiği konu üzerine söyledikleri beni yeterince tatmin ediyor.

Her zaman film çekmek istedim. Bana kalırsa, sinema yaşadığımız dünyayı yorumlamak için büyük bir fırsat. Belki yalnızca The Hurt Locker’ın bir parçası olmak bile savaşı düşünmem için bir sebepti. Ne yazık ki içler acısı bir durum. Söz konusu savaş olacaksa, sinema mühim bir araç. Bu aslında kazanılamayacak bir savaşsa, neden koca bir orduyu gönderiyoruz? Benim fırsatım da, sahip olduğum tek araç da filmleri kullanıyor olmak. Çünkü önemsediğim meseleler her daim olacak.

En nihayetinde tüm bunlar ve gelmiş olduğu nokta Bigelow’u “Kadınların film yapmasıyla ilgili spesifik bir zorluk varsa, bunun bir engel olduğunu iki sebeple görmezden gelirim: Cinsiyetimi değiştiremem ve film yapmayı bırakmayı reddediyorum.” sözündeki kararlılığın da sahibi olarak dayanışmanın en önemli halkası yapmaya yetiyor.

Hollywood endüstrisi başta olmak üzere film endüstrisi içerisinde, yapılan
araştırmalara(2) dayanarak söyleyebiliriz ki; kadınların çalışma koşulları konusunda atılan adımlar yeterli olanaklara ulaşamamıştır. Bu konuda daha çok çalışma yapmak, gelişmelerden haberdar olmak, araştırma sonuçlarını incelemek için Women in Film(3) başta olmak üzere ulusal ve uluslararası kuruluşları takip etmek ve her fırsatta konuyu dile getirip tüm engelleri aşarak gerek teoride, gerek sahada dayanışmanın bir parçası olmak mücadelenin getirisidir.

Kaynakça:

(1)    Emma Thompson: Hollywood’da Cinsiyetçilik Şimdi Daha Kötü 

          Rose McGowan Hollywood’daki Cinsiyetçilik Hakkında Konuştu 

        Nicole Kidman Hollywood’daki Cinsiyetçilik Hakkında Konuştu 

        Maggie Gyllenhaal: Hollywood Kadın Oyunculara Yaş Ayrımcılığı Yapıyor  

        Kristen Stewart: Hollywood Fevkalade Cinsiyetçi  

        Jessica Chastain’den Hollywood’a Sitem 

(2)  Hollywood’da Kadının Adı Yok – Radikal 

(3)  Women in Film  

Hillier, Jim; ”The New Hollywood”, New York: Continuum, 1993.

Lane, Christina; “From The Loveless to Point Break: Kathryn Bigelow’s trajectory in action”, Cinema Journal, 37, 4 (1998)

Buckland, Warren; “Sinemayı Anlamak”, çev. Tufan Göbekçin, Optimist Yayınları, İstanbul, 2013.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi