Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1 [1] => 1875 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Fantastik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/fantastik/ ) )
Sonu Yok
Bez Konca
1985 - Krzysztof Kieslowski
109
Polonya
Senaryo Krzysztof Kieslowski, Krzysztof Piesiewicz
Oyuncular Grazyna Szapolowska, Maria Pakulnis, Aleksander Bardini

Bez Konca

Nasıl oldu da
bir kurttan pis bir köpeğe dönüştüm
Belki de burnum rüzgarın karanlık temasını yitirdi
Belki de artık ulumalarım gökyüzüne ulaşmıyordu
Şiddetli bir alev bile değil
Ufacık bir korku ensemde gürledi
Belki kimsenin artık bu tasmayı bana takmasına gerek kalmamıştı
Ve köpek gibi yalvarmak için yerlerde sürünmüştüm

Yerde sürünenleri bile seven
ve bir solucanın soluk kanında bile onur yaratan Tanrım
Sessiz bir haykırış için ağzımı açmama yardım et
Ve ağlasam bile özgürce yürümemi söyle bana

Ernest Bryll

Üzerine bolca yazılar yazılacak, analizler yapılacak filmlerin yönetmeni Polonyalı Krzysztof Kieslowski’nin 1985 yapımı filmi Bez Konca-Sonsuz, yönetmenin Üç Renk Üçlemesi’nin bir tür mukaddimesi niteliğinde. Polonya siyasi tarihinin önemli olaylarından biri olan Dayanışma Hareketi (Solidarnosc)’nin politik alt metninde bir metafiziksel aşk hikayesi anlatan Bez Konca için, sonrasında dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olacak Kieslowski’nin ayak seslerinin en güçlü duyulduğu filmi diyebiliriz. Kieslowski’nin, diğer filmlerinde de olduğu gibi, kişileri teker teker ele alıp kamerasını bir tür mikroskop gibi kullanarak en içte olana, öze yaklaşma çabası Bez Konca için de geçerli. Sonraları politik filmler yapmaktan hoşlanmadığını, esas amacının insanın özündeki aşk, acı, korku, ölüm, yalnızlık, nefret gibi duygu durumlarını irdeleyebilmek olduğunu dile getiren Kieslowski’nin Bez Konca’sı, filmografisindeki en politik filmmiş gibi dursa da, belki de filmin afişinde yer alan çengelli iğne figürü bu algıyı tersyüz etmeyi başarıyor. Çengelli iğnenin elips ucu sayesinde birbirine tutturulan nesneler gibi, filmin anlatmaya çalıştığı dayanışma, unutmama, aşk gibi kavramlar aynı çengelli iğnenin ucunda birleşerek Kieslowski’nin şiirsel anlatımıyla birleşiyor. Politika ve aşkın birbirinden uzak şeyler olmadığını anlatmaya çalışan yönetmenin bu filmini diğerlerinden ayıran en önemli yan, iki olguya da eşit mesafeden yaklaşıyor olması.

 Krzysztof Kieslowski’nin senarist Krzysztof Piesiewicz ile beraber yazdıkları filmlerin ilki olan Bez Konca, İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli çarpışmalarından biri olan Gdansk Müdafaasında görev almış bir savaş kahramanı ve sonrasında SSCB hükmü altında sıkıyönetim kanunlarıyla yönetilen Polonya’daki siyasi suçluların davalarına bakan avukat Antoni (Antek) Zyro’nun anlık ölümüyle sarsılan karısı Urszula (Ula) ve oğlu Jacek ile  Antek’in ölümü sebebiyle davası yarım kalan siyasi suçlu Darek’in hayatlarına odaklanıyor. Polonya için özel bir anlamı olan 1 Kasım Ölüler Günü ( All Souls’ Day)’nden bir seremoni ile açılan film, kuşbakışı yapılmış çekimle bu anma törenini mum ışıklarının da etkisiyle iliklerimize kadar hissettirirken, bir sonraki sahnede Antek’in kendi ağzından dökülen “ Dört gün önce öldüm” ifadeleri filmin metafiziksel anlatımını had safhalara taşıyor. Antek’in kendi ölümünü ve ölüm sonrası yaşadığı hissizliği gözlerimizin içine bakarak anlatışı telefonun çalışıyla sekteye uğrarken, yönetmenin daha en başta seyirciyi dumura uğratan anlatım tarzı karşımızda güçlü bir film olacağına dair ilk sinyalleri veriyor.

Ölüm, hafıza ve aşka dair melankolik tonlarda bir anlatım tekniğiyle Bez Konca’ya başlayan Kieslowski’nin, bir önceki filmi olan Amatör’ün kapanış sahnesinde baş karakterin çocuğunun doğumunu gözlerimizin içine bakarak anlatışına, bu kez ölümü anlatarak atıfta bulunması sinemanın neden en güçlü sanat olduğunu da kanıtlıyor. Sinema tarihinin en başında Lumiere Kardeşler’in Trenin Gara Girişi filminin izleyicilerde perdeden fırlayarak üzerlerine gelecek bir tren algısı yaratması gibi, Bez Konca’da gözlerimizin içine bakarak bizimle konuşan ölü bir adam da aynı etkiyi yaratıyor.

Film boyunca Antek’in hayaletiyle sürekli karşılaşsak da sesini ilk ve son kez bu açılış sahnesinde duyuyoruz. Kieslowski filmlerinin vazgeçilmez öğelerinden biri olan gözlemleme ya da dikizleme mantığıyla filmde yerini alan Antek, film boyunca karısının yalnızlığını gözlemleyip ona eşlik ederek bir anlamda onu kendi yöntemlerince korumaya çalışıyor. Aynı şekilde, Komünist Sıkıyönetim yasaları sebebiyle çalıştığı iş yerinde grev başlatmakla suçlanan Dayanışma üyesi genç işçi Darek’in davasına da kendi yöntemlerince tanıklık eden Antek film boyunca sessiz kalmaya devam ediyor.

Ula’nın üzüntüsüne ve dış dünyadan yabancılaşmasına Antek ile birlikte tanıklık ederken, kendi geçirdiği yabancılaşmanın etkisiyle kocasının hayaletini hissetmeye başlayıp, O’na gün geçtikçe daha çok aşık olmaya başlamasına şahit oluyoruz. Ula hem kendine hem kocasına dair yeni şeyler keşfederken, kocasının dolaplarından birinde kendine ait, modellik yaptığı yıllardan kalan çıplak fotoğraflarını bulup yüzlerinin kesilmiş olduğunu fark ediyor. Antek’e dair yeni şeyler öğrenen ve onun alçakgönüllü tarafına şahit olan Ula, kocasını özlediğinin farkına varıyor ve bir gün ellerini Antek’in ellerine benzettiği İngiliz bir adamla sevişiyor. Ula’yı bir fahişe sanan İngiliz’in bu tavrına rağmen esas amacı Antek’in ellerini hissetmek olan Ula sevişmeden hemen sonra adama Lehçe bir şeyler anlatmaya başlıyor. Adam hiçbir şey anlamamasına ve İngilizce konuşmasını istemesine rağmen Ula Lehçe konuşmaya devam ederek Antek ile nasıl evlendiklerini anlatıyor. Bu sahnede çarpıcı bir biçimde anlatılmak istenilen iletişimsizlik hali ve Ula’nın çaresizliği Kieslowski’nin başarılı sahne yönetimi ile filmin doruk noktalarından biri haline geliyor.

Diğer tarafta, grev başlatma suçundan yargılanan Darek’in davasını savunması için Antek’in hocası olan Labrador’dan yardım istenir. Başta politik davalarla artık ilgilenmediğini basit davalara baktığını söyleyen Labrador, kendisi gibi emeklilik çağı gelmiş bir arkadaşından 70 yaşına gelmiş avukatları zorunlu emekli yapacaklarını öğrenmesi ile Darek’in davasını savunmayı kabul eder. Darek’e daha pragmatist olmasını öğütleyen Labrador mahkeme ondan ne istiyorsa o şekilde beyan bildirmesini ister. Öncelikli amacının onu hapisten çıkarmak olduğunu söyleyen Labrador, Darek’ten mahkemede greve liderlik ettiğini asla söylememesini ister. Dürüst ve idealist fikirlere sahip olan Darek ise Labrador’un yöntemlerinin Antek gibi cesur olmadığını belirterek, açlık grevi başlatmaya karar verdiklerini söyler. Fakat Labrador genç asistanının da yardımlarıyla Darek’in iş yerinde yayınlanan hükümet yanlısı yeni sendikanın bildirisini gizli bir şekilde Darek’e ileterek onu bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışır ve mahkeme kararıyla Darek iki yıllık ertelemeyle birlikte 18 aylık hapis cezasına çarptırılır. Mahkemeyi en az cezayla kapatmış olmalarına rağmen hiç kimsenin yüzünde hükümden duyulan sevinç belirtisi yoktur. Polonya’nın o dönemki politik kimliğinin kazançlı çıktığı bir dava Dayanışma’nın tüm umutlarını yıkarken, biz izleyiciler de aynı sessizliği içimizde hissedip, oturduğu yerden hepimizi gözetleyen Antek’in bakışlarıyla bir kez daha yüzleşmek zorunda kalırız. Labrador’un eliyle kendini başından vurduğunu gösteren hareketi ve bu yazının en başında geçen şiiri okuması da yine bu duygu durumlarını Kieslowski’nin şiirsel anlatımıyla güçlendirmektedir.

Geçmişinden kaçmaya çabalayan Ula Antek’i unutmak için bir hipnozcuya başvurarak anılarını sildirtmek istese de özellikle bu sahnede yeniden ortaya çıkan Antek elindeki boş bardağın uç kısmında yuvarlaklar çizerek Ula’nın bu düşüncesini engellemeye çalışır. Antek’in ölümünden iki ay sonra, Ölüler Günü’nde, onun mezarına giden Ula ve Jacek mum yakıp onu anarken Kieslowki’nin kamerası insanların yüzlerine ve mumlara odaklanarak her tarafı ışıldatan mumlarla bir tür mum denizi imajı yaratmaktadır. Bu güçlü anlatımın ardından Ula elindeki kibritleri yakarak Antek’e “Seni seviyorum” diye fısıldar.

Üzüntüsünün üstesinden gelemeyen ve Antek’ten bir türlü kopamayan Ula oğlu Jacek’i babaannesine emanet ederek kendi intiharına hazırlanmaya başlar. Siyah giyinir, dişlerini fırçalar, dünya ile iletişimini tümden kesmek için telefonun kablolarını keser, tüm hava vanalarını kapatır ve en son ağzını bantlayarak gaz fırınının önüne oturup ölümünü bekler. Ula ölümü beklerken Kieslowski’nin kamerası Ula’nın arkasından Antek’in öznel açısından onu izlemektedir. Kamera önce gaz fırının içine doğru girer ve sonra geri gelerek ekran kararır. Kieslowksi’nin Antek’in yakın planıyla gelen kesmesinde Ula’yı kucaklayan Antek’i görürüz. Duygu yüklü bir sahneyle birbirlerine kavuşan Antek ve Ula yürüyerek kameradan uzaklaşırlarken Preisner’in müziği sahneyi inanılmaz bir doruk noktaya ulaştırır.

Film boyunca 7 kere karşımıza çıkan Antek’in hayaleti, siyah bir köpeğin 3 ayrı sahnede belirerek filmin metafiziksel niteliğini güçlendirmesi, Ula’nın bir trafik kazasından mucizevi bir şekilde kurtulması, Labrador’un isminin yanında beliren kırmızı soru işareti, Ula’nın George Orwell’ın kitabının çevirisini yapıyor olması, açlık grevi esnasında Darek’e de görünerek davanın seyrinin değişmesini sağlayan Antek, filmin puzzle parçalarını oluşturarak Bez Konca’nın neden sinema tarihinin önemli filmlerinden biri olduğunun ve neden üzerinde düşünülmesi gerekli bir film olduğunun en önemli dayanakları.

Polonya siyasi tarihiyle birlikte düşündüğümüzde, Bez Konca’nın hayaleti olan Antek’in bu filmde Dayanışma Hareketi’nin sembolü olduğunu da düşünebiliriz. Zira ölümün kıyısında olan Dayanışma da o dönemki Polonya’da varlığını hayaletimsi bir şekilde hissettirmeye devam etmiştir. “Dayanışma’nın hayaleti hala canlı ve onu unutturmak isteyen kişilere rağmen unutmak imkansız” diyen Kieslowski’nin Bez Konca’sı, sıkıyönetim hükümetlerince yönetilen Komünist Polonya içindeki komünizmin arayışı olarak da okunabilir.

Filmin adının İngilizceye No End olarak çevrilmesi ve Türkçe’de de Sonsuz anlamını taşıması Kieslowski’nin kişisel duruşu açısından Ula ve Antek’in aşklarına bir tür çağrışım yaptırsa da, politik açıdan bakıldığında Dayanışma ruhuna duyulan sadakati de akıllara getirmektedir. Çünkü dönemin politik atmosferinde de gerçeklikten mistisizme doğru bir kaçış mevcuttur. Kieslowski’de tüm bu atmosferi iletişimsizlik, yalnızlık, dış dünyadan elini eteğini çekme arzusu gibi duygu durumları üzerinden başarılı bir biçimde işlemiştir. Dayanışma aktivistleri için Andre Wajda’nın propagandist filmi Man of Iron kadar etki yaratmamış olsa da, Kieslowski’nin filmi dönemini başarıyla yansıttığı ve gerçekliğe propagandist bir filmden daha yakın olduğu için Man of Iron’a göre daha samimi ve vurucudur.

Önemli konusu ve ünlü Polonyalı oyuncularına rağmen hiçbir zaman belli bir popülariteye ulaşamamış olan Bez Konca; Kieslowski, Preisner ve Piesiewicz ortaklıklarının da ilk halkasını oluşturarak yedinci sanata en güzel hediyelerinden birini armağan etmiştir. Tozlu raflarda kalmaması dileğiyle…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol