Vampirler dünya kadar eskidir. Genelde Doğu Avrupa ya da Yunanistan’la ilişkilendirilse de, vampirizmin izlerini çoğu kültürde bulmak mümkündür. Vampirizmin psikolojik anlamı ensestin, ölü seviciliğin ve sadistliğin iç içe geçtiği karanlık bir cinsellikle özdeşleşir. 19. yüzyılda çoğu yazar bu ilişkiyi çözmüş, buna özellikle değinmiştir. Vampirlerin kurbanlarının çoğunlukla bakire genç kadınlar olduğunu düşününce bu cinsel çağrışımı yapmak çok zor olmuyor. Kan ve ölüm, erotizm ve korku, vampirin dünyasında esas ögelerdir. Vampir tüm tabuları çiğneyip, en yasak şeyleri yapabilir. Dolayısıyla vampirlerin erkek kurbanlarıyla kurdukları ilişkiler de toplumda bastırılmış olan homoseksüellikle bağdaştırılır.

Bu okumanın dışında tabii başka anlamların da vücut bulmuş hali olduğunu söylemek mümkün. Toplumsal değerlere karşı duran ve tabuları yıkan vampirlerin bir çeşit anarşist olduklarını da savunmak mümkün. Bir başka açıdansa Marx’ın vampirleri neyle özdeşleştirdiğini de hatırlayabiliriz: “Sermaye ölü emektir. O da vampir gibi, ancak canlı emeği emerek yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.”

Günümüzde vampirlerin amiyane tabirle suyunun çıkarıldığı, bambaşka biçimlerde tasvir edildiği sinemada vampirlerin en soylusu, en tanınan atası Drakula’yı hatırlamak ve hatırlatmak istedim. Farklı kültürlerde ağızdan ağza anlatılan binlerce vampir figürü olmasına karşın, edebi yansımasının büyük etkisiyle en fazla tanınan ve Kazıklı Voyvoda’nın bir alegorisi olduğu da iddia edilen Kont Drakula 1897 yılında Bram Stoker tarafından yazılmıştır. Kont Drakula, vampirler arasında mecazi anlamda en ölümsüz olanıdır dersek sanırım yanlış olmaz. Onu böylesine çağ ötesi yapan kuşkusuz yazının baki gücüdür. Tabii ki yazıdan hemen sonra gelen görselliğin etkisi, sinemanın yükselişi de buna büyük katkı sağladı.

Sinemada binlerce vampir uyarlamasına ilham kaynağı olan Stoker’ın Drakula’sını konu alan vampir filmleri kesinlikle türdeşleri arasında en fazla öne çıkan ve en dikkate değer olanlarıdır. Vampirlerin converse giyip, güneş gözlükleriyle afilli spor arabalarında kasabanın aptal kızlarına hava atmadığı, daha centilmen ve asil, romantik birer beyefendi olarak tasvir edildiği bu uyarlamalara kısaca göz gezdirelim:

Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi (Nosferatu)(1922)

dracula 1922-horz

Stoker’ın Drakula’sından uyarlanan Alman yapımı film, romandaki karakterleri farklı isimler kullanarak yer yer de yeni karakterler yaratarak beyazperdeye uyarlamıştır. Hikaye eksiklerine karşın romanla büyük paralellikler taşır. Kont Drakula yerine Kont Orlok, Jonathan Harker yerine Thomas Hutter ve Mina yerine Ellen karakterleriyle karşılaşırız. Film aynı zamanda romanda Lucy Westenra olarak geçen karakteri ikiye bölerek Westenra adında bir adamın karısı olarak Lucy’yi yeniden yaratır. Senaryosu Henrik Galeen tarafından yazılan filmin yönetmenliğini Alman yönetmen F.W. Murnau yapmaktadır. Film, ilk vampir temalı ve bir vampirin güneş ışığında öldüğü ilk korku filmi olması açısından sinema tarihinde önem taşır. Tabii Kont’un gemiden inip gündüz vakti elinde tabutuyla limandan çıktığı sahne hesaba katılmamış olacak ki son sahnesinde de güneşe maruz kalarak yok olması uygun bulunmuştur. Filmdeki korku ögeleri öylesine aşırı bulunur ki 1972 yılına kadar İsveç’te yasaklandığı için gösterimi yapılamamıştır. Murnau, Kont Orlok rolü için uygun gördüğü Max Schreck’in dış görünümünden yararlanarak sadece takma diş ve kulaklar kullanmayı tercih etmiş, korkutuculuğu yapaylıktan çıkarmayı amaçlamış. Hatta yıllar sonra bu çabasını konu alan bir film de çekilmiştir. 2000 yapımı Shadow of Vampire’da Murnau rolünde John Malkovich’i, Max Schreck rölündeyse Willem Dafoe’yi izlemek mümkün.

Tabii ki dönemin özelliklerini ve sessiz sinemanın evrimini göz önüne aldığımızda romanda derinlemesine yankılanan cinsel temalardan ziyade, korku ön plana çıkarılıyor. Drakula’nın 3 gelini ya da Lucy ve Mina ile münasebetleri bu filmde yer almıyor. Öyle ki Hutter’ın boynunda yer alan iki minik ısırık izini bile seçmek pek mümkün olmuyor, bundan Ellen’a yazdığı mektup sayesinde emin oluyoruz.

Yine de film, romana sadık kalan uyarlamalar arasında yer alarak, ilk olması açısından önemi ve saygıyı hak etmektedir.

Drakula (Dracula) (1931)

Dracula-1931

Yönetmen Tod Browning tarafından çekilen ve kariyerindeki en başarılı filmlerden biri olan Drakula filminde Kont Drakula’yı korkunun ustası Bela Lugosi canlandırıyor. Film, uyarlamanın da uyarlaması olarak göze çarpar. Hamilton Deane ve John L. Balderstein’in Stoker’ın romanından uyarladıkları oyunlarından sinemaya uyarlanan film aslına mümkün olduğunca aslına sadık şekilde ilerler. Göze çarpan tek eksiğin Jonathan Harker olduğu filmde, Jonathan karakteri neredeyseyok denecek kadar geri planda durur. Kitapta Jonathan şatoyu ziyaret ederken filmde Renfield Transilvanya’ya gider ve Kont’un İngiltere’ye gelmesine yardımcı olur. Stoker’ın eşine telif hakkı ödenerek çekilen ilk film olan Drakula 1922’de çekilen Nosferatu’daki yaratıksı vampirden daha insani görünümlü karizmatik bir vampir imgesi çizer. Nosferatu’da yok sayılan 3 gelin vampiri burada tek bir sahneyle de olsa izleme şansı buluyoruz. Günümüzde Drakula’yla özdeşleşen yerlere kadar uzanan siyah pelerin ilk defa bu filmde kullanılmıştır. Bu simge, oyuncu Bela Lugosi’ye de öylesine yapışır ki oyuncu 1956 yılında öldüğünde filmde giydiği siyah pelerinle birlikte gömülür.

Film cinsel imgeleri kullanmak konusunda Nosferatu’dan bir adım önde olmasına karşın yine de otosansürden payını alıyor. Mina’nın Drakula tarafından ısırıldıktan sonra meleksi tavrından uzaklaşarak şiddetli cinsel arzular barındıran bir kadına dönüşmesi bu sansürden kurtulan sahnelerden biri olarak göze çarpar. Öte yandan Drakula’nın dişlerini ve ısırıklarını asla görmediğimiz filmde daha çok hipnotik etkisiyle gözleri öne çıkıyor. Az diyalog ve bol müzikle Bram Stoker’ın Drakula’sına saygı duyan bir yapım.

Drakula’nın Dehşeti (Horror of Dracula) (1958)

dracula 1958

Kişisel fikrim tüm Drakula uyarlamaları içerisindeki en temiz yüzlü Drakula’yı içeren ve en aydınlık vampir filmi olarak değerlendirdiğim Drakula’nın Dehşeti filminde Christopher Lee’yi başrolde izliyoruz. Uyarlamaların çoğu iki temel karakter olarak Drakula ve Dr. Van Helsing’i merkezine alıyor. Burada da yine bu gelenek devam ettiriliyor; fakat tek bir farkla. Drakula gibi güçlü bir figürün karşısına Van Helsing’e bir yardımcı karakter seçiliyor. Neden bilmem bu da romanda diğer karakterlerle karşılaştırdığımda en silik sayılabilecek bir isimle, Arthur Holmwood’la yapılıyor. Romanın kurgusundan oldukça uzaklaşan film, Lucy’i Jonathan’ın nişanlısı yapıyor. Hatırlayacağınız üzere kitapta Mina ve Jonathan nişanlıydı. Kitapta Lucy’nin yakışıklı taliplerinden biri olan Arthur bu defa Mina’yla evli ve Lucy’nin abisi olarak karşımıza çıkıyor. Lucy çoğu uyarlamada Mina karakterinden daha önde tutuluyor. Bunun sebebini de kitapta tasvir edilen şehvetli ve baskın kadın karakter yaratımının sinema açısından daha ilgi uyandıracağının düşünülmesi olabilir. Mina’nın meleksi saf güzelliğiyle Lucy’nin şehveti karıştırılarak ortaya yeni bir kahraman çıkarılıyor.

Önceki uyarlamalarla karşılaştırıldığında diş izleri, kan nakli gibi cinsel imgeler bu filmde daha çok kullanılıyor. Yine de 1979 uyarlaması kadar iddialı sahneler henüz izleyici için uygun bulunmuyor.

Drakula (Dracula) (1979)

dracula 1979

1977 yılında Saturday Night Fever ile kariyerinin neredeyse zirvesine oturan John Badham bu başarısından iki yıl sonra Drakula ile izleyici karşısına çıktı. Frank Langella ve Laurence Olivier gibi iki usta isimle izlemesi keyifli bir film çekti. Bu uyarlama da yine kitabın sahip olduğu kurgudan oldukça uzak, ama farklı ve yeni bir kurguyla çekildi. Hikayenin odağında yine Van Helsing, Kont Drakula ve Lucy’yi izliyoruz. Hikaye öyle farklı ki şunu rahatlıkla söyleyebilirim; kitaptaki isimler ve yerlerden yepyeni bir hikaye yaratılmış. Dr. Seward’ın sahip olduğu akıl hastanesinde Lucy ve yakın arkadaşı olan, Dr. Van Helsing’in kızı Mina birlikte yaşamaktadırlar. Jonathan Lucy’le nişanlı ve onu evlenmeye ikna etmeye çalışmaktadır. Ansızın kendilerine komşu olan yabancı, Kont Drakula’nın hayatlarına girmesiyle korkunç olaylar başlar. Transilvanya konusuna hiç girmeyen film, Kont’un İngiltere’de satın aldığı Carfax Abbey’i adeta Transilvanya’daki şatosu gibi betimlemektedir.

Lucy tıpkı 1958 uyarlamasında olduğu gibi, hatta ondan daha da baskın bir şekilde roman karakterleri Mina ve Lucy’nin karışımı olarak tasvir ediliyor. Yer yer kadın hakları savunuculuğu yapan, cüretkar ve şehvetli bir kadın olarak yansıtılan Lucy, kısa sürede misafirleri Kont’un dikkatini çekiyor.

Kont’un Lucy’i dönüştürdüğü sahne, (birbirlerinin kanını içmeleri kısmı) adeta cinsel bir tören gibi yansıtılıyor. Kırmızı ışıkta, loş bir ortamda gerçekleşen bu seremoni aslında korkutucu ve tiksindirici olması gerekirken, Kont ve Lucy’nin aşklarının bir yansıması haline geliyor. Sonrasında kan kaybından zayıf düşen Lucy’ye Jonathan’dan alınan kanın transfer edilmesi ise roman için yapılan edebi okumalardaki homoseksüel ve heteroseksüel yorumlamalara da göz kırpıyor.

Drakula (Dracula) (1992)

dracula-1992

The Godfather üçlemesinin yönetmeni Francis Ford Coppola’nın yönettiği, James V. Hart’ın senaryolaştırdığı Drakula, Bram Stoker’ın romanına en sadık kalan yapımdır. Coppola bu konuda öylesine katıdır ki sadece iki gün boyunca tüm oyuncuları bir araya toplayarak onlara Stoker’ın romanını okutmuştur. Romandaki tüm karakterler aslına uygun şekilde yansıtılmıştır. Hatta diğer uyarlamalarda yan karakter olarak değerlendirilip, yer verilmeyen figüranlar bile bu filmde kamera önüne geçmiştir; Lucy’nin üç talibi örneğinde olduğu gibi.

Sinema endüstrisinin gelişimiyle birlikte her uyarlamada kademe atlayan Drakula, bu filmde de yine önceki atalarından bir adım hatta birkaç adım öne çıkmayı başarıyor. Mekan yaratımı olarak Transilvanya ve İngiltere arasında rahatlıkla gidip gelen film, bu özelliğinden dolayı da önceki uyarlamaları gibi kurgu şehirler yaratmaktansa aslına uygun mekanlarda ilerliyor.

Tarihi ve edebi motifleri de içine alan film bu noktada daha da özel hale geliyor. Drakula’nın nasıl Drakula olduğunu anlatan kısımda Kazıklı Voyvoda ve Romeo&Juliet figürlerine göndermelerde bulunmaktan geri durmuyor. Romanın yarattığı gotik atmosferi başarıyla yakalayan film gerek gölge oyunları, gerekse sahne geçişleriyle bunu çok iyi yansıtıyor. Öyle ki Jonathan Harker’ın tıraş olurken kendini kestiği ve Drakula’nın usturayla olan münasebeti hala daha unutulmaz sahnelerden biri olarak hafızalarda yer etmiştir.

Romanın sahip olduğu erotizmi atlamayan film, Drakula’nın üç gelini -ki birini Monica Belluci canlandırmıştır- sayesinde bu okumayı yapmamıza da olanak sağlıyor. Tabii ki bu erotizmi sadece bu sahneyle kısıtlamak doğru olmaz, Mina’nın dönüştüğü sahne de yine bu duruma katkı sağlayan anlardan.

Diğer uyarlamaların aksine Van Helsing ve Drakula ekseninde dönmeyen film, romandaki gibi karakterler üzerine dengeli bir dağılım kuruyor. Fakat bu geleneği de göz ardı etmek istemeyen yönetmen Coppola, bu iki ana rol için iki usta oyuncuyla çalışıyor; Gary Oldman ve Anthony Hopkins. Mina rolünde Winona Ryder’ı, Jonathan Harker rolündeyse Keanu Reeves’i izliyoruz. Tüm oyuncuların karakterlerini yansıtma konusundaki başarıları aşikar.

Yönetmen Francis Ford Coppola’ya gelirsek, neden usta olarak adlandırıldığını bir kez daha anlayabiliriz. Filmi çekmeye karar verdiğinde asla bilgisayar kullanarak dijital efektlere yer vermek istemeyen yönetmen, bu konuda standart görsel efekt ekibiyle kavga eder ve onları işten kovar. Aradığı kanı o dönem 29 yaşındaki Roman Coppola’da, yani oğlunda bulacaktır. Roman Coppola filmin efsanevi sayılacak sahnelerini sadece ufak kamera hileleri kullanarak yarattı. Örneğin; Jonathan Transilvanya yolunda trenle giderken izlediğimiz, yüzündeki harita sahnesini yaratmak için yapılan tek şey, haritayı Keanu Reeves’in suratına doğru tutarak küçük bir ışık oyunu oluşturmaktan ibaret.

En başında da söylediğim gibi günümüz zirzop vampir figürlerinin yanında, çok daha soylu çok daha karizmatik bir vampir: Drakula… Tüm uyarlamalarda genel olarak dikkat çeken nokta da bu soylu geçmişi ve kadınlara karşı centilmen tavırları oluyor. Kadınları cazibesiyle baştan çıkaran Drakula asla seviyesizlik ve avamlık sınırına yanaşmıyor. Bunda da şüphesiz kitabın yazarı Stoker’ın payı büyük. Drakula asla davet edilmediği eve girmeyen, centilmenlikte sınır tanımayan romantik bir figür olarak tasvir ediliyor. Burada yazmış olduğum uyarlamaların dışında birçok eski yeni başka versiyonları da bulunuyor. 2012 yılında Dario Argento’nun yönettiği 3D Drakula’nın da bunlardan bir tanesi olmasına karşın, bu listede yer almasını pek uygun bulmadım. Yeniden çekimlerin son günlerde hayli gündemde olduğu bu dönemde, yakın zamanda olmasa da birkaç Drakula uyarlaması daha izleyeceğimiz kesin. O zamana dek bu listenin size yardımcı olması dileğiyle.

Keyifli seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi