Çizgi roman uyarlamaları, son yıllarda Hollywood’un fazlaca güvendiği, hatta can simidi olarak gördüğü yapımlar olarak karşımıza çıkıyor. İki büyük çizgi roman şirketinin sinematik evrenlerini oluşturmak için 2020’ye kadar uzanan planlar yapmalarından, Marvel’ın ayrıca televizyon için planlar yaparak bu sularda iyice açılmayı istemesinden de anlaşılacağı üzere, bir süre daha bu durum devam edecek. Şu anda da en çok beklediğimiz yapımlardan biri olan Batman vs. Superman: Dawn of Justice ve yapım hazırlıklarını anbean takip ettiğimiz Suicide Squad önümüzdeki en yakın tarihli örnekler. Peki, hali hazırda yıllardır biriktirdiği her yaştan binlerce hayranı olan bu çizgi romanlar sinema perdesinde boy gösterdiğinde neden genellikle bir hayal kırıklığı yaratıyor? Bunun elbette gerek karakter bazında, gerekse hikaye bazında birçok sebebi var. DC Comics’in şimdilik sinematik evreninin merkezinde duran Batman ise bu konuda en çok beğeniyi ve eleştiriyi alan karakterlerden biri. Şimdiye kadar sekiz farklı filmle beyazperdeye uyarlanan ve bir o kadar da televizyon dizisi, animasyon ile de hikayeleri işlenen Batman’in; 23 yıl önce prömiyerini yapan Batman Returns‘ün ve 26 yıl önce prömiyerini yapan Batman‘in şerefine, beyazperdede Batman uyarlamalarına genel çerçeveden bir bakalım isterseniz.

Tim Burton’ın Renkli Dünyası

Batman sinematografisi denince akla ilk gelen isimlerden biri Tim Burton’dur. 1989 ve 1992’de çektiği iki Batman filmiyle, karakteri beyazperdenin modern dünyasıyla tanıştırmıştı. Kendi gotik dünyasının, Gotham’ın atmosferine pek çok uygun olacağını düşünmek oldukça mantıklı bir tavır bana kalırsa. Zaten kendisi de, çizgi roman uyarlamaları arasında, sinema tarihindeki en iyi yaratılmış kötü karakterlerden ikisine imza atmıştır. 1989 menşeli Batman’de yer alan Jack Nicholson’ın canlandırdığı Joker ve 1992’deki Batman Returns’in kötüsü, Danny DeVito tarafından canlandırılan Penguen, başlı başına Tim Burton’ın başarısıdır. Ama o zamanlar anti-karakter kavramı pek ilgi görmezken ve kötü karakterlere olan sempatimiz yok denecek kadar azken, bu tercihler Burton’ın işine yaramadı. Tam tersine, herkes onun kahraman yaratamama sıkıntısının üstüne giderek, ne kadar kötü bir Batman ve ayrıca Bruce Wayne portresi çizdiğinden dem vurdu. Çok haklılardı. Gotham’ın kötülerinin her biri, çizgi romanlarda yer alan diğer kötü karakterlerden farklı olarak birer ideolojinin ürünüdür ve güçlerini, etkilerini bu ideolojiden alırlar. Elbette, hepsinin bu ideolojisinin temelini Batman oluşturur. Batman serilerinin klişeleşmiş bir repliği vardır. “Yarasa kostümü giymiş bir budalasın. Senin benden ne farkın var?” Batman’in yaratılış ideolojisini ıskalayan ama ironiyle tam o noktaya parmak basmaya çalışan yıllanmış bu cümle, her zaman Batman ile Bruce Wayne arasına bir sınır çizdi. Batman filmlerinde bu fark genellikle Batman’in kurtarıcı kimliğiyle, aklı ve vicdanıyla anlatmaya çalışılınca ortaya sıkıntılar çıkmaya başladı. Tim Burton’ın Bruce Wayne’e uzak kalması, filmi oluştururken yaptığı en büyük hatalardan biri oldu. Bunu ıskalarken çizgi romanda görmeye alıştığımız haline benzeyen bir Gotham silueti ve Joker’in de etkisiyle ortaya çok renkli bir film çıkardı. Joker’in kattığı bu renk özellikle sevildi ama, ortada bir eksiklik olduğunun fark edilmesi birkaç seneyi buldu. Çünkü ilk modern uyarlama olarak Batman, çok iyi bir Joker barındırıyor ve çizgi romana sadık kalıyordu. Üç yıl sonra Batman geri döndü ve bir şeyler ters gitmeye başladı.

Bruce Wayne Ne Yapıyor?

İki filmde de Batman karakterlerini, her şeyin babası olan Bob Kane’in elinden çıkmıştı. En popüler kötü adamını ilk filmde kullanarak iyi bir izlenim bıraktıktan sonra, Penguen gibi ne kadar tehlikeli de olsa, silik ve yer yer dalga konusu olan bir karakteri kullanınca, ilk filmin aldığı beğeniler eleştiriye döndü. Evet, Penguen yine çok başarılı bir adaptasyondu ve evet, Tim Burton daha önce beğenilenden daha farklı bir yapım ortaya koymamıştı ama, kaçırdığı önemli noktalar vardı. Jack Nicholson’ın performansıyla muhteşem bir Joker ortaya koyduktan sonra, arkasına benzer bir rüzgar alamayan Burton, yine Bruce Wayne’in üstüne pek gitmedi. Batman’in yarasa kostümü ne kadar önemliyse de, Wayne olmadan hiçbir anlamı olmuyordu. Bruce Wayne’in fikir yapısı ve dünyaya bakış açısı aslında bütün hikayenin temelindeyken, Burton’ın yönetmenliğindeki Batman filmleri fantastik birer polisiyeye dönüşmüştü. Durum böyle olunca, Burton’ın Batman uyarlamaları günümüzde çok sert eleştirilere maruz kalabiliyor.

Sonrasında ne oldu? Uyarlama bir türlü Batman fasiküllerine aşina olan bir yönetmen tarafından ele alınmadı. Fakat, yapımcılar aradan çok zaman geçmeden farklı bir isimle bir daha denemek istediler. 1995 yılında Batman Forever gösterime girdi. Yönetmen Joel Schumacher, iyi finanse edilen bu film için güzel bir cast oluşturdu. Karakterler yine Bob Kane’in elinden çıktı. Ama bu sefer kalabalık cast ve karakterler arasında film tam bir karmaşaya döndü. Aynı durum iki yıl sonra Batman & Robin’de de karşımıza çıktı. Bruce Wayne’in Dick Grayson ile tanıştığı bu filmde de yine kalabalık cast vardı. Filmde, görüp görebileceğimiz en kötü Batsuit’i giyen George Clooney, Batman olarak karşımıza çıktı. Dick Grayson rolünde Chris O’Donnell yer alırken ayrıca, Uma Thurman ve Arnold Schwarzenegger gibi isimler de filmde boy gösteriyordu. Batman & Robin’in iki saatlik süresi boyunca kahramanların oradan oraya koşturmasını izlemiştik. Tabii buna Bane’in çok kötü bir şekilde harcanmasını da ekleyebiliriz. Dick’in Robin oluşunu anlatmak için çaba harcayan yönetmen Schumacher, filmin devamında her şeyi süreye sıkıştırabilmek için de yoğun çaba sarf etmiş ama, sonucu değiştirememişti ve Schumacher’in iki uyarlaması da istenileni hiç yakalayamamıştı.

Yeni Batman, Daha Olgun Karakterler

Sonraki sekiz yıl boyunca yeni bir Batman filmi göremedik, ta ki Christopher Nolan ortaya çıkana kadar. 2005’te gösterime giren Batman Başlıyor – Batman Begins, yine Bob Kane’in elinden çıkmış karakterler barındırıyordu. Kane de yıllar içinde değişmiş olacak ki, daha olgun karakterler ortaya koydu. Ama Batman Başlıyor’un diğer uyarlamalardan en önemli farkı, Bruce Wayne’i anlatmasıydı. Genellikle Wayne’in ailesini kaybettiği tek geceden yola çıkan uyarlamalar görmüştük ancak, Nolan’ın Batman’inin sebebi, amacı ve ideolojisi vardı. İlk defa. Bu avantajını çok iyi kullanan Nolan, 2008’de The Dark Knight ile bu bu bakış açısını geliştirdi. Serinin son filminde yine bir karmaşanın ortaya çıkmasına engel olamasa da, yapılmış en eli yüzü düzgün yapımları ortaya koymuş oldu.

Sonuç olarak, çizgi roman uyarlamaları konusunda bir noktada hemfikir olmak mümkün sanıyorum. Beyazperdeye uyarladığında hala üstünde çizgi romanın renkli dünyasından izler taşıyorsa, genel izleyici tarafından sevilmeme olasılığı yüksek oluyor. Son olarak Amazing Spider-Man serisinde de bu tarz atmosferin ters teptiğine şahit olduk. Bunun haricinde 76 yılı geride bırakmış karakterleri işlerken bazı noktalara özellikle dikkat etmek gerekiyor. Bunu Tim Burton ve Joel Schumacher yapamadı, Christopher Nolan da bu eksikliği görerek ortaya başarılı işler ortaya koydu. Şimdi ise gözümüz, önümüzdeki yıl vizyona girecek olan Batman vs. Superman: Dawn of Justice’de. Son yıllarda yazılan hikayelerden de etkileneceği konuşulan bu filmde nasıl bir Batman ve Superman göreceğimiz ise şimdilik yalnızca fragmanla sınırlı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi