Önceki Sayfa1 / 6Sonraki Sayfa

Bernardo Bertolucci, yazar ve sinema eleştirmeni Attila Bertolucci’nin oğlu olarak 16 Mart 1941’de İtalya’nın Parma kentinde doğmuştur. Babasının izinden giden genç Bertolucci, sinema sanatına tutulmadan önce edebiyat fakültesinde öğrenim görmüş; hatta üniversitede okurken yazdığı “Gizem Arayışında” adlı şiir kitabıyla 1962’de dönemin prestijli ödüllerinden Viareggio Ödülü’nü kazanmıştır.

Yönetmenin sinemayla bağı ise 1961’de tanıştığı sinema yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin Accattone (Dilenci) filmiyle oluşmaya başlar. Bertolucci bu filmde yönetmenin asistanlığını yapar ve ardından La Commare Secca’yı yazar. Filmin Venedik Film Festivali’nde elde ettiği başarı özgüvenini arttırır ve üniversite eğitimine son verir. Bertolucci’nin 21 yaşının heyecanıyla kendine çizdiği bu yolda ilk adımı, bir fahişenin öldürülmesini farklı yollarla anlattığı La Commare Secca’yı (Sıska Vaftiz Anası) yazmak olur ve film aynı yıl tamamlanır. Amatör oyuncularla çektiği film, Pasolini’nin bir öyküsünden esinlenerek yazılmıştır.

Benim için film yapmak, anne babasının yatak odasında nelerin döndüğünü anahtar deliğinden izleyen çocuğun yaşadığı gerilimi verme sanatıdır.

Bertolucci, filmlerinde yapmaya çalıştığı şeyi bu cümleye sığdırmış desek yeridir. Yönetmen; İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni Fransız Yeni Dalgası’yla harmanlandığı bir dönemde yedinci sanata dahil olduğundan, bu dönüşümün etkilerini filmlerinde rahatlıkla görebiliriz. Bertolucci’nin Fransız Yeni Dalgası’nın kurucu temsilcilerinden Godard’a hayranlığı bilinen bir gerçek… Kullandığı özgün ve cesur kamera açılarında ilham perisi Godard olan bir yönetmenin, senaryoda da denenmemişi deneyerek dikkatleri üzerine çekmesi kaçınılmazdı. Her filminde gündelik ve sıradan olanın dışına çıkmayı hedefleyen yönetmenin şu cümleleri onun kendine nasıl bir yol çizdiğinin aleni kanıtıdır:

Benim senaryolarım, daha çok konunun ana hatlarını içerir. Filmin akışı, zamana ve olaylara bağlıdır. Sonuç baştan belli değildir. Film, kendini oluşturarak ilerler. Karanlıkta hareket eden başıboş bir gemi gibi…

Yeni Dalga’nın manifestosundan “doğaçlama senaryo” maddesini hatırlıyoruz burada. İtalyan faşizmi odaklı temalara sahip filmlerinde yaptığı derinlemesine analizlerle bireylerin kendilerine söylemekten kaçındığı, konuşulmayan, tartışılmayan toplumsal sorunları hedef haline getirir. Bunu gerçekleştirirken, önemli tarihsel süreçlere ilişkin toplumsal dinamiklere yaptığı müdahalede hikayelerini Freudyen tahlillerle beslemeyi de ihmal etmez. Neden mi?

Kameramda yeni bir lens keşfettim. Bu Kodak veya Zeiss değil Freud’du. Psikanaliz, insanın kendisini tanıması için bir araçtır ama iyileşmek diye bir şey yoktur. Psikanalizle iyileşmenin mümkün olamayacağını Freud da söylüyor zaten. İnsan sadece nevrozuyla yaşamayı öğreniyor.

Beat Kuşağı’nı anımsatan ve uç noktalarda gezinen alengirli cinsellik tasviri de filmlerinin bir parçası olan yönetmen, bir diğer tabuyu da sisteme, geleneğe ve alışıldık yaşam biçimlerine muhalif kitleleri temsilen çizmiş olduğu karakterleriyle yıkar. Bertolucci’nin karakterleri geleneğin aksine “kafası karışık dava adamları” olmak yerine sorguladıkları hayatı anarşiyle bertaraf etmenin peşine düşerler.

“Sinema bir tarzdır ve tarz ahlakî bir sorundur.” ifadesine de imza atan Bertolucci’nin sinematografisine baktığımızda genellikle aynı görüntü yönetmeniyle çalıştığını görüyoruz: Vittorio Storaro. Yönetmenin ifadesiyle “ham kumaşın düş tezgahında dokunmasında”, Bertolucci’yi Bertolucci yapan kilit isim Storaro aslında. Karakterler kadar kamera hareketlerinin de maksimum dinamizm içerdiği filmler, yönetmenin auteur kimliğini besleyen önemli birer etken… Bir diğer dikkat çeken etken ise ikilinin görsel olarak minimalizmden ve yansımalardan besleniyor olmasıdır. Yönetmenin Il Conformista (Konformist) filminden I sognatori’ye (Düşler, Tutkular ve Suçlar) kadar çekmiş olduğu hemen hemen her filmde, genellikle üç ana karakterin çatışması minimalist yansımalarla imgeleniyor.

minimalist-yansima-filmloverss

Bertolucci, Pasolini’nin asistanı olarak başladığı sektördeki ilk çıkışını, Sergio Leone’un yönettiği 1960’ların ünlü Western filmi Once Upon A Time In The West (Bir Zamanlar Batı’da, 1968) filminin senaryosunu yazarak yapar. Dört yıl önce yazıp yönettiği ilk uzun metraj filmi Prima della rivouluzione (Devrimden Önce) filmi ise, 1970’te yönettiği Il Conformista (Konformist)’nın elde ettiği başarı sayesinde fark edilir. Konformist’in prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapması ve festivallerden ödüllerle dönmesi, Bertolucci’yi sinemaseverlerin radarına sokmuştur bile. Siyah beyaz ilk filmi Prima della rivoluzione’daki sinemasal hamleleriyle çağdaşı olan sinemacılardan farklı bir beklenti oluşturan Bertolucci, seyircisine sonrasında çektiği her filmde “Acaba şimdi ne yapacak?” sorusunu sorduran yenilikçi bir yönetmen. Çok geçmeden, Konformist’ten sadece iki yıl sonra en çok tartışılan ve etkisini koruyarak tartışılmaya hala devam edilen filmi Ultimo tango a Parigi (1972) ile birçok açıdan taşları yerinden oynatır. 1976 yılında çektiği modern bir epik film olan 1900/Novecento ile gerek oyuncu tercihleri (Robert De Niro-Gerard Depardieu) gerekse solcu ve faşist iki jenerasyonun çarpışmasını konu alan hikayesiyle adından söz ettirmeye devam eden yönetmen, çizgisinden saparak filmografisine 1987 yılında Çin’in son imparatoru olan Pu Yi’nin hayatını anlatan biyografik bir eser ekler. The Last Emperor (Son İmparator) filmi ile 9 dalda Oscar kazanır ve film, sinema gündemine bomba gibi düşer. 1990’da The Sheltering Sky (Çölde Çay), 1993’te Little Buddha (Küçük Buda), 1995’te Stealing Beauty (Çalınmış Güzellik), 2003 yapımı I Sognatori (Düşler, Tutkular ve Suçlar) ile çıkışını sürdürmektedir.

İlk gün ki tutkusuyla çalışmalarına devam eden 74 yaşındaki yönetmenin doğum gününü kutluyor, mutlaka izlenmesi gereken 5 filmini sizin için derliyoruz.

Önceki Sayfa1 / 6Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi