2004’te çektiği Somersault ve 2012’de esas çıkışını yaptığı Lore filmleriyle 80’e yakın ödül kazanarak Avustralya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri haline gelen Cate Shortland, esasında Cannes, Berlin, Sundance gibi festival seyircisine yönelik filmler yapan bir isim. Shortland, üçüncü filmi Berlin Syndrome’da ise bir psikolojik gerilime imza atarak şaşırttı, zira bugüne kadar yaptığı sinema anlayışı bu türde bir film çekeceğinin sinyallerini vermiyordu. Shortland, gişe filmlerine yakın duracak bir Stockholm sendromu odaklı rehine gerilimini festival filmlerinin ağır tempolu, gereğinden fazla uzun hissettiren sahnelerle dolu yapısıyla birleştirerek yine kendine has bir sinema yapmanın peşine düşmüş. Fakat Shortland’ın bunu yaparken günümüz gerilim sineması örneklerinin matematiğini çözememesi, sanatsal bir bakış açısını devreye sokmaya çalışırken filmin temposunu ciddi anlamda sekteye uğratması ve karakterler arası durumu daha ilk sahneden inandırıcı kılamaması baştan sona tutarsız bir filmle karşılaşmamıza neden olmuş.

Shortland, Avustralya’dan Almanya’ya gelen turist Clare (Teresa Palmer) ve Almanya’da yaşayan Andi (Max Riemelt) arasındaki ilk tanışmayı inandırıcılıktan uzak ve olabildiğince çabuk sonuçlandırılmış şekilde işliyor. Filmin geri kalan dramatik yapısına ve sürprizlerine girmeden önce izleyicinin ilk olarak yolda tanışıp birbirlerine aşık olan ya da cinsel çekim hisseden bu karakterlere ikna olması gerekiyor. Fakat karakterlere yazılan replikler ve bu repliklere bağlı olarak gelişen mimikler ya da fiziksel hareketler izleyiciyi inandırmada güçlük çekiyor. Teresa Palmer, en azından doğallığıyla izleyiciye karşı bir samimiyet aşılayabilse dahi açılış bölümünde senaryonun kurbanı oluyor. Palmer, en azından filmin geri kalanında doğal ve başarılı performansıyla içinde bulunduğu psikolojik durumu yansıtıyor ama Max Riemelt’in canlandırması zor ve güçlü bir oyunculuk isteyen sosyopat karakterini katmansız, sınırlı ve heyecansız bir şekilde canlandırması filmin en büyük kozu olması gereken karakteri baltalıyor.

Berlin Syndrome: Festival Ritmiyle Gerilim Trüklerinin Uyuşmazlığı

Berlin Syndrome, karakterlerin hızlı gelişen ilişkilerinin izleyiciyi inandırma problemlerine rağmen en azından ilk 30-40 dakikalık süreçte ilgi çekici bir yapı kurabiliyor. Shortland, bu süreçte ilk tanışmanın ardından gelişen bir ilişkiyi tuhaf bir şeyler olacağının hissiyatıyla yavaş yavaş ilerleterek av – avcı konumunu sağlarken Avustralya ve Almanya arasında alegorik bir bakışı da devreye sokuyor. Buna rağmen filmin oldukça uzun orta bölümünde yaratılmaya çalışılan rehine geriliminin ya da stockholm sendromuna benzer durumun işlemediğini söylemek gerek. Bu durum Shortland’ın festival filmi dokusuyla gerilim sinemasının trüklerini iyi harmanlayamamasının bir neticesi. Halbuki yakın zamanda yine Avustralya yapımı olan Ben Young imzalı Hounds of Love benzer temayı hem festival izleyicisi hem de genel izleyici kitlesi için ilgi çekici bir anlatım stiliyle harmanlamayı başarmıştı.

Shortland, filmin orta bölümünde Clare’in hayatına ve geçmişine dair somut bilgiler ve kişiler vermemesine rağmen Andi’nin babasıyla olan ilişkisine, annesinden gelen bir soruna ve öğrencisiyle oluşan bir tepkimeye yer veriyor. Lakin Andi’nin babası ve öğrencisi yardımcı karakterler olarak filmin ana konusu ekseninde o kadar yama ve işlevsiz gözüküyorlar ki, filmin süresini uzatmaktan başka bir işe yaradıklarını söylemek güç. Andi’nin annesinin gitmiş olmasına dair duyduğu özlemin veya nefretin bir Psycho derinliği yok ya da sosyopat tarafının Patrick Bateman (American Psycho), Norman Bates (Psycho), Frank (Maniac) gibi dehşet verici bir karaktere dönüşebilmesinin önünde hem motivasyon hem oyunculuk yetersizliği mevcut.

Berlin Syndrome, ilk iki filmiyle Avustralya sinemasında büyük çıkış yakalayan Cate Shortland’ın psikolojik gerilim türüne geçmesiyle düşüşünü belgelerken, karakterleri arasındaki ilişkiyi inandırıcı kılamamaktan yara alan, uzadıkça uzayan orta bölümüyle tempoyu düşüren ve Max Riemelt’in sosyopat karakterini parlatamamasıyla işlevsizleşen bir yapım.

2004’te çektiği Somersault ve 2012’de esas çıkışını yaptığı Lore filmleriyle 80’e yakın ödül kazanarak Avustralya sinemasının önemli yönetmenlerinden biri haline gelen Cate Shortland, esasında Cannes, Berlin, Sundance gibi festival seyircisine yönelik filmler yapan bir isim. Shortland, üçüncü filmi Berlin Syndrome’da ise bir psikolojik gerilime imza atarak şaşırttı, zira bugüne kadar yaptığı sinema anlayışı bu türde bir film çekeceğinin sinyallerini vermiyordu. Shortland, gişe filmlerine yakın duracak bir Stockholm sendromu odaklı rehine gerilimini festival filmlerinin ağır tempolu, gereğinden fazla uzun hissettiren sahnelerle dolu yapısıyla birleştirerek yine kendine has bir sinema yapmanın peşine düşmüş. Fakat Shortland’ın bunu yaparken günümüz gerilim sineması örneklerinin matematiğini çözememesi, sanatsal bir bakış açısını devreye sokmaya çalışırken filmin temposunu ciddi anlamda sekteye uğratması ve karakterler arası durumu daha ilk sahneden inandırıcı kılamaması baştan sona tutarsız bir filmle karşılaşmamıza neden olmuş. Shortland, Avustralya’dan Almanya’ya gelen turist Clare (Teresa Palmer) ve Almanya’da yaşayan Andi (Max Riemelt) arasındaki ilk tanışmayı inandırıcılıktan uzak ve olabildiğince çabuk sonuçlandırılmış şekilde işliyor. Filmin geri kalan dramatik yapısına ve sürprizlerine girmeden önce izleyicinin ilk olarak yolda tanışıp birbirlerine aşık olan ya da cinsel çekim hisseden bu karakterlere ikna olması gerekiyor. Fakat karakterlere yazılan replikler ve bu repliklere bağlı olarak gelişen mimikler ya da fiziksel hareketler izleyiciyi inandırmada güçlük çekiyor. Teresa Palmer, en azından doğallığıyla izleyiciye karşı bir samimiyet aşılayabilse dahi açılış bölümünde senaryonun kurbanı oluyor. Palmer, en azından filmin geri kalanında doğal ve başarılı performansıyla içinde bulunduğu psikolojik durumu yansıtıyor ama Max Riemelt’in canlandırması zor ve güçlü bir oyunculuk isteyen sosyopat karakterini katmansız, sınırlı ve heyecansız bir şekilde canlandırması filmin en büyük kozu olması gereken karakteri baltalıyor. Berlin Syndrome: Festival Ritmiyle Gerilim Trüklerinin Uyuşmazlığı Berlin Syndrome, karakterlerin hızlı gelişen ilişkilerinin izleyiciyi inandırma problemlerine rağmen en azından ilk 30-40 dakikalık süreçte ilgi çekici bir yapı kurabiliyor. Shortland, bu süreçte ilk tanışmanın ardından gelişen bir ilişkiyi tuhaf bir şeyler olacağının hissiyatıyla yavaş yavaş ilerleterek av – avcı konumunu sağlarken Avustralya ve Almanya arasında alegorik bir bakışı da devreye sokuyor. Buna rağmen filmin oldukça uzun orta bölümünde yaratılmaya çalışılan rehine geriliminin ya da stockholm sendromuna benzer durumun işlemediğini söylemek gerek. Bu durum Shortland’ın festival filmi dokusuyla gerilim sinemasının trüklerini iyi harmanlayamamasının bir neticesi. Halbuki yakın zamanda yine Avustralya yapımı olan Ben Young imzalı Hounds of Love benzer temayı hem festival izleyicisi hem de genel izleyici kitlesi için ilgi çekici bir anlatım stiliyle harmanlamayı başarmıştı. Shortland, filmin orta bölümünde Clare’in hayatına ve geçmişine dair somut bilgiler ve kişiler vermemesine rağmen Andi’nin babasıyla olan ilişkisine, annesinden gelen bir soruna ve öğrencisiyle oluşan bir tepkimeye yer veriyor. Lakin Andi’nin babası ve öğrencisi yardımcı karakterler olarak filmin ana konusu ekseninde o kadar yama ve işlevsiz gözüküyorlar ki, filmin süresini uzatmaktan başka bir işe yaradıklarını söylemek güç. Andi’nin annesinin gitmiş olmasına dair duyduğu özlemin veya nefretin bir Psycho derinliği yok ya da sosyopat tarafının Patrick Bateman (American Psycho), Norman Bates (Psycho), Frank (Maniac) gibi dehşet verici bir karaktere dönüşebilmesinin önünde hem motivasyon hem oyunculuk yetersizliği mevcut. Berlin Syndrome, ilk iki filmiyle Avustralya sinemasında büyük çıkış yakalayan Cate Shortland’ın psikolojik gerilim türüne geçmesiyle düşüşünü belgelerken, karakterleri…

Yazar Puanı

Puan - 42%

42%

Berlin Syndrome, ilk iki filmiyle Avustralya sinemasında büyük çıkış yakalayan Cate Shortland’ın psikolojik gerilim türüne geçmesiyle düşüşünü belgelerken, karakterleri arasındaki ilişkiyi inandırıcı kılamamaktan yara alan, uzadıkça uzayan orta bölümüyle tempoyu düşüren ve Max Riemelt’in sosyopat karakterini parlatamamasıyla işlevsizleşen bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.8 ( 1 votes)
42
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi