Berlin’de hayat bulan ve şehrin sokaklarını arşınlayan; 1998 yılında vizyonla buluşan Run Lola Run ile geçtiğimiz yıl beyazperdede izlediğimiz Victoria, kendilerine özgü hikayeleri, kurgusu ve oyuncularının performansıyla sinema tarihinin başarılı ve farklı yapımları arasına adlarını yazdırdı.  Aralarında 17 yıl gibi uzun bir zaman dilimi olan, Berlin’i yaşayan Run Lola Run ve Victoria filmlerini ele alan başarılı bir video yayınlandı!

Sadece Almanya’nın değil Avrupa’nın da kalbi olan Berlin, elbette ki sinemanın da en göz alıcı şehirlerinden biri. Almanya’nın kasvetli havasına inat, 7/24 yaşayan; kalabalığa inat  kişiye öznel yaşama alanı yaratmayı başaran; sanatın, özgürlüğün ve sinemanın şehri… Berlin!

Başarılı Bir Video: Berlin’i Keşfetmemizi Sağlayan Run Lola Run ve Victoria

1998 yılında Alman Sineması’nın başarılı yönetmenlerinden biri olan Tom Tykwer’in imzasını taşıyan kelebek etkisini fazlasıyla hissettiğimiz Run Lola Run, kurgusuyla bizi Berlin sokaklarında kelimenin tek anlamıyla koştururken bize ‘zaman-kader’ kesişimini hatırlatmayı ihmal etmez. Berlin sokaklarında sevgili Mani’yi kurtarmak için koşan kızıl saçlı Lola’yı izlerken; Berlin’i keşfe çıkmak ise apayrı bir keyif.

run-lola-run-filmloverss

90’lı yıllarının en popüler eğlence aracı olan ‘video oyunları’ndan birinden uyarlanan Run Lola Run, bize şu soruyu sordurtuyor; “Sadece yirmi dakikan varsa ve motosikletini bir sigara alımlık zamanda kaybetmişsen; yetiştirmen gereken 100.000 mark varsa ve üstüne üstlük o para da sende yoksa… telefonun ahizesi elinden düşünce aklına gelen ilk şey koşmak mı olur? Peki ne kadar hızlı koşabilirsin?” Sarı telefon kulübesinde korkuyla çırpınan sevgilisi Mani’nin yardım çağrısına, önce tiz bir çığlık sesiyle sonra da koşmaya başlamısyla yanıt verir Lola. Sevgilisine yardım etmek için, 100.000 mark bulmak için koşar; koşarken çarpar, kırar, kızar… yollar kesişir, insanlar değişir. Film boyunca Lola ve Mani’nin yirmi dakikasını seksen dakikada üç farklı şekilde izleriz. Adeta olanların bir kombinasyonunu çıkardığımız film, kelebek etkisi düşüncesinden yola çıkarak hayatta küçük şeylerin neleri değiştireceğini üç farklı hikaye akışıyla izleyiciye vermeyi başarıyor. Filmin oyuncu kadrosunda ise Alman yapımı filmlerden aşina olduğumuz başarılı isim Moritz Bleibtreu ile kızıl saçlarıyla unutamadığımız karakter Lola’ya hayat veren Franka Potente yer alıyor.

“Her oyunun sonunda oyunun başına dönersin.” –S.Herberger

victoria-filmloverss

2015 yılında izleme fırsatı bulduğumuz, Sebestian Schipper’in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği Victoria ise Run Lola Run’dan farklı bir anlatım tarzıyla karşılıyor bizleri. Tüm film boyunca, Victoria’yı takip eden bir kamerayla geziyoruz Berlin sokaklarında. Run Lola Run’ın ‘oyun kareografi’sinin aksine, gerçek zamanlı bir hikayeyle bizi buluşturan Victoria; tek plan çekimiyle de daha gerçekçi bir anlatımı bize yansıtmayı başarıyor. Lola’nın koştuğu mekanlardan ve sokaklardan tamamen farklı bir bölgede geçen, Berln’i 17 yıl sonra farklı bir bakış açısıyla gösteren Victoria, bizi öncelikle bir kulüpte, sonrasında bir dükkanda, çatı katında, cafede, bir park yerinde, bankada ve yine bir kulüpte ağırlarken; son olarak The Westin Grand Berlin’le tanıştırıyor. Berlin’e yeni taşınmış, hayatını bir kafede çalışarak kazanan, hiç arkadaşı olmayan Victoria’nın bir gece eğlendiği bir kulüpten çıktıktan sonra tanıştığı bir grup erkekle olan arkadaşlığının anlatıldığı film, bir banka soygununa varacak olaylar silsilesiyle hem Berlin’in arka sokaklarını hem de Victoria’nın karanlık tarafını gözler önüne seriyor.

Her iki filmde de ortak olarak söyleyebileceğimiz şey şu ki; filmlerin ana karakterleri her iki filmde de Berlin’de bir bankada soyguna karışıyor; ama tamamen farklı bir kurgu dahilinde. Victoria’nın gece boyunca sokakta tanıştığı bir grupla birlikte Berlin’de dolaşmasını izlerken; aslında biz değişen bir Berlin silüetiyle buluşuruz. Halka açık kalabalık mekanlardan; özel mekanlara geçişi film boyunca hissettiğimiz Victoria, bize kurulu bir video oyunu perspektifinden bakan Run Lola Run’ın aksine gerçeğe çok yakın bir kurguyla karşılık veriyor. ‘Oyunun sonunda tekrar oyunun başına dönersin’ kuramı burada kendini imha ediyor ve ‘oyun bittiyse, yolumuza devam etmek zorundayız’a yakın bir hayat mottosu ile yüzleşiyoruz. Yönetmen Schipper’in deyişiyle; “Bu bir banka soygunu filmi değil. Bu bir banka soygunu.”

Victoria olarak izlediğimiz Laia Costa ve ona Berlin sokaklarında ona eşlik eden karakterlere hayat veren Frederick Lau, Franz Rogowski, Burak Yiğit ve Max Mauff’un abartısız, yalın performanslarıyla da dikkat çeken film,  Berlin Uluslararası Film Festivali’nden övgülerle ayrıldı.

‘Cinema and The Modern City’ dersi kapsamında; Silvia Vega-LLona tarafından, Run Lola Run ve Victoria filmleri ekseninde Berlin’in kentsel mekanlarını perspektif açısından değerlendirmek için hazırlanan videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi