1938 yılında Tokyo’da dünyaya gelen Norveç asıllı oyuncu Liv Ullmann, göreceli olmayan bir şekilde “güzel” kelimesinin altını doldurmakla kalmayıp yeryüzünden geçerken “hissederek” yaşayanların görebileceği bir auraya sahip. İçinde bulunduğumuz ve maruz kaldığımız bu paslı çağın tüm silik izlerini bir çırpıda unutturacak bakışlarıyla aklımıza kazınan Ullmann’ın 78. yaş gününü, 5 yıllık büyük bir aşk yaşadığı, tek çocuğunun babası İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın dünyasından yansıtıyoruz ve iyi ki doğdun, iyi ki dokundun hayatlarımıza diyoruz. Nice mutlu senelere…

Persona (1966)

Bergman & Ullmann iş birliğinin ilk halkası olan sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden Persona, herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmadığı hâlde çevresiyle iletişimi kesen ve konuşmayı reddeden bir aktrisle onun bakımını üstlenen bir hemşire arasında gelişen psişik bir ilişkiye odaklanır. John Berger’in Görme Biçimleri kitabında altını çizdiği bir durum vardır. Özellikle toplum baskısı altındaki kadınlar, kendilerinden beklenen sınırlandırılmış davranış kalıplarının dışına çıkmak için verdikleri mücadelelerinde sarsıcı bir kimlik bölünmesi yaşarlar. Elisabet Vogler’ın sessizliği, sadece bu kimlik bölünmesini değil; dünyayla arasındaki fanusu da kapsar. Heyecanını kaybetmiş hırçın bir dalgadır o artık. Onun bakımını üstlenen hemşire Alma (Bibi Andersson)’daki dönüşüm de oldukça dikkat çekicidir. Yazlık bir evde birlikte zaman geçiren iki kadının boşluklarından ve bu boşlukların birbirini tamamlamasından bahsederken Bergman, karakterlerin yaşadığı dönüşümü sinematografik olarak da destekler. Bu dönüşüm Alma’da daha belirgindir. Elisabet’in sessizliği onu kendi korkuları ve zaaflarıyla yüzleştirir. Liv Ullmann’ın hiçbir duyguyu barındırmayan yüzüyle hafızamıza kazınan Persona’nın izlerini, kendinden sonra çekilmiş birçok filmde görebilirsiniz.

Hour of the Wolf (1968)

Sinemasını gerek hikâyede, gerek görsel dünyasında besleyen “persona”nın bu sefer birebir yüz, beden ve tek bir seste değil de kişilik ve karakter olarak ana karakterde kendini belli eden Bergman, Hour of the Wolf’ta yaz aylarını karısıyla sessiz sakin bir bölgede geçiren ressam Johan’ın hikâyesini anlatır. Yine inzivaya çekildikleri bir gün, Johan tuhaf ve rahatsız edici halüsinasyonlar görmeye başlar. İşin garip tarafı, gördüklerini hamile karısı Alma da görmektedir. Bu halüsinasyonlardan birinde yüzü olmayan yaşlı bir kadın, Alma’ya kocasının günlüğünü okumasını söyler. Günlüğü okuyup okumama arasında gidip gelen Alma’nın hislerini perdeye yansıtırken Liv Ullmann’ın kendini karaktere nasıl adadığını görmek, gerçek bir sinema anlatısından alacağınız zevki arttıracaktır. Bergman’ın filmografisinde çarpıcı bir yüzleşme filmi olarak öne çıkan Hour of the Wolf, Liv’in kariyerinin de oldukça kilit filmlerinden biri.

Cries & Whispers (1972)

Yaşadığımız hayatların tatminsizliği üzerine çarpıcı gerçekliğiyle dikkat çeken, içinde yaşadığımızı sandığımız ve sevdiğimiz insanlarla paylaştığımızı düşündüğümüz mutlulukların yanıltıcı olmasıyla ilgili bir ölüm-kalım meselesi. Üç kız kardeşten en büyükleri olan Agnes, yine toplumdan izole bir evde kanser hastalığının son evresine gelmiş, ömrünün son günlerini yaşamaktadır. Harriet Andersson’un performansıyla yükselen karakter, büyük acılar içinde ölümü beklerken kız kardeşleri Karin ve Maria ziyarete gelir. Kız kardeşleri ve yardımcısı Anna tarafından gördüğü ilginin itici güçleriyle Agnes’le birlikte yüzleşen seyirci, insan ilişkilerinin beslendiği samimiyetsizlik ve çıkar bağlarının bir ölüme kayıtsız kalmakla bağdaştırılmasıyla sonuçlanır. Aslında kayıtsız kaldıklarımızla yüzleştiğimiz bu katarsis, bize Bergman’ın çizdiği bir Liv Ullmann karakteri kadar yakındır.

Face to Face (1976)

Çevresi tarafından sosyal rollerini yerine getirmemekle suçlanan ve sürekli baskı altında bırakılan bir karakter ve onun Bergman’la yakınlığının öne çıktığı bir film daha, Face to Face; bir psikiyatrla evli bir başka psikiyatrist olan Dr. Jenny’nin çöküşünü anlatır. Önce anne ve babası tarafından terk edildiğini öğrendiğimiz Jenny, sonra kocası tarafından terk edilir. İşinde oldukça başarılı olan doktor, toplumsal rolünde kaybettiği ilk halkayla birlikte bir çözülme yaşayarak hastalarını, arkadaşlarını ve son olarak kızını da kaybeder. Toplumdan dışlanan karakteri iyileştirici güç olarak “sevgi”leri asla bitmemiş ve eksilmemiş olan büyükanne ve büyükbabasını kullanan Bergman, her şeyin normale döndürecek tek şeyin altını çizerken kendi hayatından ve karakterinden beslenmeyi bırakmaz. Tüm bu dışlanmaya maruz kalan ve eş, doktor ya da birey gibi rollerini hızla ve kontrolsüzce elinden kaybeden Jenny’nin geçmişinden yakasını bırakmayan imgeler ve hissettikleriyle seyirciyi baş başa bırakır. Bu yüzleşmelerden birinde, bir gece Jenny’nin güçlü bir sinir krizine tanık oluruz. Ve an itibariyle yaşadığımız katarsis bizi aleni bir yüzleşmeye daha davet eder.

 Autumn Sonata (1978)

Ebeveynimizle olan ilişkilerimiz kimi zaman bir izdüşümden daha fazlası olabiliyor. Çocukluğu, annesinin ego savaşlarıyla harcanan bir kadının yıllar sonra onunla yüzleşmesine tanık olduğumuz bu eşsiz sonatta Bergman, muhteşem sinematografisini içten, tutkulu, gerçekçi ve sarsıcı diyaloglarla tamamlıyor. Ölüm, hastalık, utanç ve elbette sessizliğin yine başrolde olduğu Autumn Sonata, “benliğin inşası ve yıkımı”na dair görüşlerini bu kez Ingrid Bergman ve Liv Ullmann ikilisinin tiratlarıyla yeni bir kalıba sokuyor. Kalıplaşmış “anne” figürünü yıkmakla kalmıyor, seyircisini toplumun ideaları ve kurallarının erozyonu üzerine düşündürüyor. Ullmann’ın bu erozyonun kurbanı olan genç kızı oynadığı film, oyunculuğu süresince sınırlarının olmadığını hatırlatır derecede yüksek bir performansa ev sahipliği yapıyor.

Kariyerine tiyatro oyunlarıyla başlayan Liv Ullmann’ın Norveçli usta yönetmen Edith Carlmar’ın 1959 yapımı filmi Ung Flukt’la başlayan sinema yolculuğu, İsveç’te bir kafede tanıştığı Bergman’la birlikte büyüleyici bir rastlantıya dönüşür. Hayatı boyunca elliyi aşkın filmde imzası bulunan Bergman, son filmi Saraband (2003)’a kadar Ullmann’la çalışarak iz bırakmakla kalmamış, ikilinin iş birliği ve yol arkadaşlığı uluslararası platformda İskandinav sinemasını ve değerlerini konuşmaya değer kılmıştır. Öyle ki, 2012 yılında 42 yıl süren hikâyeleri, Hint sinemacı Dheeraj Akolkar’ın Liv & Ingmar belgeseliyle birinci tekil şahsın anlatımıyla beyazperdeye taşınmıştır.

Bergman’dan bağımsız düşünülemeyecek gibi görünse de Liv Ullmann, hayatın kendisine sunduğu fırsatları iyi değerlendirmiş bir kadın. Bergman’ın kafasında çizdiği ve filmlerinde kullandığı soğuk, kırılgan, ketum kadın imajıyla kendisine sınırlar çizmemiş olan Liv Ullmann, Henrik Ibsen’in Baby Carrot (1975) oyunundaki Nora performansıyla da çok konuşulmuştur. Tiyatro tutkusunu devam ettirmiş olmasının yanı sıra, 1977 yılında kendisiyle ilgili bilinmeyenleri ve Ingmar’la ilişkilerini anlattığı otobiyografik eseri Changing (Değişim)’i yayınlamıştır. Sinema tarihinin efsanevi ismiyle geçirdiği 42 yılın izlerini ilk kez yönetmen koltuğunda oturduğu 1992 yapımı Sofie filminde de görmek mümkün. Norveç’in kuru soğuğunun 78. doğum günü, onun bize enfes hikâyeler anlattığı bu filmlerden biriyle tanışmak için yeterli bir sebep.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi