“Benim Çocuğum” belgeselinin yönetmeni Can Candan’a belgeselini, LGBT bireyleri için olan mücadelesini ve gelecek projelerini sizin için sorduk.

Röportaj: Utku Ögetürk, Elif Güngör

[vimeo video_id=”58110720″ width=”600″ height=”350″]

Öncelikle bu başarılı projeniz için sizi tebrik ediyoruz; belgeseliniz ilk kez vizyona girdiğinden bu yana hala gündemde, konuşulmaya devam ediyor. Bu bağlamda “Benim Çocuğum”un var oluş amacını ve hikayesini bizimle paylaşabilir misiniz?

‘Benim Çocuğum’ fikri tamamen bir raslantı sonucu, LİSTAG ebeveynlerinden dördünün hikayelerini Ekim 2010’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Türkiye’de Transkimlikler ve Queer (Kuir)” konferansında dinlemem ile birlikte ortaya çıktı. Daha önce LGBT hakları mücadesinin bir destekçisi olmama rağmen aktivist ebeveynler olduğunu bilmiyordum. Bu ebeveynlerin hikayeleri beni öylesine derinden etkiledi ki, bu hikayelerin çok daha geniş kitleler tarafından duyulması gerektiğini düşündüm. Çünkü bu hikayeler hem kendi çocukluğumda ebeveynlerimle olan olan ilişkimle yüzleşmemi, hem de bir ebeveyn olarak kendi çocuğumla aramdaki ilişki ile yüzleşmemi sağlıyordu. Aynı zamanda da Türkiye gibi homofobi ve transfobinin bu boyutlarda yaşandığı bir ülkede bu ebeveynlerin deneyimlerini kamusal alanda açık açık dillendirmeleri ve çocukları için eşit hak ve özgürlükler talep etmeleri müthiş bir siyasi müdahaleydi. 2010’un sonundan bu yana LİSTAG ebeveynleri ile birlikte çalışıyoruz. Bu ortak çalışmanın sonucunda da 2013 başında ‘Benim Çocuğum’ ortaya çıktı.

 Benim bir ebeveyn olarak ilgimi çeken LİSTAG ebeveynlerin yaşadıkları, geçirdikleri dönüşüm ve yaptıklarıydı.

“Benim Çocuğum” da anne ve babaların, çocuklarının yaşadığı zorlu, yeniden doğma sürecinde yaşadıkları seyirci ile paylaşıyor. Peki, bir de bu çocukların kendilerini keşif sürecini de paylaşmayı düşündünüz mü?

Hayır düşünmedim. Bunu LGBT’lerin kendileri yapıyorlar ve yapmaya da devam edecekler. Bunu da sonuna kadar destekleyeceğim. Benim bir ebeveyn olarak ilgimi çeken LİSTAG ebeveynlerin yaşadıkları, geçirdikleri dönüşüm ve yaptıklarıydı.

11209705254_af6ac75f05_b

Filmin ana karakterleri olan yedi ebeveyn var. Bu ebeveynlerden tabii ki her birininin hikayesi oldukça önemli lakin, belgeselin çekim aşamasında sizi daha çok etkileyen veya düşündüreni kendinize daha yakın gördüğünüz bir ebeveyn oldu mu?

Olmadı. Hayatın farklı yollarında yürüyen bu kişilerin çocukları sayesinde biraraya gelmeleri ve onların yanında hepbirlikte yılmadan ve yorulmadan yürümeyi seçmeleri benim için çok çok etkileyiciydi.

Filmimizin insanların hayatlarına bu kadar olumlu etkileri olması bizim için müthiş bir tatmin kaynağı.

Belgeselin ilk gösterildiği Şubat 2013’den günümüze kadar, filminizin LGBT bireylerine olan etkilerini bizimle paylaşabilir misiniz? Filmi çektikten sonra aldığınız yorumlardan ya da eleştirilerden sizin için unutulmaz olan varsa bizimle paylaşır mısınız?

Öncelikle şunu söylemek lazım. Biz bu filmi LGBT aktivistler ile birlikte yaptık ve film yapım sürecinin başından beri LGBT camia tarafından sahiplenildi ve desteklendi. Filmi göstermeye başladıktan sonra da müthiş olumlu geri bildirimler aldık. ‘Benim Çocuğum’ birçok LGBT bireyin kendi ailelerine açılmaları sürecinde kolaylaştırıcı bir araç oldu. Birçok gösterime LGBT’ler aile bireylerini getirerek onlara gözyaşları ve alkışlar arasında açıldı. Bodrum’daki bir gösterimden sonra bir baba yanıma gelip bu film olmasaydı bizim halimiz ne olurdu dedi. İzmir’de bir lezbiyen lise öğrencisi film boyunca durmadan ağlayan annesiyle birlikte filmi el ele izledi. Birçok gösterimden sonra LGBT bireyler ‘Benim Çocuğum’un onlar için ne kadar önemli bir film olduğunu ifade etti. Filmimizin insanların hayatlarına bu kadar olumlu etkileri olması bizim için müthiş bir tatmin kaynağı.

‘Benim Çocuğum’ LGBT bireylerin ve ailelerinin yaşadıklarına dikkat çekti, çekmeye de devam ediyor ve edecek.

“Benim Çocuğum” birçok ilde seyirci ile buluşma imkanına sahip oldu, peki seyircinin tepkisi ilden ile değişiklik gösterdi mi ve/veya hiç tahmin etmediğiniz olumlu veya olumsuz bir tepki aldınız mı?

Şimdiye kadar filmi izleyen hiç kimseden olumsuz tepki almadık. İzleyenler genellikle çok etkilendiklerini, çok bilgilendiklerini ve önyargıları ile yüzleşmek durumunda kaldıklarını ifade ediyorlar. Tepkiler genellikle filmi izlemeyenlerden geliyor. Konusu itibarı ile homofobik ve transfobik yaklaşımlar sergileyenler tarafından çok nadir de olsa “sapıklık” ile suçlanıyoruz. İzleme cesaretini gösterenler ise homofobik ve transfobik tepkilerinden utandıklarını, ne kadar bilgisiz olduklarını söylüyorlar. Yani film seyircide de bir dönüşüme vesile olabiliyor. Tepkilerin niteliği aşağı yukarı tahmin ettiğimiz gibi oldu. Tahmin edemediğimiz filmin bu kadar ilgi görebileceği, bu kadar yol alabileceği ve insanların hayatlarına bu kadar fazla dokunabileceği idi. Demek ki beklenenin aksıne toplum olarak bazı şeyleri konuşmaya çok ihtiyacımız var ve buna hazırız.

Özellikle yaşadığımız ülkeyi göz önüne alınca işlediğiniz konunun fazlasıyla cesur olduğunu söyleyebiliriz. Sizce, gerçekten bu topraklarda görmezden gelinen bir konuyu gündeme taşıyarak, böylesine özel bir film yapmak cesaret gerektiriyor mu? Ve sizce “Benim Çocuğum” sayesinde, gelecekte LGBT bireylerinin durumu ve yaşadıkları daha sık ele alınır mı?

Böyle bir film yapmak, hergün canları pahasına yaşam mücadelesi veren LGBT bireylerin yaptıklarının ve LİSTAG ailelerin yaptıklarının yanında çok da cesaret gerektiren bir iş değil bence. Ayrıca Türkiye’de birçok belgeselci suya sabuna dokunur her belgesel için ne kadar cesur davranmak durumda kalıyorsa, benimki de ancak o kadar olabilir. Hatta yaptığı belgesel yüzünden hapse girenlerin de olduğu bir ülkede yaşıyor olduğumuzu da unutmayalım. İkinci soruya gelince, evet, ‘Benim Çocuğum’un LGBT hak ve özgürlükler mücadelesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum ve aktivist arkadaşlardan aldığımız geri bildirimler de bu kanımı güçlendiriyor. ‘Benim Çocuğum’ LGBT bireylerin ve ailelerinin yaşadıklarına dikkat çekti, çekmeye de devam ediyor ve edecek.

8471795485_687cce3c4f_b

Dürüst olmak gerekirse “Benim Çocuğum”un en önemli özelliği belgesel olması. Sizce aynı konu üzerine belgesel değil de kurmaca bir film çekseydiniz, bu kadar geniş bir kitleye ulaşabilir miydiniz?

Bilemiyorum… Örneğin bir kurmaca film olan ‘Zenne’ sanırım sinemalarda ‘Benim Çocuğum’dan daha fazla seyirci tarafından izlendi. Ama sinema salonlarındaki seyirci sayısı, yani bir filmin gişesi, sadece bir gösterge. Sanırım ‘Benim Çocuğum’un gişe başarısı daha fazla olmasa da duyulurluğu, görünürlüğü, yaygınlığı ve bu sayede de konuya ilgi çekmesi, insanlara dokunması daha fazla oldu. Ben belgeselin etkileyici ve dönüştürücü gücüne üniversite yıllarımda ikna olmuş biriyim ve bu yüzden de yaklaşık 25 senedir belgesel sinema ile haşır neşir durumdayım ve üretimimi de bu alanda yapmaya devam ediyorum.

 Türkiye’de televizyonların bu filmi göstermeleri şimdilik bir hayal gibi…

Açıkçası, “Benim Çocuğumu” seyrettikten sonra biz kendi adımıza gelecek projelerinizi heyecanla beklediğimizi söyleyebiliriz. Siz, bize yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz? Tekrar bu tema üzerinden mi gitmeyi düşünüyor musunuz yoksa farklı konularda beyazperdeye aktarmak istediğiniz düşünceleriniz de var mı?

Çok teşekkürler. Bunu duymak çok güzel bir yönetmen için. ‘Benim Çocuğum’ benim üçüncü uzun metraj belgeselim. Daha önce 2000 yapımı ‘Duvarlar-Mauern-Walls’ ve 2008 yapımı ‘3 Saat: bir ÖSS belgeseli’ var. Bir filmi yapmak işin belki de görece daha kolay kısmı. Türkiye’de asıl zorluk film bittikten sonra başlıyor. Çünkü o zamana kadar kontrol sizin elinizde. Artık bu devirde isterseniz şartlarınızı zorlayıp, kimse emeğinin karşılığını almayacaksa bütçesiz bile film yapabilirsiniz. Ama sonrası? Yaptığınız filmi seyirciye nasıl ulaştıracaksınız? Bağımsız bir belgesele dağıtımcı bulmak, dağıtımcı bulsanız bile gösterecek sinema salonu bulmak çok çok zor. Örneğin ‘Benim Çocuğum’ kadar duyulan bir filmi bile 6 hafta vizyonda tutabildik. O da ilk hafta 2 kopya ile İstanbul ve Ankara’da, sonra tek kopya ile İstanbul’da, bir hafta Diyarbakır’da, bir hafta da Batman’da… Daha sonra bir akşam dört seans Başka Sinema’da ve şimdi de 25 Haziran’da bir akşam 7 seans yine Başka Sinema’da… Yani böyle bir filmi bile Türkiye’nin genelinde onlarca kopya ile birkaç hafta vizyona sokamadık… O zaman ne yapıyorsunuz? Sürekli festivaller, üniversiteler, kültür merkezleri, STK’lar, sendikalar, okullar ve benzeri yerlerde özel gösterimler düzenlemeniz, bunlara film ekibi ve LİSTAG aileleri olarak katılmanız gerekiyor. Ayrıca filmin seyirciye ulaştırmanın başka yolları olan dvd dağıtımı ve internet dağıtımını da denemeniz gerekiyor. Yine Türkiye’de bağımsız bir belgeselin DVD’sini çıkarabilmek ve uzun süre raflarda tutabilmek çok zor. Bunu da bin bir güçlükle başardık. Filmi göstermeye başlayalı 16 ay oldu ama biz yapımcılar olarak hala tam zamanlı olarak filmin dağıtımı ile ilgilenmek durumundayız. Ve bütün verilen emeğin yanında bir de korsan ile uğraşmak durumunda kalıyoruz. DVD’nin çıkması ile birlikte filmi internet üzerinden izinsiz kullanarak haksız kazanç sağlayanların peşine düşmemiz gerekiyor… Bir yandan da televizyon da önemli bir mecra ama Türkiye’de televizyonların bu filmi göstermeleri şimdilik bir hayal gibi… Ama Bosna-Hersek Federal Televizyonu çok daha cesur davrandı ve geçen ay filmimizi gösterdi. Ve film çok ilgi görmüş. Şimdi tekrar göstermek istiyorlar. İyi, güzel ama bütün bunları mümkün kılabilmek için müthiş bir mesai harcıyorsunuz. Başka yolu da yok. Siz yapmazsanız olmuyor çünkü işleyen bir sistem yok… Bu arada aynı şekilde daha önce yaptığım filmlerin dağıtımı da hala devam ediyor. Örneğin biteli 14 yıl olan ‘Duvarlar-Mauern-Walls’ hala gösteriliyor, talep ediliyor, hala DVD’sini çıkarabilmek için fon bulmaya çalışıyorum. Bütün bunlar devam ederken yeni bir projeye başlayabilecek zamanı bulmak çok zor. Yine de tabii sabırsızlıkla masada bekleyen projeler oluyor. Uzun zamandır bitmeyi bekleyen Ayfer Bartu ile ortak bir Çatalhöyük belgeselimiz var. 10,000 yıllık neolitik bir yerleşimin 2000’li yıllarda nerede ve nasıl yaşamaya devam ettiği ile ilgili. Bir de uzun zamandır “Nükleer a la Turka” isimli bir belgesel film projesi üzerine düşünüyorum. Belki adından da anlaşılacağı gibi “nükleer”in Türkiye macerası ile ilgili. Umarım en kısa zamanda bu projelere yoğunlaşabilirim…

Herkesi 29 Haziran Pazar günkü geleneksel Onur Yürüyüşü’nde film ekibi ve LİSTAG aileleri ile hepbirlikte yürümeye davet ediyorum.

Devlet desteği konusunda birçok sinemacının zorluk yaşadığını biliyoruz. Belgeselin yapım aşamasında var olmayan devlet desteği, filmin çıkışı ve birçok festivalde ve ilde gösteriminden sonra daha aktif oldu mu?

‘Benim Çocuğum’ şimdiye kadar hiçbir devlet desteği almadı. Yapım masrafları için Kültür Bakanlığı’na başvurduk ama bu konuda bir film için bu hükümet zamanında destek almak mümkün olmadı. Biz, bizim vergilerimizle oluşturulan fondan destek almamızın hakkımız olduğunu düşünerek başvurmuştuk. Film bittikten sonra da devletten herhangi bir destek talebimiz olmadı. Devletten kimse gelip de bu film önemli size nasıl destek olabiliriz demedi. Meclisteki milletvekilleri için meclisin dibinde özel bir gösterim bile düzenledik. CHP’den 5, AKP’den 1 milletvekili gelebildi… Aileden Sorumlu Devlet Bakanı ısrarlı davetlerimize henüz yanıt vermedi… Devlet ile tek ilişkimiz tescil ya da eser işletme belgeseli alma aşamasında oldu. Filmi 7 yaşın üzeri için uygun gördüler. Ne de olsa bir “aile filmi”. Bakan ve aileler oturup seyretsinler. Başka bir ailenin de mümkün olabileceğini görsünler.

“Benim Çocuğum” 2012’de yapılan Onur Yürüyüşü ile bitiyor, bu seneki Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü için herhangi bir projeniz var mı?

Filmin sonunda da izlediğiniz 2012 Onur Yürüyüşü’ne yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı söyleniyor. 2013’te bu sayının 50 bini bulduğu söyleniyor. Tabii bu sayıda Gezi sürecinin de etkisi vardı. Yine de genel olarak her sene Onur Yürüyüşü’ne katılımın arttığı ama daha da önemlisi genel olarak LGBT hak ve özgürlükler mücadelesinin hepimizin de desteği ile daha görünür olduğunu, daha ileri gittiğini söyleyebiliriz. Bu da bana ümit veriyor çünkü tabular yavaş yavaş da olsa yıkılıyor, insanlar birbirlerini dinlemeye, birbirlerine dokunmaya başlıyor. Bu seneki Onur Haftası’nda 25 Haziran Çarşamba akşamı ‘Benim Çocuğum’u Başka Sinema’nın 7 salonunda gösteriyoruz. Ayrıca herkesi 29 Haziran Pazar günkü geleneksel Onur Yürüyüşü’nde film ekibi ve LİSTAG aileleri ile hepbirlikte yürümeye davet ediyorum. Siz yoksanız çok eksiğız!

**filmloverss.com özel haberidir, kaynak göstermeden izinsiz kullanılamaz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi