William Wyler’ın 1959 yapımı kült filmi Ben-Hur gösterildiği yıl, Akademi üyeleri tarafından adeta ödüle boğulmuş, toplamda 11 kategoride layık görüldüğü Oscar ödülleriyle sinema tarihine damga vurmuştur. Hz. İsa’nın hayatını, Ben-Hur ile Messala’nın çekişmesi etrafında şekillendirerek 212 dakikalık epik bir sinemasal deneyim sunan film, kısa sürede kült mertebesine erişmiştir. Nitekim kült mertebesine erişmiş olması, Hollywood için değerli ve yeterli görülmesi anlamı taşımıyor; 57 yıl sonra bile olsa, Ben-Hur yapımcılar için bir fırsat kapısı demek oluyor.

Son birkaç yıldır, “yeniden çevrim furyasına eklenen son halka…” kalıbını kullanmak durumunda kalıyoruz. 2000 sonrası Hollywood’un, Avrupa veya Uzak Doğu sinemasından etkilenerek yeniden beyazperdeye uyarladığı birçok yapım görüyoruz. Örneğin, chan-wook Park’ın kısa sürede kült olan filmi Old Boy’u uyarlamaktan çekinmedikleri gibi, kısa sürede ses getiren İsveç yapımı Let The Right One In’ gibi yapımları da, orijinal yapım yeteri kadar duyulmadan birkaç sene içerisinde, kendi kültürlerine uyarlıyorlar. Tabii ki, bu örnekler sadece Hollywood dışı filmlerden oluşmuyor. The Thing gibi Amerikan sinemasının önemli yapımlarını da yeni nesil seyirciyle tanıştırmak için aynı yöntem kullanılmaya devam ediliyor. Bu zincirin son halkası ise William Wyler’ın Ben-Hur’u oldu. Haluk Bilginer’in filmin oyuncu kadrosunda yer alması sebebiyle ülkemizde de oldukça ses getiren bu yapımı ele almadan önce yeniden çevrim furyasını ve etkilerini tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Uzun süredir, bu konuyla ilgili olarak özellikle Hollywood’un stüdyolar için çalışacak başarılı yönetmen çıkarmakta zorlandığı, senaryo eksikliği sebebiyle de çareyi süper kahraman filmleri, roman uyarlamaları ve yeniden çevrimlerde aradığı aşikar. Bu durum, sinemanın gelişimine büyük zarar veriyor. Sinemanın en üretken merkezlerinden olan Hollywood’un izlediği bu yöntem, sinemayı bir sanat olmaktan çıkartarak, insanların önüne konulan, tüketiciye pazarlanan bir ürüne dönüştürüyor. Sinemanın tamamen kapitalizmin bir parçası, sinemaseverin ise bu doğrultuda tüketici/müşteri olarak görülmesi yeniden çevrimlerin furyaya dönüşmesine sebep oluyor. Bugüne kadar, filmlerin aldığı eleştiriler sebebiyle başarısız ancak gişede yaptığı rakamlarla başarılı sayılabilecek bu furyanın kısa sürede olmasa da uzun vadede sona ereceğine inanıyorum.

Ben-Hur: Orijinal Filmin Varlığı Altında Ezilen Bir Yeniden Çevrim

Bu uzun girizgahın ardından Ben-Hur’a dönecek olursak film, üvey kardeşi olan ve daha sonra Roma ordusuna katılan Messala tarafından ihanetle suçlanan prens Yahuda Ben-Hur’un epik hikâyesini konu alıyor diyebiliriz. Orijinal yapım ile kıyaslayacak olursak, hikayenin gidişatını ve varılacak noktayı değiştirecek hamleler olmasa da, senaryoda birtakım farklılıklar mevcut. İki kardeşin hikayesi, aşık oldukları kadınlar, birbirlerine olan bağlılıklarında yapılan ufak tefek değişiklikler daha mantıklı bir çerçevede ele alınmış. Nitekim, bu yapılan dokunuşlar varılmak istenen noktaya ulaşılmasında herhangi bir değişikliğe yol açmıyor aksine daha inandırıcı ve dramatik bir serüven vaat ediyor. Ancak, dört saate yakın süren orijinal filmi iki saatlik bir süreye düşürmek, hikayenin derinliğinin kaybolmasına; dört saatlik serüvenin ihtişamlı sahnelerle süslenmiş bir özetine dönüşmesine sebep oluyor. Burada, epik sinemanın en iyi örneklerinden biri olarak kabul ettiğimiz orijinal film ile 2016 yapımı Ben-Hur arasındaki temel farklılık olarak hikayenin dini boyutunu gösterebiliriz. Hz. İsa’nın hikayesi etrafında gelişen orijinal eserin aksine, yeniden çevrimde peygamberin hikayesi hem geri planda bırakılıyor, hem de bu sahnelerin altı doldurulamıyor. Filmin, en büyük handikaplarından biri olarak 1959 yılında ortaya çıkartılan bu eser, dönemin koşulları ele alındığında gerçekçi bir tablo sunmayı başarırken, günümüzde bu hikaye yavan kalıyor. Hal böyle olunca, film ihtişamlı sahnelere bel bağlasa da orijinal eserin varlığı altında eziliyor.

Kazak yönetmen Timur Bekmambetov’un, bu film için seçilmesinin temel amacı filmin görsel anlamda ihtişamlı olması. Bekmambetov’un bu konuda özellikle Yahuda Ben-Hur’un mahkum olarak, kürek çektiği, denizde geçen savaş sekansıyla başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Filmin bir diğer önemli sahnesi olan ve filmin finalinde yer alan at arabası yarışı sekansı ise beklentilerin üzerinde bir görsel ihtişama sahip.

Filmin Türkiye’de beklenenden daha çok ses getirmesinin en önemli sebebi Haluk Bilginer’in oyuncu kadrosunda yer alması. Orijinal eserde daha kıymetli bir karakter olan Simonides’i canlandıran Bilginer’in rolü için pek tabii ki filmin en önemli karakteri olmasını beklemiyorduk ancak, hem Simonides’in öneminin azalması hem de Haluk Bilginer’e diyalog yazılmaması karakterin bir figüran olarak görülmesine sebep olmuş. Filmin, başrollerini üstlenen Jack Huston ve Toby Kebbel’ın performanslarını beğendim, Danimarka sinemasının yükselen yıldızı Pilou Asbæk’in ise daha uzun süresi olan ve daha derinlikli bir karakteri canlandırmasını tercih ederdim. 

Özetleyecek olursak, ihtişamlı iki sahne ile ayakta durmaya çalışan ancak yaratmaya çalışılan dramatik yapı altında ezilen, senaryosuyla çuvallayan bir film Ben-Hur. Yarattığı hayal kırıklığı ile, yeniden çevrim furyasının sona ermesinde önemli bir rol oynaması dileklerimle.

İyi seyirler.

William Wyler’ın 1959 yapımı kült filmi Ben-Hur gösterildiği yıl, Akademi üyeleri tarafından adeta ödüle boğulmuş, toplamda 11 kategoride layık görüldüğü Oscar ödülleriyle sinema tarihine damga vurmuştur. Hz. İsa’nın hayatını, Ben-Hur ile Messala’nın çekişmesi etrafında şekillendirerek 212 dakikalık epik bir sinemasal deneyim sunan film, kısa sürede kült mertebesine erişmiştir. Nitekim kült mertebesine erişmiş olması, Hollywood için değerli ve yeterli görülmesi anlamı taşımıyor; 57 yıl sonra bile olsa, Ben-Hur yapımcılar için bir fırsat kapısı demek oluyor. Son birkaç yıldır, “yeniden çevrim furyasına eklenen son halka...” kalıbını kullanmak durumunda kalıyoruz. 2000 sonrası Hollywood’un, Avrupa veya Uzak Doğu sinemasından etkilenerek yeniden beyazperdeye uyarladığı birçok yapım görüyoruz. Örneğin, chan-wook Park’ın kısa sürede kült olan filmi Old Boy’u uyarlamaktan çekinmedikleri gibi, kısa sürede ses getiren İsveç yapımı Let The Right One In’ gibi yapımları da, orijinal yapım yeteri kadar duyulmadan birkaç sene içerisinde, kendi kültürlerine uyarlıyorlar. Tabii ki, bu örnekler sadece Hollywood dışı filmlerden oluşmuyor. The Thing gibi Amerikan sinemasının önemli yapımlarını da yeni nesil seyirciyle tanıştırmak için aynı yöntem kullanılmaya devam ediliyor. Bu zincirin son halkası ise William Wyler’ın Ben-Hur’u oldu. Haluk Bilginer’in filmin oyuncu kadrosunda yer alması sebebiyle ülkemizde de oldukça ses getiren bu yapımı ele almadan önce yeniden çevrim furyasını ve etkilerini tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Uzun süredir, bu konuyla ilgili olarak özellikle Hollywood’un stüdyolar için çalışacak başarılı yönetmen çıkarmakta zorlandığı, senaryo eksikliği sebebiyle de çareyi süper kahraman filmleri, roman uyarlamaları ve yeniden çevrimlerde aradığı aşikar. Bu durum, sinemanın gelişimine büyük zarar veriyor. Sinemanın en üretken merkezlerinden olan Hollywood’un izlediği bu yöntem, sinemayı bir sanat olmaktan çıkartarak, insanların önüne konulan, tüketiciye pazarlanan bir ürüne dönüştürüyor. Sinemanın tamamen kapitalizmin bir parçası, sinemaseverin ise bu doğrultuda tüketici/müşteri olarak görülmesi yeniden çevrimlerin furyaya dönüşmesine sebep oluyor. Bugüne kadar, filmlerin aldığı eleştiriler sebebiyle başarısız ancak gişede yaptığı rakamlarla başarılı sayılabilecek bu furyanın kısa sürede olmasa da uzun vadede sona ereceğine inanıyorum. Ben-Hur: Orijinal Filmin Varlığı Altında Ezilen Bir Yeniden Çevrim Bu uzun girizgahın ardından Ben-Hur’a dönecek olursak film, üvey kardeşi olan ve daha sonra Roma ordusuna katılan Messala tarafından ihanetle suçlanan prens Yahuda Ben-Hur’un epik hikâyesini konu alıyor diyebiliriz. Orijinal yapım ile kıyaslayacak olursak, hikayenin gidişatını ve varılacak noktayı değiştirecek hamleler olmasa da, senaryoda birtakım farklılıklar mevcut. İki kardeşin hikayesi, aşık oldukları kadınlar, birbirlerine olan bağlılıklarında yapılan ufak tefek değişiklikler daha mantıklı bir çerçevede ele alınmış. Nitekim, bu yapılan dokunuşlar varılmak istenen noktaya ulaşılmasında herhangi bir değişikliğe yol açmıyor aksine daha inandırıcı ve dramatik bir serüven vaat ediyor. Ancak, dört saate yakın süren orijinal filmi iki saatlik bir süreye düşürmek, hikayenin derinliğinin kaybolmasına; dört saatlik serüvenin ihtişamlı sahnelerle süslenmiş bir özetine dönüşmesine sebep oluyor. Burada, epik sinemanın en iyi örneklerinden biri olarak kabul ettiğimiz orijinal film ile 2016 yapımı Ben-Hur arasındaki temel farklılık olarak hikayenin dini boyutunu gösterebiliriz. Hz. İsa’nın hikayesi etrafında gelişen orijinal eserin aksine, yeniden çevrimde peygamberin hikayesi hem geri planda bırakılıyor, hem de bu sahnelerin altı doldurulamıyor. Filmin, en büyük handikaplarından biri olarak 1959 yılında ortaya çıkartılan bu eser, dönemin koşulları ele alındığında gerçekçi bir tablo sunmayı başarırken, günümüzde bu hikaye yavan kalıyor. Hal böyle olunca,…

Yazar Puanı

puan - 41%

41%

41

İhtişamlı iki sahne ile ayakta durmaya çalışan ancak yaratmaya çalışılan dramatik yapı altında ezilen, senaryosuyla çuvallayan bir film Ben-Hur.

Kullanıcı Puanları: 4.5 ( 1 votes)
41
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi