Beyazperdenin sosyalist yönetmeni Ken Loach, ilerleyen yaşına rağmen üretkenliğini devam ettirebilen ender yönetmenlerden. 2000’li yıllara şimdiden ondan fazla film sığdıran İngiliz yönetmen son filmi Ben, Daniel Blake – I, Daniel Blake ile Cannes’da Altın Palmiye kazanarak dikkatleri bir kez daha üzerine çekmeyi başardı. Uzun yıllardır Paul Levarty’nin yazdığı senaryoları beyazperdeye taşıyan Loach, yine bir Levarty senaryosuyla işçi kesiminin dertlerini kendine özgü sinema diliyle seyirciyle buluşturuyor; hikaye ve anlatısı karakteristik Loach filmi olsa da bu kez kendi sinemasından farklı olarak çok daha dramatik bir filme imza atıyor.

Newcastle’da yaşayan ve marangozluk yaparak geçimini sağlayan Daniel Blake’in, geçirdiği kalp krizi sonrasında çalışması doktorları tarafından yasaklanır. Çalışamadığı için devletten yardım almak için gerekli prosedürleri yerine getirmeye çalışan Blake bu kez de sistemin bozukluğunun ağlarına takılır ve hayatı hiç beklemediği daha da önemlisi hak etmediği şekilde çıkmaza girmeye başlar. Bir süre önce eşini kaybeden Blake kendisi için oldukça zorlayıcı olan bir dönemde yeni tanıştığı genç bir anne ve çocuklarına da yardımcı olmaya çalışır. Hikayesine göz attığımız zaman karakteristik bir Ken Loach filmiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Artık, çok fazla rastlamadığımız yeni gerçekçiliğin son temsilcilerinden Loach’un tercih ettiği bu biçim I, Daniel Blake’in etkileyiciliğini artıran en önemli faktör.

I, Daniel Blake: Bürokrasiye Karşı Açılan Savaş

Daniel Blake’in bürokrasiye karşı açtığı savaş, hepimizin isyan ettiği ancak kimi zaman ses çıkarmaktan çekindiğimiz, kimi zaman ise sistemin çarklarına eklenmiş hayatlarımızı devam ettirebilme korkusuyla görmezden geldiğimiz; ancak ayaklanmamız gereken bir başkaldırının birey olarak vücut bulmuş hali. Daniel Blake karakteriyle empati kurmak zor olmasa da, açılış sekansı bu empatinin film süresince daha yoğun olmasını sağlıyor. Günlük yaşamımızda onlarca kez karşılaştığımız, herhangi bir marka, banka ya da devlet dairesiyle yapılan ve anlamsızca uzayan o telefon konuşmalarından birini beyazperdede görmek tüm sistemin en alt kademeden başlayarak en üst kademeye kadar ne kadar sağlıksız olduğunu düşünmemiz açısından son derece faydalı oluyor. Bu sebeple, henüz filmin ilk sekansından yola çıkacak olursak Loach ve Levarty’nin anlattığı hikaye ilerledikçe dünyadaki işçi haklarıyla ilgili önemli mesajlar içeriyor olsa da, “lafım hepinize” demeyi ihmal etmiyor.

Ken Loach’un İngiltere’deki sistem üzerinden ele aldığı ve eleştirdiği konuları Türkiye ya da herhangi başka bir ülke üzerinden değerlendirmek son derece kolay. Filmin aldığı Altın Palmiye’nin önemi de buradan geliyor; Loach evrensel bir sorunu, etkileyici bir dil ve sinema ile gündeme getiriyor. Ancak, Loach’un kamerasından ve İngiltere cephesinden baktığımız zaman Daniel Blake’in yaşadığı süreç zaten işçi sınıfına dahil bir insanın, önce işsiz kaldığında ardından ise devlet tarafından yapılan yardımların kısıtlanmaya başlamasıyla yaşam standartlarında oluşan farklılıkların ne kadar büyük olduğunu görebiliyoruz. Daniel Blake’in yaşadığı ve her geçen gün daha da kötüleşen süreci adım adım izlerken, diğer yandan en alt katmanda bulunan ve parasızlıktan yiyecek yemek dahi bulamayan Katie’nin bu süreci çok uzun zamandır yaşadığını düşünerek iki farklı hikayeyi tek bir noktadan değerlendirebilme şansı buluyoruz.

I, Daniel Blake, Ken Loach’un belki de en dramatik filmi olma özelliği taşıyor. Yeşilçam melodramlarını andıran sahnelere sahip olan filmin seyirciyi ikiye bölmesi muhtemel. Zira, bu sahneler benim de içerisinde bulunduğum ve filmden etkilenen grup için son derece doğal ve olması gerektiği gibi bulunurken, bu sahneleri fazlasıyla yapay ve ajitasyonun abartılmış olduğunu düşünenler de olacaktır. Açık konuşmak gerekirse, bu hikayenin bu şekilde sarsıcı detaylar eklenerek anlatılmış olmasının daha doğru olduğuna inanıyorum. Muhtemelen, Altın Palmiye kazanmasının altında yatan etkenlerden birisi de bu; George Miller jürisi filmin getirdiği sistem eleştirisi dışında filmin barındırdığı dramatik hikayeden de etkilenmiş olmalı.

Bu noktada, yukarıda bahsettiğim sahnelerin seyirciyi etkileyebilmesi adına oyunculukların da son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Sisteme karşı ayakta durmaya çalışan, karşısına çıkan tüm güçlükleri kendi bildiği ve inandığı yöntemlerle çözmeye çalışan Daniel karakterini canlandıran Dave Johns’un oyunculuğunun filmin inandırıcılığı üzerindeki etkisi büyük. Nitekim, Dave Johns’un performansı karşısında ezilmeyen aksine ona ayak uydurabilen, Hayley Squires da en az Johns kadar takdiri hak ediyor. Bu iki oyuncunun inandırıcı performanslar sergilemesi ise son derece önemli zira, Loach’un ajitasyonu iyice artırdığı sahnelerde seyircinin bu karakterlerle empati kurabilmesi önem taşıyor.

Özetle, yaşamını haksızlıklara adayan Ken Loach bir kez daha, tıpkı Daniel Blake’in yaptığı gibi, en iyi yaptığı işi yapıyor ve sinema aracılığıyla sisteme karşı dimdik durmaya devam ediyor.

Beyazperdenin sosyalist yönetmeni Ken Loach, ilerleyen yaşına rağmen üretkenliğini devam ettirebilen ender yönetmenlerden. 2000'li yıllara şimdiden ondan fazla film sığdıran İngiliz yönetmen son filmi Ben, Daniel Blake - I, Daniel Blake ile Cannes'da Altın Palmiye kazanarak dikkatleri bir kez daha üzerine çekmeyi başardı. Uzun yıllardır Paul Levarty'nin yazdığı senaryoları beyazperdeye taşıyan Loach, yine bir Levarty senaryosuyla işçi kesiminin dertlerini kendine özgü sinema diliyle seyirciyle buluşturuyor; hikaye ve anlatısı karakteristik Loach filmi olsa da bu kez kendi sinemasından farklı olarak çok daha dramatik bir filme imza atıyor. Newcastle'da yaşayan ve marangozluk yaparak geçimini sağlayan Daniel Blake'in, geçirdiği kalp krizi sonrasında çalışması doktorları tarafından yasaklanır. Çalışamadığı için devletten yardım almak için gerekli prosedürleri yerine getirmeye çalışan Blake bu kez de sistemin bozukluğunun ağlarına takılır ve hayatı hiç beklemediği daha da önemlisi hak etmediği şekilde çıkmaza girmeye başlar. Bir süre önce eşini kaybeden Blake kendisi için oldukça zorlayıcı olan bir dönemde yeni tanıştığı genç bir anne ve çocuklarına da yardımcı olmaya çalışır. Hikayesine göz attığımız zaman karakteristik bir Ken Loach filmiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Artık, çok fazla rastlamadığımız yeni gerçekçiliğin son temsilcilerinden Loach'un tercih ettiği bu biçim I, Daniel Blake'in etkileyiciliğini artıran en önemli faktör. I, Daniel Blake: Bürokrasiye Karşı Açılan Savaş Daniel Blake'in bürokrasiye karşı açtığı savaş, hepimizin isyan ettiği ancak kimi zaman ses çıkarmaktan çekindiğimiz, kimi zaman ise sistemin çarklarına eklenmiş hayatlarımızı devam ettirebilme korkusuyla görmezden geldiğimiz; ancak ayaklanmamız gereken bir başkaldırının birey olarak vücut bulmuş hali. Daniel Blake karakteriyle empati kurmak zor olmasa da, açılış sekansı bu empatinin film süresince daha yoğun olmasını sağlıyor. Günlük yaşamımızda onlarca kez karşılaştığımız, herhangi bir marka, banka ya da devlet dairesiyle yapılan ve anlamsızca uzayan o telefon konuşmalarından birini beyazperdede görmek tüm sistemin en alt kademeden başlayarak en üst kademeye kadar ne kadar sağlıksız olduğunu düşünmemiz açısından son derece faydalı oluyor. Bu sebeple, henüz filmin ilk sekansından yola çıkacak olursak Loach ve Levarty'nin anlattığı hikaye ilerledikçe dünyadaki işçi haklarıyla ilgili önemli mesajlar içeriyor olsa da, "lafım hepinize" demeyi ihmal etmiyor. Ken Loach'un İngiltere'deki sistem üzerinden ele aldığı ve eleştirdiği konuları Türkiye ya da herhangi başka bir ülke üzerinden değerlendirmek son derece kolay. Filmin aldığı Altın Palmiye'nin önemi de buradan geliyor; Loach evrensel bir sorunu, etkileyici bir dil ve sinema ile gündeme getiriyor. Ancak, Loach'un kamerasından ve İngiltere cephesinden baktığımız zaman Daniel Blake'in yaşadığı süreç zaten işçi sınıfına dahil bir insanın, önce işsiz kaldığında ardından ise devlet tarafından yapılan yardımların kısıtlanmaya başlamasıyla yaşam standartlarında oluşan farklılıkların ne kadar büyük olduğunu görebiliyoruz. Daniel Blake'in yaşadığı ve her geçen gün daha da kötüleşen süreci adım adım izlerken, diğer yandan en alt katmanda bulunan ve parasızlıktan yiyecek yemek dahi bulamayan Katie'nin bu süreci çok uzun zamandır yaşadığını düşünerek iki farklı hikayeyi tek bir noktadan değerlendirebilme şansı buluyoruz. I, Daniel Blake, Ken Loach'un belki de en dramatik filmi olma özelliği taşıyor. Yeşilçam melodramlarını andıran sahnelere sahip olan filmin seyirciyi ikiye bölmesi muhtemel. Zira, bu sahneler benim de içerisinde bulunduğum ve filmden etkilenen grup için son derece doğal ve olması gerektiği gibi bulunurken, bu sahneleri fazlasıyla yapay ve ajitasyonun abartılmış olduğunu düşünenler…

Yazar Puanı

Puan

82

Yaşamını haksızlıklara adayan Ken Loach bir kez daha, tıpkı Daniel Blake'in yaptığı gibi, en iyi yaptığı işi yapıyor ve sinema aracılığıyla sisteme karşı dimdik durmaya devam ediyor.

Kullanıcı Puanları: 4.35 ( 4 votes)
82
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi