Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

Sinemanın doğuşuyla birlikte başlayan kurmaca –yapıntı- ve gerçeklik tartışmaları,  yüzyılı aşkın bir süredir devam etmektedir. Bu tartışmaların sinemaya olan katkısı elbette pozitiftir; çünkü bu durum, sinemanın üzerinde halen tartışılan ve böylece yeni yaratılar ve teknolojilerle daha fazla gelişmesini sağlayacak bir sanat dalı olduğunun göstergesidir. Aynı zamanda bu tartışmaların, sinemayı sürekli canlı ve taze tutan bir niteliğe sahip olduğu da söylenebilir.

‘Belgesel’ kelimesini ilk olarak kullanan John Grierson, bu terimi şu şekilde tanımlar: “ ‘Creative treatment of actuality’. Bunu Türkçeye o ölçüde özlü çevirmek pek kolay değil, ancak açarak şöyle söyleyebiliriz: İçinde bulunulan, oluşmakta olan gerçeğin (actuality) yaratıcı bir biçimde (creative) elden geçirilmesi, işlenmesi (treatment). Özlü bir deyim istersek şunu diyebiliriz: Gerçeğin yaratıcı işlenmesi. Yalnız, dikkat edelim Grierson ‘actuality’ diyor, ‘reality’ değil, yani belgesel sinemanın ele aldığı gerçek, ‘actuality’dir, ‘haber’in yaratıcı bir biçimde işlenerek yeniden üretilmesini ‘kasteder’ Grierson. Yaratıcılık, yaratıcı işleme (anlatma) bütün sinema sanatı için geçerli olan ortak bir özellik olduğuna göre (bu zaten sanatın genel bir özelliğidir) belgesel sinemayı, diğer sinema alanlarından, özellikle ‘konulu, oyunculu’ filmlerden ayıran, Grierson’a göre bu ‘actuality’ yanıdır. “Bizim tasarımımız dışında olan (olmuş olan), bizim karışmadığımız, yönlendirmediğimiz olayların (yaşamın) işlenmesidir.” (Ayça, 1997, s: 20-21) Yani bu noktada önemli olan ve belgesel sinema için hayati önem taşıyan nokta ‘gerçeği deforme etmemek’tir. “Belgesel sinemacı açısından etik bağlamda önemli olan, gerçeği deforme etmemektir. Kendi amacını gerçekleştirmek, istediği mesajı iletmek için gerçeğin koşullarını değiştirmeye çalışmamaktır. Her ne kadar kesin tanımlamalarla belgesel sinemanın tanımlaması yapılamasa da; kurmaca sinemadan ayrılan en önemli yanı gerçeği yansıtırken amacımız için, gerçeği deforme etmemeyi ilke edinmiş olmasıdır.” (Vardar, 2008, s:66). Kısacası belgesel sinemanın ve belgesel sinemacının amacı; gerçeği manipüle etmeden, var olan koşullar ve durumlar çerçevesinde ve herhangi bir yozlaştırmadan uzak bir şekilde yorumlamaktır. Aynı ‘yorumlama’ sürecini tarih felsefesi açısından da şu şekilde anlatan Edward Hallett Carr’ın yorumu dikkate alındığında, belgesel sinemanın tıpkı tarih gibi, gerçeği deforme etmeden anlatan bir yorumlama sanatı olduğu görülebilir: “Belgeler içinde bulunsun ya da bulunmasın, olgular, tarihçi onlardan herhangi bir biçimde yararlanmadan önce tarihçi tarafından yine de işlenmek zorundadır. Tarihçinin onlarla yaptığı şey –eğer böyle diyebilirsem- bir işleme sürecidir.” (Carr, 1980, s:22-23). “Tarih yorum demektir.” (Carr, 1980, s:33). Özetle; belgesel sinemanın ham maddesi, tıpkı tarih gibi gözlemlenebilir gerçek yaşama ait olgulardan oluşur.

Belgesel sinemanın başlangıcıyla ilgili önemli noktaları belirtmek gerekirse, Paul Rotha belgesel sinemanın başlangıcını şöyle dile getirir: “Eğer tarih belirlemesi yararlı olacaksa, belgesel filmin gerçek başlangıcının Flaherty’nin Kuzeyli Nanook filmi olduğu söylenebilir. 1920 yapımı Kuzeyli Nanook’u, 1923 yılında Dziga Vertov’un Rusya’daki deneyimleri izlemiştir. Fransa’da Cavalcanti’nin Rien que les heures (1927) filmi ve İngiltere’de Grierson’un Drifters (Balıkçılar,1929) yapımları ilk belgeseller olarak sıralanabilir.” (Rotha, 1995, s: 52). Sinema ve gerçek ilişkisinin ilk çalışmalarını ortaya koyan, Robert Flaherty ve Dziga Vertov kendilerinden sonra gelen kuşağı oldukça etkilemişlerdir. “Sinemada Robert Flaherty ve Dziga Vertov’un çalışmaları, sinema-gerçek ilişkisinde ilk çalışmalar olarak değerlendirilmiş ve onların açtıkları yoldan ilerleyen birçok gerçekçi sinema okulu ortaya çıkmıştır. Flaherty, Grierson’un nitelemesiyle ‘belgesel’ sinemanın öncülüğünü yaparken, çoğu gerçekçi sinema okulu gerek belgesel filmler gerekse öykülü filmlerde Vertov’un sinema-gerçek kuramından yararlanmıştır.” (Coşkun, 2011, s:153). “Vertov’un sinema-gerçek kuramı doğrultusunda yaptığı çalışmalar, İngiliz Belge Okulunu, İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasını, Frank Capra’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında çektiği belgesel filmleri, Fransa’da Jean Rouch’un öncülük ettiği Cinéma-Vérite’yi ve yine Fransız Yeni Dalgacılarını etkilemiştir. Hatta Yeni Dalgacılardan Jean-Luc Godard 1968’lerde Jean-Pierre Gorin ve Jean-Henry Roger’la birlikte Dziga Vertov grubunu oluşturmuştur.” (2011, s:155). Grierson’u da en çok etkileyen iki isim olan Flaherty ve Vertov’un çalışmaları 1930’lara gelindiğinde, Grierson öncülüğünde İngiliz Belge Okulu’nun kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Sinemanın nesnel gerçekliği anlatması gerektiğini dile getiren ve diğer sinemacıları gerçeği çarpıtmakla, öznelleştirmekle suçlayan, bu yüzden kameranın insan gözünden daha gerçek şeyleri algılayabilen bir aygıt (kamera-göz) olduğunu söyleyen ve bütün teorisini bu kamera-göz kuramı üzerine kuran Vertov gibi, Grierson da ‘sinemanın gerçek üzerine kurulu olması gerektiğini savunur.’ “Sinemayı gerçek olanın üstüne kurmalıyız. Paramız yalnızca gerçekle ilgilenen kişilerden geliyor. İletişim aracımızın kendisi de gerçekte ısrar ediyor. Flaherty’nin soruna yaklaşımındaki en önemli husus doğanın güzelliği konusundaki ısrarıdır. Kamera-göz büyülü bir aygıttır. Gerçekçi belgesel, sokakları, kentleri, kenar mahalleleri, pazarları, borsaları ve fabrikalarıyla kendisinden önce hiçbir ozanın girmediği bir alanda şiir üretme görevini üstlenmiştir. Doğal yaşamı görüntüleyebilirsiniz ama öte yandan ayrıntıları bir araya getirerek aynı yaşamın bir yorumunu yapabilirsiniz. Doğal sinemanın başarısı ayrıntıların üst üste yığılmasında yatar.” ( Akt: Esen E. Coşkun, 2011, s:158).

Belgesel sinemanın gerçekle olan ilişkisi, gerçeğin deforme edilmeden ya da manipüle edilmeden yorumlanarak, aktarılmasını meydana getirir. Belgesel sinemacı, tüm bunları gerçekleştirirken topluma yönelik bir tarihsel sorumluluk içerisindedir; çünkü o, sadece gerçeği yorumlamakla kalmaz, aynı zamanda bu gerçeklikleri kayıt altına alarak toplumsal bir bellek oluşturur. Toplumsal belleğin ne olduğu ve belgesel sinemanın bu toplumsal belleği oluşturmadaki rolü ise incelemeye değer bir başlıktır.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi