İsveçli yönetmen Jens Östberg’in ilk uzun metraj filmi olan Bela Parkı – Flugparken, özünde oldukça kişisel bir psikolojik gerilim filmi. Genellikle İsveç’i, bir refah toplumu olarak gördüğümüz için şiddet olayları ile pek anmayız. Fakat yine İskandinav toplumlarına ve hatta filmlerine baktığımızda da suç kavramının, yine yerli yerinde olduğunu ve yine toplumsal yaşam ile bağlantılı olduğunu görürüz. Bela Parkı’nda bu toplumsal şartlar ancak sezdirilirken, gerilim duygusu karakterin bireysel tercihleri üzerinden yönleniyor.

Filmin başlangıcında Alex karakteri ile karşılaşıyoruz. Alkolü fazlasıyla kaçıran ve intiharın eşiğinden dönen Alex, arkadaşı Kristian tarafından evine bırakılıyor. Bu esnada Alex; bir tilki yuvasını göstermek için arkadaşını orman içinde gezintiye çıkarıyor fakat ikili arasında bir sürtüşme yaşanıyor. Alex’i ormanda bırakıp evine dönen Kristian, ertesi gün arkadaşının kaybolduğunu öğreniyor. Kristian, arkadaşının yokluğunda önce onun eşinin ve çocuğunun hayatına, sonrasında ise çevresindeki tüm olaylara müdahil olmaya başlıyor. Yer aldığı ufak çevrede dışlanmaya başlayan karakterimiz, kendisini ancak agresif eylemlerle var etmeye çalışıyor ve bu da gerilim duygusunu artırıyor.

Giriş paragrafında belirttiğim gibi Kristian’ın sorunlarının toplumsal bir altyapısı var elbette. Gençliğinde iyi bir buz hokeyi oyuncusu olan Kristian, artık elindeki bu tek şansı yitirmiş bir adama dönüşmüş. Kendisini ancak çevresindeki insanlar ile anlamlı kılabileceğini fark ettiği için de onların hayatlarına aşırı müdahalelerde bulunuyor. Burada özellikle Alex’in eşi Diana ve oğlu Elias’a olan yakınlaşması ile karakterin aile özlemini hissediyoruz. Hatta Alex-Diana-Kristian arasındaki bir aşk üçgenine atıfta bulunuluyor. Yönetmen Östberg, karakterin bu “kaybeden”liğini artık son zamanlarda görmekten sıkıldığımız “baba özlemi”ne bağlıyor. Kristian sadece toplumda yer edinememiş bir kişilik değil; aynı zamanda babasından sevgi görmemiş bir adam olarak resmediliyor.

Kristian’ın; Elias’ı aşırı derecede sahiplenmekle kalmayıp kendisine şiddet uygulayan gençlere bile kağıt üstünde sevgi göstermesi, korkunç bir iletişimsizliği de gözler önüne seriyor. Kaldı ki Cristian’ın bu sahiplenme refleksinin sonuçları da felakete dönüşüyor. Fakat bahsettiğim bu toplumsal altyapının hakkıyla işlendiğini söylemek pek mümkün değil. “Şiddet ve sevgisizlik içinde büyürsen sen de şiddet ve sevgisizlik yaratırsın” gibi bir söylemi ele alan film, İskandinav sinemasında sürekli gördüğümüz mekana ve kendine yabancılaşma gibi kavramların üzerine yeni bir şey koyamıyor. Kristian’ın içine sürüklediği girdap, müzik ve ses kullanımı ile başarılı biçimde veriliyor ve hatta filmdeki gerilim ve merak duygusu son sahneye kadar korunuyor. Filmin finali, senaryo boyunca hissettiğimiz bir cinsel gerilim üzerinden kurularak hikayenin sac ayaklarını tamamlıyor gibi görünse de hikayede kullanılan birçok sembolün karşılığını aldığımız pek söylenemez.

Bela Parkı – Flugparken ile ilgili en olumlu şey ise Sverrir Gudnason’un, Kristian karakterini başarıyla canlandırması. Filmi adeta ayakta tutan Gudnasson, bu fazlasıyla biçimsel denemeden yüzünün akıyla çıkıyor. Östberg’i ise ileride daha iyi senaryolara imza atarken görmeyi diliyoruz.

İsveçli yönetmen Jens Östberg’in ilk uzun metraj filmi olan Bela Parkı – Flugparken, özünde oldukça kişisel bir psikolojik gerilim filmi. Genellikle İsveç’i, bir refah toplumu olarak gördüğümüz için şiddet olayları ile pek anmayız. Fakat yine İskandinav toplumlarına ve hatta filmlerine baktığımızda da suç kavramının, yine yerli yerinde olduğunu ve yine toplumsal yaşam ile bağlantılı olduğunu görürüz. Bela Parkı’nda bu toplumsal şartlar ancak sezdirilirken, gerilim duygusu karakterin bireysel tercihleri üzerinden yönleniyor. Filmin başlangıcında Alex karakteri ile karşılaşıyoruz. Alkolü fazlasıyla kaçıran ve intiharın eşiğinden dönen Alex, arkadaşı Kristian tarafından evine bırakılıyor. Bu esnada Alex; bir tilki yuvasını göstermek için arkadaşını orman içinde gezintiye çıkarıyor fakat ikili arasında bir sürtüşme yaşanıyor. Alex’i ormanda bırakıp evine dönen Kristian, ertesi gün arkadaşının kaybolduğunu öğreniyor. Kristian, arkadaşının yokluğunda önce onun eşinin ve çocuğunun hayatına, sonrasında ise çevresindeki tüm olaylara müdahil olmaya başlıyor. Yer aldığı ufak çevrede dışlanmaya başlayan karakterimiz, kendisini ancak agresif eylemlerle var etmeye çalışıyor ve bu da gerilim duygusunu artırıyor. Giriş paragrafında belirttiğim gibi Kristian’ın sorunlarının toplumsal bir altyapısı var elbette. Gençliğinde iyi bir buz hokeyi oyuncusu olan Kristian, artık elindeki bu tek şansı yitirmiş bir adama dönüşmüş. Kendisini ancak çevresindeki insanlar ile anlamlı kılabileceğini fark ettiği için de onların hayatlarına aşırı müdahalelerde bulunuyor. Burada özellikle Alex’in eşi Diana ve oğlu Elias’a olan yakınlaşması ile karakterin aile özlemini hissediyoruz. Hatta Alex-Diana-Kristian arasındaki bir aşk üçgenine atıfta bulunuluyor. Yönetmen Östberg, karakterin bu “kaybeden”liğini artık son zamanlarda görmekten sıkıldığımız “baba özlemi”ne bağlıyor. Kristian sadece toplumda yer edinememiş bir kişilik değil; aynı zamanda babasından sevgi görmemiş bir adam olarak resmediliyor. Kristian’ın; Elias’ı aşırı derecede sahiplenmekle kalmayıp kendisine şiddet uygulayan gençlere bile kağıt üstünde sevgi göstermesi, korkunç bir iletişimsizliği de gözler önüne seriyor. Kaldı ki Cristian’ın bu sahiplenme refleksinin sonuçları da felakete dönüşüyor. Fakat bahsettiğim bu toplumsal altyapının hakkıyla işlendiğini söylemek pek mümkün değil. “Şiddet ve sevgisizlik içinde büyürsen sen de şiddet ve sevgisizlik yaratırsın” gibi bir söylemi ele alan film, İskandinav sinemasında sürekli gördüğümüz mekana ve kendine yabancılaşma gibi kavramların üzerine yeni bir şey koyamıyor. Kristian’ın içine sürüklediği girdap, müzik ve ses kullanımı ile başarılı biçimde veriliyor ve hatta filmdeki gerilim ve merak duygusu son sahneye kadar korunuyor. Filmin finali, senaryo boyunca hissettiğimiz bir cinsel gerilim üzerinden kurularak hikayenin sac ayaklarını tamamlıyor gibi görünse de hikayede kullanılan birçok sembolün karşılığını aldığımız pek söylenemez. Bela Parkı – Flugparken ile ilgili en olumlu şey ise Sverrir Gudnason’un, Kristian karakterini başarıyla canlandırması. Filmi adeta ayakta tutan Gudnasson, bu fazlasıyla biçimsel denemeden yüzünün akıyla çıkıyor. Östberg’i ise ileride daha iyi senaryolara imza atarken görmeyi diliyoruz.

Yazar Puanı

Puan - 52%

52%

Film, İskandinav sinemasında sürekli gördüğümüz mekana ve kendine yabancılaşma gibi kavramların üzerine yeni bir şey koyamıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
52
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi