1989’da ilk filmi My Twentieth Century ile Cannes’da “Altın Kamera” ödülüne layık görülen Macar yönetmen Ildiko Enyedi, en son 1999’da Simon Magus filmiyle karşımıza çıkmıştı. 18 yıldan beri film yönetmeyen Enyedi, bu uzun süreli boşluğu yeni filmi On Body and Soul ile doldurdu ve film Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIPRESCI ödülleriyle dönerek yılın en çok konuşulan filmlerinden biri haline geldi. On Body and Soul’un farklı, çarpıcı, duygusal ve arıza bir aşk hikayesi olarak büyük ödülü kazanmasında kuşkusuz jüri başkanının Paul Verhoeven gibi aykırı bir yönetmenin olmasının büyük etkisi var. Öyle ki, özellikle Cannes, Venedik ve Berlin gibi dünyanın en prestijli festivallerinde son yıllarda birkaç istisna haricinde büyük ödüllerin toplumsal içerikli, politik meselesiyle öne çıkan filmlere gittiği görülürken, Verhoeven’in fantezi boyutundan güç alan salt bir aşk hikayesine büyük ödülü vermesi cesur ve takdir edilesi bir tercih. Enyedi, Budapeşte’de bir mezbahada geçen hikayesinde şirketin 50’li yaşlardaki mali direktörü Endre (Geza Morcsanyi) ile 20’li yaşlardaki kalite kontrol müfettişi Maria (Alexandra Borbely) arasındaki ilişkiyi fantezi boyutunda ele alıyor. Normal yaşamlarında birer kayıp ruh olan iki karakter, farkında olmadan beden olarak rüyalarında bir geyik çifti olarak karlı ormanlarda beraber dolaşıyorlar. Hastalıklı derecede asosyal, sessiz ve içine kapanık Maria, şirkete geldiği andan itibaren antipatik tavırları ve iletişime kapalı davranışlarıyla Endre’nin ilgisini çekiyor. İnsanlarla çok fazla diyalog kurmayan ve her öğle yemeğinde sürekli seksten bahseden iş arkadaşı ile oturan Andre, tuhaf bir çekiciliği olan Maria’nın akımına kapılıyor. Maria ve Andre arasında genelde öğle yemeğinde ya da iş esnasında türlü bahanelerle bir araya gelinen kısa diyaloglar yaşanıyor. Şirkette yaşanılan bir olayın ardından tesadüfi bir şekilde geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark eden ikilinin ilişkisi de bu noktadan sonra ilginçleşmeye ve derinleşmeye başlıyor. Açılış sahnesinde ve aralarda gördüğümüz doğa ve geyik sahneleri böylelikle konuyla paralel ilerleyen bir boyut kazanıyor, ikilinin bir sonraki rüyalarını, ilişki olarak rüyalarındaki birlikteliklerini gerçeğe taşıyıp taşıyamayacaklarını merak etmeye başlıyoruz. Andre’nin sol kolunun felçli oluşundan doğan dramatik ögelerle Maria’nın cinselliğe ve aşka dair hiçbir bilgisi olmayan saflığının oluşturduğu kontrast, ikilinin bir araya geldiği her sahnede izleyiciye duygusu kalıcı anlar vadediyor. On Body and Soul: Rüyalarda Buluşuruz Enyedi, karakterlerin birbirinin tam zıttı olmasından güç alan bir senaryo tasarlamış. Evlenmiş, boşanmış, kızı, işi, bir pozisyonu, sosyal statüsü olan, inme indiği için kolu felçli kalmış orta yaşlı Andre, Maria’nın yaşamadığı her şeyi yaşamış bir karakter. Maria ise fazlasıyla ürkek, mesafeli, iletişim sorunları yaşayan, aşk nedir bilmeyen, hatta aşk şarkısı bile bilmeyen, aşırı gelişmiş hafızasıyla her detayı bir matematik dehasıyla hatırlayan, masum olduğu kadar farkında olmadan kırıcı olabilen, çekiciliğinin farkında olmayan, Andre’yle tanışmasından itibaren yolunu bulmaya çalışan saf bir ruh. Bu iki karakterden güçlü bir duygusal çekim oluşturmayı başaran yönetmen Enyedi, yavaş ama istikrarlı bir tempoda ilerleyen bu çekimi rüyaların getirdiği fantezi imgelerinden güç alan mizahi dokunuşlarla süsleyerek görsel açıdan hafızada kalıcı imgelerle dolduruyor. Böylelikle filmin rüya ve gerçek arasındaki paralel alanda benzer çekimler dokuyan sinematografisi gerçeküstücü, şiirsel ve incelikli bir dil kazanıyor. Filmin gerçek hayatta mezbahada geçmesi, mezbahada çalışan iki kişiyi odak noktasına alması ve hayvanların kesim görüntülerinin verdiği rahatsızlıktan sonra “rüyalarda buluşan” bu ikiliyi beyazlar içinde huzur…

Yazar Puanı

puan - 86%

86%

Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra “Altın Ayı” ödüllü geri dönüşü On Body and Soul, rüya ve gerçek arasında yarattığı katmanlı fantezisini başrol oyuncularının etkileyici kimyalarından ve sinematografisinin gerçeküstücü, şiirsel, incelikli dilinden güç alan farklı, çarpıcı, duygusal ve arıza bir aşk filmi.

Kullanıcı Puanları: 4.85 ( 2 votes)
86

1989’da ilk filmi My Twentieth Century ile Cannes’da “Altın Kamera” ödülüne layık görülen Macar yönetmen Ildiko Enyedi, en son 1999’da Simon Magus filmiyle karşımıza çıkmıştı. 18 yıldan beri film yönetmeyen Enyedi, bu uzun süreli boşluğu yeni filmi On Body and Soul ile doldurdu ve film Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIPRESCI ödülleriyle dönerek yılın en çok konuşulan filmlerinden biri haline geldi. On Body and Soul’un farklı, çarpıcı, duygusal ve arıza bir aşk hikayesi olarak büyük ödülü kazanmasında kuşkusuz jüri başkanının Paul Verhoeven gibi aykırı bir yönetmenin olmasının büyük etkisi var. Öyle ki, özellikle Cannes, Venedik ve Berlin gibi dünyanın en prestijli festivallerinde son yıllarda birkaç istisna haricinde büyük ödüllerin toplumsal içerikli, politik meselesiyle öne çıkan filmlere gittiği görülürken, Verhoeven’in fantezi boyutundan güç alan salt bir aşk hikayesine büyük ödülü vermesi cesur ve takdir edilesi bir tercih.

Enyedi, Budapeşte’de bir mezbahada geçen hikayesinde şirketin 50’li yaşlardaki mali direktörü Endre (Geza Morcsanyi) ile 20’li yaşlardaki kalite kontrol müfettişi Maria (Alexandra Borbely) arasındaki ilişkiyi fantezi boyutunda ele alıyor. Normal yaşamlarında birer kayıp ruh olan iki karakter, farkında olmadan beden olarak rüyalarında bir geyik çifti olarak karlı ormanlarda beraber dolaşıyorlar. Hastalıklı derecede asosyal, sessiz ve içine kapanık Maria, şirkete geldiği andan itibaren antipatik tavırları ve iletişime kapalı davranışlarıyla Endre’nin ilgisini çekiyor. İnsanlarla çok fazla diyalog kurmayan ve her öğle yemeğinde sürekli seksten bahseden iş arkadaşı ile oturan Andre, tuhaf bir çekiciliği olan Maria’nın akımına kapılıyor. Maria ve Andre arasında genelde öğle yemeğinde ya da iş esnasında türlü bahanelerle bir araya gelinen kısa diyaloglar yaşanıyor. Şirkette yaşanılan bir olayın ardından tesadüfi bir şekilde geceleri aynı rüyaları gördüklerini fark eden ikilinin ilişkisi de bu noktadan sonra ilginçleşmeye ve derinleşmeye başlıyor. Açılış sahnesinde ve aralarda gördüğümüz doğa ve geyik sahneleri böylelikle konuyla paralel ilerleyen bir boyut kazanıyor, ikilinin bir sonraki rüyalarını, ilişki olarak rüyalarındaki birlikteliklerini gerçeğe taşıyıp taşıyamayacaklarını merak etmeye başlıyoruz. Andre’nin sol kolunun felçli oluşundan doğan dramatik ögelerle Maria’nın cinselliğe ve aşka dair hiçbir bilgisi olmayan saflığının oluşturduğu kontrast, ikilinin bir araya geldiği her sahnede izleyiciye duygusu kalıcı anlar vadediyor.

On Body and Soul: Rüyalarda Buluşuruz

Enyedi, karakterlerin birbirinin tam zıttı olmasından güç alan bir senaryo tasarlamış. Evlenmiş, boşanmış, kızı, işi, bir pozisyonu, sosyal statüsü olan, inme indiği için kolu felçli kalmış orta yaşlı Andre, Maria’nın yaşamadığı her şeyi yaşamış bir karakter. Maria ise fazlasıyla ürkek, mesafeli, iletişim sorunları yaşayan, aşk nedir bilmeyen, hatta aşk şarkısı bile bilmeyen, aşırı gelişmiş hafızasıyla her detayı bir matematik dehasıyla hatırlayan, masum olduğu kadar farkında olmadan kırıcı olabilen, çekiciliğinin farkında olmayan, Andre’yle tanışmasından itibaren yolunu bulmaya çalışan saf bir ruh. Bu iki karakterden güçlü bir duygusal çekim oluşturmayı başaran yönetmen Enyedi, yavaş ama istikrarlı bir tempoda ilerleyen bu çekimi rüyaların getirdiği fantezi imgelerinden güç alan mizahi dokunuşlarla süsleyerek görsel açıdan hafızada kalıcı imgelerle dolduruyor. Böylelikle filmin rüya ve gerçek arasındaki paralel alanda benzer çekimler dokuyan sinematografisi gerçeküstücü, şiirsel ve incelikli bir dil kazanıyor. Filmin gerçek hayatta mezbahada geçmesi, mezbahada çalışan iki kişiyi odak noktasına alması ve hayvanların kesim görüntülerinin verdiği rahatsızlıktan sonra “rüyalarda buluşan” bu ikiliyi beyazlar içinde huzur veren bir ormanda bir çift geyik olarak resmetmesi ayrıca anlamlı.

Enyedi, yarattığı bu katmanlı dünyanın inanılırlığı ve samimiyeti açısından kuşkusuz başrol oyuncuları Geza Morcsanyi ve Alexandra Borbely’nin performanslarına çok şey borçlu. Morcsanyi’nin her daim hissedilen yalnızlığı ve hüzünlü ifadeleri ile Borbely’nin yaşadığı aşkla beraber bastırılmış duyularını uyandırmaya başlayana kadar çevredeki insanlarla iletişime kendisini kapatmış sessiz figürü bir araya geldiklerinde yer yer romantik, mizahi, dokunaklı ya da gerilimli olabilen bir kimya kazanıyor. Özellikle filmin finale doğru duygusunu tavan yaptıran trajik sahnesi, İngiliz şarkıcı Laura Marling’in ‘What He Wrote’ şarkısıyla mükemmel bir uyum yakalayarak izleyiciyi derinden etkilemeyi başarıyor.

Ildiko Enyedi’nin 18 yıl aradan sonra “Altın Ayı” ödüllü geri dönüşü On Body and Soul, rüya ve gerçek arasında yarattığı katmanlı fantezisini başrol oyuncularının etkileyici kimyalarından ve sinematografisinin gerçeküstücü, şiirsel, incelikli dilinden güç alan farklı, çarpıcı, duygusal ve arıza bir aşk filmi.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi