Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Fransız postmodern teorisyen Jean Baudrillard’a göre artık her kavram televizyonlardan ve kitle iletişim araçlarından gelmekte, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememekte ve bu kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen aracı olma konumundan çıkıp bağımsız bir kendilik halini dönüşmektedir. Bu yönlendirme içinde pasifize olan birey ise bu durumu her şeyin farkında olarak çaresizlik içinde izlemekte; ama olanları değiştirmek adına harekete geçici hiçbir adımda bulunmamaktadır. Baudrillard’a göre birey televizyonda Sudan’da yaşanan iç savaşı, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonunu kapatan birey hayatına kaldığı yerden devam eder, Sudan’daki iç savaş onun için bitmiştir; ama Sudan’daki iç savaş gerçeklikte varlığını sürdürmektedir. Baudrillard için bireyin içinde yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Bu evrende her şey sanal görüntülerden ibarettir ve birey bu simülakrların içine hapsolmuştur.

Baudrillard yaşadığımız dünyanın ve onun getirdiği kültürün yapay olduğunu iddia etmemektedir; çünkü içinde bulunduğumuz dünya bizim gerçekle sanal arasındaki bağı yitirmemize neden olmuş ve biz neyin yapay neyin doğal olduğunu anlayamayacak seviyeye gelmişizdir. Örneğin; televizyonda gördüğümüz reklamlar bize neye ihtiyacımız olduğunu anlatırken arzularımızı ve tutkularımızı bizim için belirlemekte ve bireyi tümüyle pasifleştirmektedir. Teknolojinin yarattığı sanal gerçeklikler cebimize kadar girmiştir ve duygusal ilişkilerimiz dahil her tür yaşam biçimimiz bu sanal düzlem üzerinden şekillenmektedir. Partner eşleşmelerinin bile algoritmalar tarafından belirlendiği bu düzlemin yarattığı hipergerçeklik gerçekten ürkütücüdür. Jean Baudrillard’ın disipliner çalışma alanını oluşturan simulakr, simülasyon ve hipergerçeklik gibi kavramların izlerini sürebileceğimiz bazı önemli filmlere gelin, daha yakından bakalım.

Baudrillard’ın Hipergerçeklik Kavramından Etkilenen 7 Film

The Truman Show90ların-en-büyüleyici-kareleri-truman-show-filmloverss

Senaryosunu Andrew Niccol’un kaleme aldığı ve Peter Weir’ın yönettiği 1998 yapımı Truman Show, tüm hayatı 24 saat boyunca kesintisiz olarak yayınlanan ve bundan habersiz olan Truman Burbank adındaki bir adamın hikâyesini konu alır. Başrolünde Jim Carrey’nin yer aldığı film üç dalda Oscar Ödülü’ne aday gösterildi ve sinema tarihinin en etkileyici ve unutulmaz filmler arasındaki yerini aldı. Film yalnızca kendi küçük hikayesine kapıldığımız için değil, öngörülü oluşu bakımından da hiçbir zaman eskimiyor. 1999 yılında yani filmin vizyona girmesinden bir yıl sonra “Big Brother” serisinin hayata geçmesinden beri “Truman Show gerçek oldu/oluyor/olacak” başlıklı haberlerle karşılaşıp durmaktayız. 2000’lerin başında “Biri Bizi Gözetliyor” serisinin hayatımıza girmesi itibariyle Türkiye’de biz de konseptten pek uzağa düşmedik. Hepimizin içinde birilerinin hayatlarını dikizlemek şeklindeki gizli eğilim, 2000’lerin başında açığa çıktı ve her nasılsa, kuvvetlenerek varlığını sürdürdü. 2006’da Facebook’un herkese açık bir platform olmasıyla sosyal medya hepten hayatımızın bir parçası oldu ve işler boyut değiştirdi: doğan bütün çocuklar artık birer Truman ve The Truman Show da Baudrillard’ın simülasyon ve hipergerçeklik kuramının son derece gerçekçi bir temsili.

The Matrix Trilogythe-matrix-filmloverss

The Matrix’in felsefi çalkantılarla dolu yapısının altında yatan en büyük şey özgür irade meselesidir. İnsanlığı matrisin içinde köleleştiren makineler, özgür iradenin bir illüzyon olduğu fikrini dayatmaya çabalarken, direniş matristeki özgür insanlık için savaşmakta ve böylece insanlar özgür iradelerinin gerçekliğinin farkına varmaktadır. Herkes Matrix’in Platon’un ünlü mağarasının modern uyarlamalarından biri olduğunu bilir. Fakat Matrix pek çok açıdan bir felsefi bilgi bombardımanı, örneğin Baudrillard’ı anlamak istiyorsanız, Matrix izlemeniz size yardımcı olacaktır, çünkü Simülakrlar ve Simülasyon artık gerçek dünya ile imgeleri arasında ayrım yapma becerisine sahip olmayışımızı anlatır. Kaderin cilvesi olarak, Matrix doğrudan bir Marx göndermesi barındırmasa da, Baudrillard Marx’tan oldukça etkilendiği için, Matrix’te Marx etkilerini de görebiliriz: insanlar artık insan değil, makineler tarafından yönetilen ve gücün bizzat kendisinin hükümdar olduğu sistemi besleyen şey’ler haline gelmişlerdir.

Wag the Dogwag-the-dog-filmloverss

Baudrillard 1991’de, “The Gulf War Did Not Take Place” başlıklı bir koleksiyon yayınladığında büyük bir incelemeye tabi tutulur. Koleksiyona adını veren makalesinde Baudrillard, Körfez Savaşı’nın gerçekleşmediğini savundu (gerçek anlamda bunu kastetmedi); çünkü bu savaş medyanın yoğun biçimde aracılık ettiği bir savaştı. O tarihteki network sistemi savaşlarda neler olduğunu simüle etmek için bilgisayarları ve modelleri kullanıyordu. Savaşa dair medyadan başka bir referans noktası olmayan halk da bu modelleri gerçek olarak kabul etmek zorunda kaldı. Wag the Dog filmi ise Körfez Savaşı’ndaki medyanın tutumuna benzer bir hipergerçekliği ekranlara taşıyor. Film, halkın benzer raporlama yöntemleri kullanılarak nasıl manipüle edilebileceğini ayrıntılarıyla aktarıyor. Amerikan hükümeti, başkanın ortaya çıkan seks skandalını savuşturmak ve halkı oyalamak için Arnavutluk’la savaş başlatılmasına yardımcı olan bir film yapımcısı (Robert Evans’ı andıran Dustin Hoffman) ile anlaşır. Medya kanalları ise kendilerine gönderilen görüntüleri sorgulamadan kamuoyunu manipüle eder.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi