Alfred Hitchcock’un “Psycho” ile kazandığı saygınlığın ardından kısa bir süre sonra kendisi projelerin başında olmasa da biri spin-off –bir de remake var ama onu konuşmaya değer bulmuyorum – olmak üzere “Psycho”ya birçok devam filmi çekildi. Daha da önemlisi filmin okuma yapmaya fazlasıyla açık olması, konu aldığı hikayenin öncesi ve sonrası hakkında birden fazla teori üretebilme imkanı sağlaması sadece çekilen devam filmleriyle değil, üzerine yazılan denemelerle de filmin her zaman gündemde kalmasını sağladı. Filmin başrol oyuncu Anthony Perkins’in de devam filmleriyle şansını denemesi bir sonuç vermezken o günden bu yana Bates ailesi için sorulan sorulara yanıt verecek herhangi bir projenin olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bu sebeple Bates Motel ’in herhangi bir televizyon dizisini değerlendirir gibi neleri doğru yaptığını değil, Psycho’ya hak ettiği değeri gösterip göstermediğini tartışmak gerekiyor.

 “Ben diziyi izlemedim, aman spoiler(!) verme “diyorsanız yazının bundan sonrasını okumamanızı tavsiye ediyorum.

Öncelikle diziye giriş yapmadan önce atlamamamız gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Psycho, sinema tarihi boyunca görmeye alıştığımız ve double/doppleganger kavramı sunan birçok filmden ayrılan bir özelliğe sahiptir. Türün örneklerinin büyük çoğunluğu karakterin, alter-egosunu birden fazla karakter ile aktarmayı tercih ederken Psycho’da bu bölünmüşlük tek bir karakter üzerinden resmedilir. Hikaye boyunca bu bölünmüşlükte Norma süper egoyu temsil ederken karakterin yapısı üzerinde oldukça baskın bir etkiye sahiptir. Bates Motel da tam olarak Psycho’nun bu tarafını merkezine almayı tercih ederek, belki Hitchcock’un eserini ikinci plana atmıyor ama filmin hayranlarının kafasında oluşan soru işaretlerini en doğru cevapları vermek gibi bir görev de üstlenmeyerek beslendiği filme dair referanslar göstermek gibi bir çaba içine de girmiyor. Bu noktada Hitchcock filmlerinde görmeye alışık olduğumuz kadın figürünü resmetmeye çalışsa da, yönetmenin “gerilimin efendisi” olarak anılmasını sağlayan tekniklere de herhangi bir saygı duruşunda bulunmayı tercih etmiyor. Zira; Bates Motel’in yapım aşaması süresince diziyle ilgili merak edilen konuların başında dizinin geçeceği dönem geliyordu. Senaristler diziyle ilgili proje kendilerine geldiğinde bu konuyla ilgili herhangi bir tereddüt yaşamadıklarını belirtse de Bates Motel’i herhangi bir televizyon dizisi değil de “Psycho” uyarlaması olarak ele alınca günümüzde geçmesi beraberinde büyük de bir risk taşıyordu. Bu risk dizinin, 1960 yılında çekilen ve dönemin atmosferini kendine has üslubuyla yoğuran Hitchcock’un Psycho’sunu yukarıda belirttiğim gibi değersiz bir hale dönüştüreceğinin de ilk sinyallerini veriyordu. Ve ne yazık ki bu durum; filmin popülaritesini kullanarak bir reyting serüveni için hazırlandığının da en önemli göstergesiydi.

İlk sezon itibariyle oluşan “gençlik dizisi” algısının en büyük sebeplerinden bir tanesi filmin merkezine aldığı double/doppleganger kavramını bir kenara bırakarak Bates ailesinin taşındığı kasabadaki gizemli olaylara odaklanması olduğunu söyleyebiliriz. Gereksiz aşk hikayeleriyle bezenen senaryo, Norman’ın iki kadın arasında sıkışmışlığına bir de şehirdeki mafya babalarının arasında geçen rekabeti dahil edince uzadıkça uzatılan ve bir yere bağlanamayan dizi sendromuna yenik düşüyordu ki, ikinci sezonun ortasından itibaren bu kavga ve gürültü bir şekilde Norma-Norman ve Dylan üçlüsüne bağlanmaya başladı. Özellikle dizinin Psycho’ya getirdiği yarım yamalak yorumun ortasında Dylan karakterinin çok önemli bir figür olduğunu düşünüyorum. Zira, Norman karakterinin baskın tarafını, törpülemeye çalışan ana karakter Dylan.

Bu noktada yazının başlığına dönecek olursak; Psycho hak ettiği değeri görüyor mu sorusunun cevabı net şekilde “hayır”, lakin dizinin inişli-çıkışlı bir performans gösterdiğini de görmezden gelmemek gerekiyor. Öncelikle ilk sezonun açılış sekansı olan Norman’ın babasının öldüğü sahnenin cevabının seyirciyi ters köşeye yatırmış olması geç verilmiş ama akıllıca kurgulanmış bir cevaptı. Bunun yanı sıra ilk sezonun sonunda Norman’ın ellerinde can veren ilk kadın karakterin Norman’ın kendisine örnek aldığı ve içten içe hayranlık beslediği öğretmeni olması da son derece yerinde bir seçimdi. Senaristlerin bu zamana kadar yaptığı en akıllıca hamle ise tüm kanıtlar Norman’ın katil olduğu üzerinde buluşmuşken uygulanan yalan testi oldu.

Sözün özü; daha fazla uzatmadan yukarıda bahsetmeye çalıştığım detayları bir araya getirdiğimizde dizinin günahları sevaplarından bir hayli fazla. İlk sezonun daha çok ilerleyen sezonları garantiye alma çabası uğruna harcandığını ikinci sezonda ise bu oluşan tabloyu toparlamaya girişildiğini ancak bunun yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Yine de önümüzdeki ay başlayacak üçüncü sezon öncesi yapılan tanıtımlara bakacak olursak ilk iki sezonda yapılan hatalar bir kenara bırakılarak daha özgün bir iş çıkacağa benziyor. Tabii bu sadece bir öngörü olsa da Norman’ın yalan makinesine bağlandığı, ikinci sezonun muazzam finali üçüncü sezon için umutlanmamızı sağlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi