İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerinden Alex Cox’ın Steven Spielberg’ü sinemacı değil, şekerlemeci olmakla itham ettiği bilinir. Hem Cox’ın sözünü sakınmayan üslubunu hem de Spielberg’ün ticari kaygıları fazlasıyla gözetirken yaratıcı yanını törpüleyen kariyer seyrini düşündüğümüzde bu ifadenin sertliğinin yanında, kendi içinde tutarlı ve haklılık payı olduğu pekâlâ söylenebilir. Fakat burada Cox’un atladığı bir nokta şu ki, sinemaseverlerin büyük bir kısmının Jaws, E.T. the Extra-Terrestrial ya da Jurassic Park gibi şekerlemelerle arası hiç de fena değil. Kaldı ki iyi ve lezzetli bir şekerlemeye sadece sinemaseverlerin değil, evrenin başka yerlerinden gelen fantastik canlıların dahi zaafı olabilir. E.T.’nin ve sinema tarihinin ünlü sahnelerinin birinde de insanlık ve hayal gücünün ürünü olan uzaylı arasında yakınlaşma, bir şekerleme aracılığıyla sağlanır. Gerçek olaylarla ilgilendiği ve sıklıkla duygu sömürüsü ya da cılız politik söylemler arasında hapsolduğu filmlerini bir kenara koyarsak, bu sahnenin Spielberg’ün sinemasının basit bir özeti olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık, hayal gücüne yakınlaşmak adına adımını lezzetli şekerlemelerle, ya da güçlü kurulmuş bir sinema evreniyle, atarsa ortaya karşı konulması güç sonuçlar çıkar. Steven Spielberg’ün bu yıl ödül sezonunda boy gösteren gazetecilik draması The Post’tan sonra bu kez hayal gücüyle doğrudan bağlantılı bir proje üzerinden çalışıyor olmaması Ready Player One’ın etrafında heyecan verici bir dalga oluşması için fazlasıyla yeterli. Filmin senaryosunu da Zak Penn’le birlikte yazan Ernest Celine’in romanından uyarlanan film, seyirciyi gerçek dünyada işlerin yolunda gitmediği, yapacak fazla bir şeyin kalmadığı, hemen hemen herkesin Oasis adı verilen bir sanal gerçeklik oyunu içinde zaman geçirdiği 2045 yılına davet ediyor. Oasis’te oyun içinde gerekli imkânlara sahipseniz her şeyi yapabilmek mümkün. Yani burada en önemli şeyler insan zihni ve hayal gücüyle yaratabildikleri. Bu evren, Spielberg gibi 70’lerindeyken dahi oyun oynamaktan sıkmayacak bir yönetmene kocaman bir alan açıyor. Spielberg de bu alanı, artık insanlığın ortak mirası hâline gelmiş popüler kültürle dolduruyor. “Popüler kültür ürünleri” yerine “popüler kültür” terimini özellikle kullanıyorum bu noktada. Zira Spielberg’ün burada yaptığı, eğlence endüstriyle bir şekilde ilişkili olan kişilerin gönlünü okşamak adına yaptığı küçük göndermeler değil. Yönetmen, hayal gücünün sonuna kadar serbest olduğu sanal gerçeklik alanı, sinemadan müziğe, bilgisayar oyunlarından ticari ürünlere kadar onlarcasını birlikte yoğurarak yaptığı koca bir topağı, hem hacmen hem de kütlesel olarak doldurmak istiyor. Zaman tüneli gibi bir akış takip etmeyip, mecralar arasında zamansız bir şekilde gezinerek içinde elektronik müzik sihirbazları New Order’dan, çocukken harçlıklarımızı atari jetonlarına harcamamızın birincil sebeplerinden Street Fighter’a; sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan The Shining’den, günümüzün en büyük ikonlarından Star Wars’a kadar sayısız referansın olduğu koca bir ağ örüyor. Tamamı insan yaratımı olan bu ürünleri, insanlığın yeni bir hayat yaşamaya başladığı sanal gerçeklik evrenin her nokrasında var ederek, hayal gücünü ve yaratıcılığı kutsuyor. Ready Player One: Mirasyedi Serüven İnsan yaratımının böylesine önemli bir kapladığı Ready Player One’nın anlattığı hikâyeye ve kurduğu dünyaya baktığımızda ise ortaya dev bir çelişki çıkıyor. Sayısız referansla inşa edilen evrenin içinde sayısız klişeyle karşılaşıyoruz bu kez. İnsanlığın içinde yeni bir hayat şekline yelken açtığı Oasis’in yaratıcısının, ölürken bu koca evrenin muhtelif yerlerine sakladığı üç anahtarı bulacak kişinin, şirketinin yeni sahibi olacağını açıklamasıyla Ready Player One’nın anlatısal iskeleti de oluşuyor: İyi bir oyuncu olan esas oğlan Wade…

Yazar Puanı

Puan - 50%

50%

Gerek fikren gerekse sinema anlamında ortaya yeni bir şey çıkaramıyor, hatta bunu yapmaya yeltenmiyor bile. Hayal etmenin güzelliğine kendini kaptıran Ready Player One, kucağında böylesine büyük bir çelişki taşıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.92 ( 3 votes)
50

İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerinden Alex Cox’ın Steven Spielberg’ü sinemacı değil, şekerlemeci olmakla itham ettiği bilinir. Hem Cox’ın sözünü sakınmayan üslubunu hem de Spielberg’ün ticari kaygıları fazlasıyla gözetirken yaratıcı yanını törpüleyen kariyer seyrini düşündüğümüzde bu ifadenin sertliğinin yanında, kendi içinde tutarlı ve haklılık payı olduğu pekâlâ söylenebilir. Fakat burada Cox’un atladığı bir nokta şu ki, sinemaseverlerin büyük bir kısmının Jaws, E.T. the Extra-Terrestrial ya da Jurassic Park gibi şekerlemelerle arası hiç de fena değil. Kaldı ki iyi ve lezzetli bir şekerlemeye sadece sinemaseverlerin değil, evrenin başka yerlerinden gelen fantastik canlıların dahi zaafı olabilir. E.T.’nin ve sinema tarihinin ünlü sahnelerinin birinde de insanlık ve hayal gücünün ürünü olan uzaylı arasında yakınlaşma, bir şekerleme aracılığıyla sağlanır. Gerçek olaylarla ilgilendiği ve sıklıkla duygu sömürüsü ya da cılız politik söylemler arasında hapsolduğu filmlerini bir kenara koyarsak, bu sahnenin Spielberg’ün sinemasının basit bir özeti olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık, hayal gücüne yakınlaşmak adına adımını lezzetli şekerlemelerle, ya da güçlü kurulmuş bir sinema evreniyle, atarsa ortaya karşı konulması güç sonuçlar çıkar.

Steven Spielberg’ün bu yıl ödül sezonunda boy gösteren gazetecilik draması The Post’tan sonra bu kez hayal gücüyle doğrudan bağlantılı bir proje üzerinden çalışıyor olmaması Ready Player One’ın etrafında heyecan verici bir dalga oluşması için fazlasıyla yeterli. Filmin senaryosunu da Zak Penn’le birlikte yazan Ernest Celine’in romanından uyarlanan film, seyirciyi gerçek dünyada işlerin yolunda gitmediği, yapacak fazla bir şeyin kalmadığı, hemen hemen herkesin Oasis adı verilen bir sanal gerçeklik oyunu içinde zaman geçirdiği 2045 yılına davet ediyor. Oasis’te oyun içinde gerekli imkânlara sahipseniz her şeyi yapabilmek mümkün. Yani burada en önemli şeyler insan zihni ve hayal gücüyle yaratabildikleri. Bu evren, Spielberg gibi 70’lerindeyken dahi oyun oynamaktan sıkmayacak bir yönetmene kocaman bir alan açıyor. Spielberg de bu alanı, artık insanlığın ortak mirası hâline gelmiş popüler kültürle dolduruyor. “Popüler kültür ürünleri” yerine “popüler kültür” terimini özellikle kullanıyorum bu noktada. Zira Spielberg’ün burada yaptığı, eğlence endüstriyle bir şekilde ilişkili olan kişilerin gönlünü okşamak adına yaptığı küçük göndermeler değil. Yönetmen, hayal gücünün sonuna kadar serbest olduğu sanal gerçeklik alanı, sinemadan müziğe, bilgisayar oyunlarından ticari ürünlere kadar onlarcasını birlikte yoğurarak yaptığı koca bir topağı, hem hacmen hem de kütlesel olarak doldurmak istiyor. Zaman tüneli gibi bir akış takip etmeyip, mecralar arasında zamansız bir şekilde gezinerek içinde elektronik müzik sihirbazları New Order’dan, çocukken harçlıklarımızı atari jetonlarına harcamamızın birincil sebeplerinden Street Fighter’a; sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan The Shining’den, günümüzün en büyük ikonlarından Star Wars’a kadar sayısız referansın olduğu koca bir ağ örüyor. Tamamı insan yaratımı olan bu ürünleri, insanlığın yeni bir hayat yaşamaya başladığı sanal gerçeklik evrenin her nokrasında var ederek, hayal gücünü ve yaratıcılığı kutsuyor.

Ready Player One: Mirasyedi Serüven

İnsan yaratımının böylesine önemli bir kapladığı Ready Player One’nın anlattığı hikâyeye ve kurduğu dünyaya baktığımızda ise ortaya dev bir çelişki çıkıyor. Sayısız referansla inşa edilen evrenin içinde sayısız klişeyle karşılaşıyoruz bu kez. İnsanlığın içinde yeni bir hayat şekline yelken açtığı Oasis’in yaratıcısının, ölürken bu koca evrenin muhtelif yerlerine sakladığı üç anahtarı bulacak kişinin, şirketinin yeni sahibi olacağını açıklamasıyla Ready Player One’nın anlatısal iskeleti de oluşuyor: İyi bir oyuncu olan esas oğlan Wade ya da oyundaki adıyla Parzival ve çevresinde toplanan arkadaşıyla, hisseleri ele geçirip bu yeni dünyaya hükmetmek için türlü zorbalıklara başvurmaktan geri durmayacak bir şirket arasındaki mücadele. Filmin anlattığı hikâye, bu cümlenin ifade ettiğinden fazlasını hiçbir noktada vermiyor. Bu mücadelenin hem gerçek dünyada hem de Oasis’in içine sürüyor olması filmin öyküsünün en ya da tek ilgi çekici yanı belki de. Fakat Spielberg, çifte evrende geçen bu metnin hakkını veremiyor. Yüzeysellikten kırılan karakterlerin, ipuçlarını takip edip anahtarlara ulaşması ve böylece Oasis’i zalim şirketin eline geçmekten kurtarması sürecinde yaşananlar bir kez olsun şaşırtmıyor, seyirciye oyalanabileceği hiçbir oyuncak sunmuyor. Beklendiği gibi başlayıp, beklendiği gibi sona eden bir serüven Ready Player One’ınki.

Bilimkurgu, kendi dünyasını inşa etmekle doğrudan ilgili bir janr. Başyapıt seviyesindeki bilimkurgu filmlerine baktığımızda hepsinde kendi evrenini yaratmakla ilgili üstün bir başarı göze çarpar. Fakat Ready Player One, bu noktada da sınıfta kalıyor. Yüksek tempolu macera iki farklı dünyada süregiderken, bu dünyaların yeterince detaylandırılmadığı göze çarpıyor. Sanki Spielberg, referanslarla inşa ettiği popüler kültür bloğuna fazlaca güveniyor. Geçmişten getirdiği onlarca ikona, ürüne hak ettiği saygıyı gösterirken, kendi filmine aynı özenle yaklaşmıyor. Hayal gücüyle şekillenmiş muazzam ve devasa mirası kutsarken, Ready Player One’ın evreni karakterlerin içinde koşturup, serüvenden serüvene atladıkları lokasyonlar silsilesinin ötesine geçemiyor. İnsanların neden gerçek dünyadan kopmayı tercih ettikleri, filmin başında sarf edilen birkaç üstün körü cümleden sonra muamma olarak kalırken, bu dünyanın 2045 yılında hangi dinamikler üzerinde, ne şekilde işlediğine dair en ufak bir fikir üretmiyor Ready Player One.

Marx, kültürü “doğanın yarattıklarına karşılık insanlığın yarattığı her şey” olarak tanımlar. Ürünlerin hızla üretilip aynı hızla tüketildiği popüler kültür çağında, zamana yenik düşmeyip tüm insanlığın ortak değeri hâline gelen ürünlerin varlığı, insanın yaratım gücünün kudretini kanıtlar bir bakıma. Ready Player One’da Spielberg ve filmin senaryosunu birlikte kaleme alan Zak Penn Ernest Celine ikilisi bu mirasa kendilerini fazla kaptırmış gibiler. İnsanın geçmişte yarattığı ürünlere saygı duruşu yapmakla, onları yeniden üretmenin arasında gidip geliyor film. Ama ne olursa olsun, gerek fikren gerekse sinema anlamında ortaya yeni bir şey çıkaramıyor, hatta bunu yapmaya yeltenmiyor bile. Hayal etmenin güzelliğine kendini kaptıran Ready Player One, kucağında böylesine büyük bir çelişki taşıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi